26.04.1992 - Zikir, Allahın Dinine Hizmet Etmek

26.04.1992 - Zikir, Allahın Dinine Hizmet Etmek
Rabbimiz'in üzerimize saçtığı sonsuz nimetlerine beşer tâkati içinde sonsuz hamd ü senâlar olsun. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habîb-i Edîbi, numûne-i imtisâlimiz, rehberimiz, başımızın tacı, Muhammed-i Mustafâ'sına gönül dolusu salât u selâmlar...
İki büyük metod var:
Birisi, nefsi zayıflatarak, ezerek kemâlâta erişme yolu.
İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.
Çünkü nefis terbiye edilmediği zaman insanın hayvanî duyguları, içgüdüleri daima dışarı çıkıyor. İnsanın yeme, içme ve diğer hayatı için gerekli faaliyetlere hızla teşvik ediyor. Dizginlemezse günahlara da sokuyor. Bunun zayıflatılması için çareler lazım. Bu çareler de bir terbiye metodudur.
Bu nefsi zayıflatmak için kıllet-i taam ile başlanır. Yemek az yedirilir, oruç tutturulur. Kıllet-i menâm, az uyku uyutulur, gece ibadetiyle [meşgul edilir.] Nefis zaten yemek yemeyince zayıflar, uyku da uyumayınca dermanı kesilir, hiç başka bir şeye bakacak hâli kalmaz. Kıllet-i kelâm; lüzumsuz kelâm da terk ettirilir. Uzlet-i enâm; insanlar birbirlerini azdırır, onların arasından çeker halvete sokarsınız, orada tenhada bulunur, başkalarının menfî tesirlerinden, kasvet-i kalplerinden de müteessir olmaz. Zikr-i müdâm ile lafzan başlayan bir istek ve şevk ondan sonra kalbe iner. Kalpte veled-i kalb zuhur eder. Ondan sonra zikir bütün vücuda yayılır ki sultânî zikir [diye] tabir ediyorlar; her âzâsının zikrettiğini, her zerresinin zikrettiğini hisseder.
Hocamız'ın bir hâtırası hatırıma geldi. Ankara'ya gitmiştik. Çok zengin bir kardeşimizin daveti oldu. Evi çok genişti, zenginliğini onun için söylüyorum. Çok büyük bir salonu vardı. Ama salon tıklım tıklım doluydu. Hocamız'ın özelliği; muhibleri de vardı. Bir tanesi çok akıllı, zeki, kurnaz, menfaatini bilen, mânevî kârını, zararını hesap eden bir kimse; tabii hafız, sesi güzel, vaiz ve bilgisi çok... Hocamız'ı yakaladı, sordu. Dedi ki;
"Hocam, Medine-i Münevvere mescidinde namaz kılsak başka yere göre bin misli sevap oluyor. Mekke-i Mükerreme'de Mescid-i Haram'da namaz kılsak o zaman 100 bin misli sevap oluyor. Bunun gibi çok sevaplı başka şeyler de var mıdır hocam?"
Sevap istiyor, -ehlini de karşısında bulunca- sevaplı şeyleri öğrenip yapmak istiyor...
O daha sözünü tamamlarken, Hocamız;
"Evet, vardır!" dedi.
"İnsan zikirle meşgul olunca, zikir cümle âzâsına ve cümle âzâsından cümle zerrâtına intikal eder. O zaman bir defa Allah dediği zaman cümle zerrâtı adedince Allah demiş olur. Onun da sevabına son olmaz." dedi. Tasavvufun temeli helal lokmadır.
Neden?
Hadîs-i şerîfler vardır ki; "Bir insan bir haram lokma yese o haram lokmadan mutlaka -az veya çok- bir et parçası hasıl olur, onu da cehennem ateşi pak eder."
Yani haram yemişse ille yanacak, öyle temizlenecek. Onun için, haram yememek lazım!
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz ki başımızın tacı, kendisine gelen tabak içindeki bir hediyeden önce alıp sonra gayri meşru bir kaynaktan geldiği kanaatine muttalî olduğu için parmağıyla boğazını gıcıklatarak, kusarak yediğini dışarı çıkarttı, haram lokmayı yemedi. Onun için, hepimizin helal lokma yemeye çok dikkat etmemiz gerekiyor.
Bir de, biz Allah'ın dinine nusret etmek, hizmet etmek, cihat etmekle vazifeliyiz. Allah'ın emirlerinin en önemlilerinden birisi bu. Bunun için de ekonomi çok önemli bir ilim. Bir Romanyalı diplomat, Paris'te doktora yapmış, bizim bir kardeşimiz de Türkçe'ye -Şekip Arslan'ın Arapça tercümesinden de faydalanarak- çevirmişti; "Osmanlılar'ı yok etmek için Avrupalılar'ın düşünmüş oldukları 100 yok etme projesi, planı" diye. Orada öyle konular var ki!
Para her zaman her yerde lazım oluyor. Fukarâ-i müslimîn Peygamber Efendimiz'e yana yakıla gelip de; "Zenginler bütün sevapları aldı gitti." diye bildirdikleri hadîs-i şerîfte; "Tabii bu Allah'ın bir fazl u keremidir. Sizin yaptığınız her şeyi yaparlarsa, ayrıca bir de zenginliklerinden dolayı bazı hayırlar, zekât, sadaka ve cihat için orduyu teçhiz gibi masraflar yapıyorlarsa elbette o da onlara Allah'ın verdiği bir lütuftur, fazl u keremdir." diye bildirildiği için, kuvvetli müslüman olmak için ve iyi cihat yapmak için finans imkânları gerektiğinden bu konuları inceliyoruz. Kardeşlerimizin bu konularda güçlerini birleştirmesini istiyoruz ki güçlü olsunlar ve sadaka-ı câriyeler de bırakabilsinler, kendilerinin arkalarından eser bıraksınlar.
Demek ki; ilk önce ekonomik birlikler ve münasebetler oluyor, onun arkasından daha güzel münasebetler geliyor.
Biz de şu anda tarihin bize bahşettiği yeni fırsatlarla karşı karşıyayız; Balkanlar'la, Kırım'la, Kafkasya'yla, Orta Asya'yla, Afrika'yla, diğer yerlerle... Mesela Afrika'da ve Güneydoğu Asya'da İslâm ticaret yoluyla yayılmış. Kılıç yolundan ziyade tüccarlar gitmiş, İslâm'ı anlatmışlar, İslâm yayılmış. Belki bu tanışmalardan ve ticaretlerden daha büyük faydalar olacak. Onları sağlamamız lazım diye düşünüyoruz. Onun için, biraz da bu konulara ağırlıklı oluyor.
Allah bizi her konuda kardeş olduğumuzun şuuruna sahip olarak çalışmaya muvaffak eylesin. Dîn-i mübîn-i İslâm'a şahsen ve grup olarak çok büyük faydalar, hayırlar bahşetmeyi, hayırlar sağlayıcı çalışmalar yapmayı nasip ve müyesser eylesin.
Şeyh Sâdî'nin;
Garaz nakşı est kez-mâ bâz mâned ki hestî-râ nemi bînem bakâyı dediği gibi, geride bizim hayırla anılmamıza yarayan eserler kalsın istiyoruz.
Allah-u Teâlâ hazretleri kardeşliğinizi takviye eylesin. Müştereken çalışmalarınızı nasip eylesin. Çalışmalarınızda muvaffak eylesin. Çalışmalarınızın güzel semerelerini şu gözlerinizle en yakın zamanlarda görmenizi nasip eylesin. En yakın zamanda müslümanların aziz olduğunu, büyük başarılara erdiğini görmeyi cümlemize nasip eylesin. Cennetiyle cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin. Allah hepinizden razı olsun.
Es-selâmu aleyküm ve rahmetullâh!
29.12.1995 -
Rasulullah Efendimizin Rüyası,
26.01.1997 -
Ashaba Kötü Söz
