26.05.1990 - Nefs Terbiyesi, Doğru Olmak, Şeytan

26.05.1990 - Nefs Terbiyesi, Doğru Olmak, Şeytan
Aziz ve muhterem kardeşlerim, değerli gençler;
Allah celle celâluhû size razı olduğu bir ömür sürmeyi nasip eylesin. İki cihan saadetine cümlenizi mazhar eylesin.
Allah’ı tanıma yolunda insanın önüne dikilmiş olan, çeşitli mânialardan nefs; batı dillerinde "ego" deniliyor. Türkçe’de "ben, benlik." Kişinin beni, insanın içindeki beni deniliyor. Nefs, insanın canının bir tarafıdır. Kendi maddî menfaatlerini kollamakla görevli bir iç varlığıdır.
Mesela acıktığı zaman içerden feryadı basar: “Karnım acıktı yahu, bir yemek gönder. Sabahtan beri yemek yemedim.” İçerden böyle bakarsın bir yemek arzusu. Martta kedileri damlara çıkartır, miyav miyav sabahlara kadar bağırtırır filan. Çeşit çeşit arzuları vardır. Haklıdır. Neslin devamı içindir. Kendisinin bekâsı içindir, yok olmaması içindir, var kalması içindir. Canlı, zinde kalması içindir. Meşrû ölçüler içinde tabii ona da hakkını vermek lazım. Peygamber Efendimiz her şeyi kâmil mânasıyla bize anlattığı için diyor ki;
Nefsüke matıyyetüke ferfak bi-hâ. “Nefsin senin bineğindir. Ona mülayim davran.”
Tamamen de bir düşman değil.
“Öldürelim nefsi…”
Öldürme, lazım sana! Bu yolculukta bineceksin, gideceksin. Öldürmeye gelmez. Gemi azıya aldırtmak da doğru değil öldürmek de doğru değil. Islah etmek lazım. Terbiye etmek lazım gelir. Onun için nefis terbiyesi diye bir mesele vardır, mühim bir meseledir.
Bu nefislerin terbiye edilmesi lazımdır. Bizim yirminci yüzyılda unutulmuş bir iştir, bu nefsi terbiye etmek. Bedeni terbiye etmek ve geliştirmek için çok önem veriliyor.
Stadyumlar, futbol kulüpleri, televizyon kanalları, transfer ücretleri. Milyonlar, milyarlar büyük şeyler...
Vücudun gelişmesi için spora bir müsamahanın sonucu tabii. Ruhun gelişmesi için de, nefsin gelişmesi için de bir nefis terbiyesi vardır.
Jimnastiğe eski tabirle Osmanlılar “riyazât-ı beden” derler. Riyazât-ı beden, idman dediğimiz vücudun gelişmesi için halter, barfiks, koşma, atletizm, diğer çalışmalar vesaire. Bu vücut sıhhatli olsun, dinç olsun diyedir.
Ruh daha önemli. Bedeni sıhhatli olan bir insan ruhu berbat ise felaket muzır bir mahlûk olur.
Konfüçyüs diyor ki; “Kaplanın kanatları iyi ki yok!” Kanatları olsaydı yapmayacağı zarar olmazdı, bu sefer uçarak gelirdi. Duvarları da aşardı, evlerin içine camlardan girerdi. Herkesin canına okurdu.
Ruh terbiye edilmediği zaman bedenin kuvvetli olması büyük felakettir. O kuvveti nispetinde adam muzırlık yapacaktır. Cana kıyacaktır, haksızlık yapacaktır. Onun için nefis terbiyesi önemli bir iştir.
Yirminci yüzyılda cumhuriyetle beraber kapanmış bir şeydir bu. Halbuki Osmanlıların en önemli işlerinden biriymiş. Osmanlı gençlerinin, Osmanlı halkının en önemli işi.
Şimdi diyorlar ki:
"Şeyhler ne yapmış. Oturmuşlar, laf üretmekten başka ne yapmışlar?"
Osmanlı tepeden tırnağa derviş ve tasavvuf ehli bir kavimdir. Bütün savaşları hep tasavvuf erbabı insanların eserleridir. Hepsi tepeden tırnağa öyledir.
Zaten Osmanlı, tepeden tırnağa mutasavvıftır. Edip kimse olurlarmış, Osmanlı çelebisi olurlarmış. Tarihe nam salmışlar.
Libya'da Araplarla karşılaştık, orada bahis konusu oldu. Arapça’da bir kimseyi çok kibar, çok centilmen mânasına methetmek için şimdi kullanılan tabir, yani en büyük iltifat şuymuş:
Ente Osmanlî. “Sen Osmanlı’sın.” demek, yani “Çok çelebisin, çok kibarsın, fevkalade centilmensin…” mânasına geliyormuş. “Osmanlı” dediği zaman artık adamın duyduğu zevkin haddi hesabı yokmuş. Koltukları kabarıyormuş. Osmanlı dediğimiz insanlar böyle centilmenlikle tanınmışlar.
Neden?
Nefis terbiyesi var. Kibarlık var. Zarafet var. Kalp kırmamak var. Vefa var. Sevgi var.
Benim babamın bir arkadaşı vardı. Her yerde anlatırım. Kırk sene adamcağız her cumartesi günü babamın dairesine gelirdi. Cumartesi günü buluşurlardı.
Yahu bir atlatsana bu işi! Bazı cumartesileri yapmasana!..
Hayır, her cumartesi yapacak!
Neden?
Dürüst insanlar, mert insanlar!
Evini satmış, 40 bin liraya, üç katlı evi satmış. Bahtiyar Amca, nur içinde yatsın, kabri cennet bahçesi olsun. Adını böyle zikrediyorum ki kabrine nur yağsın. 40 bin liraya evini satmış. Bir başkası duymuş, gelmiş. Sabahleyin demiş ki;
“Bahtiyar Efendi! Evini satmışsın.”
“Evet, sattım.”
“Kaça sattın?”
“40 bine sattım.”
“Kaparo verdi mi? Para verdi mi?”
“Yok, vermedi.”
“Ben sana 65 bin lira vereyim, bana ver evi.”
Bahtiyar Amca Arnavut asıllı. Şöyle bir doğrulmuş, kızmış. Bu sözü söyleyen şahsı nerdeyse evden atacak:
“Bana bak! Sen benim sözümü duymadın galiba, ben ‘evi sattım.’ dedim, duymadın mı?” demiş.
Adam yüzde 50 fazla fiyat teklif ediyor. Daha para alınmamış, bir şey olmamış. "Ortada fol yok yumurta yok." deriz biz şimdi.
Bu zamanın insanı öyle der. Ama Bahtiyar Amca demiyor.
Neden?
Mert insan, fazâil-i ahlâkiyeye sahip insan!
“Söz verdim, duymadın mı, sattım dedim!” diyor.
Söz! İnsanın sözü doğru olmayınca kalbi doğru olmaz. Kalbi, sözü doğru olmayınca dini doğru olmaz. Hepsi bunlar birbiriyle ilgili.
Eskiden bu eğitimi alırlardı. Bu tasavvufun horlanmasıyla, ilga edilmesiyle insanlar nefis terbiyesinden mahrum kaldılar. Şimdi herkesin nefsi, kilise direği kadar kalındır. O kadar, kimsenin nefsine dokunamazsın. Dokunduğun zaman felaketler olur. Yıldırımlar çakar, sen kendini yerde bulursun.
Ne hâle gelir!
Neden?
Nefis terbiyesi yoktur. Affetmek yoktur. Kardeşlik yoktur. Sevgi yoktur. O terbiye yoktur. Nefis terbiyesi yoktur da ondan.
Nobran nobran, birbirine uyuşmaz, yanaşmaz, sözüne güvenilmez, beraber iş yapılmaz insanlar yığını olmuştur. Ortaklık yaparsın, aldatır. Söz verir, yerine getirmez. Ahdeder, ahdinde durmaz.
Arkadaşlık kurar, arkadaşlığı bozar. İşe yaramaz.
Neden?
Nefis terbiyesi yoktur. Siz bu nefis terbiyesi meselesine önem verin! İhmal etmeyin!
Bir de şeytan diye bir büyük düşmanımız vardır.
﴿اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا﴾
İnne’ş-şeytâne leküm adüvvün fe’t-tehizûhu adüvven. [35/Fâtır 6]
Bilin ki böyle bir düşman vardır. Sizin damarlarınızın içinde dolaşır da sizi aldatır. Her türlü kötülüğü yaptırır. Âyet-i kerîme “Allah’a sığınırsanız, Allah’a dayanırsanız şeytan tesir etmez.” diyor.
﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ﴾
Ve men yetevekkel alellâhi fe hüve hasbühu. [65/Talak 3]
﴿اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ﴾
İnnehu leyse lehû sultânün ale’l-lezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûne. [16/Nahl 99]
“İman edip de Rabbine tevekkül edenlere şeytanın tesiri yoktur.” diyor. Demek ki Allah’ı bilmekle kendiliğinden zâil olacak, tesirsiz hâle gelecek bir düşmandır. Çok, o kadar önemli değil. En önemli düşman insanın nefsidir.
«أَعْدَى عَدُوٍّ لَكَ نَفْسُكَ الَّتِي بَيْنَ جَنْبَيْكَ»
A’dâ nefsüke’l-letî beyne cenbeyke. “Senin en büyük düşmanın kendi içindeki, kendi nefsindir.”
Hadîs-i şerîfte böyle! Onunla savaş, cihadın en büyüğüdür. O bakımdan Allahu Teâlâ hazretleri bilhassa mârifetullahı elde etme hususunda, ilim, irfan hususunda, âyetleri, hadisleri dinimizin ahkâmını öğrenme hususunda gayret versin; fırsatları kaçırttırmasın.
Sonra belli bir yaştan sonra E-lem neşrah leke sûresini bile ezberleyemeyecek hâle gelir hafızanız. Durur artık çalışmamaya başlar. "Ezberleyemiyorum hocam." dersiniz. Onun için ne varsa şimdi ezberlersiniz.
O bakımdan ilmi öğrenin ve nefis terbiyesine muhakkak riayet edin. Şu nefsinizi terbiye edin. Çünkü;
﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا﴾
Kad efleha men zekkâhâ.[91/Şems 9] “Kim nefsini terbiye ederse o kurtulacak, o felah bulacak.”
O cennete girecek. O Allah’ın sevdiği, razı olduğu kul olacak. Nefsini terbiye etmeyen de dünyada âhirette rezil rüsva olur.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
30.05.1995 -
Tevhid İnancı, Hak
29.12.1995 -
Rasulullah Efendimizin Rüyası,
