02.08.1989 - İslama Hizmet, Müslümanın Şuurlu Olması Gerekir

02.08.1989 - İslama Hizmet, Müslümanın Şuurlu Olması Gerekir
Bismillâhirrahmanirrâhîm
el-Hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn. ves-Salâtü ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ila yevmiddin.
Emma bad;
Mü’minin vasfı nedir?
﴿وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍ﴾
Velâ yehâfûnelevmetenlâimin. [1] “Kınayanın kınamasından korkmaz!”
Mü’minin evsafı, mü’minlerin vasıfları:
Velâ yehâfûnelevmetenlâimin. “Mü’min, kınayanın kınamasından korkmaz.”
Allah’tan gayrıdan perva etmez. Çekinmez, sakınmaz. Ölümden kaçmaz. Allah yolunda canını vermekten, malını vermekten geri durmaz.
Kim?
Hakiki mü’min!
Adı mü’minler değil, zamane mü’minleri değil; sahabe mü’minleri. Zamane mü’mini, parasını bile vermiyor. Zamane mü’mini, farz olan zekâtını bile vermiyor. Allah, kendisine kırk tane veriyor, zamane müslümanı bir tanesini ayırıp, fakire vermiyor.
“Kırk tane türbeyi dolaştım, hepsine birer tane kocaman mum yaktım…”
İstersen yüzbin tane yak. İstersen kırkbin tane yak. Bid’at olduktan sonra ne kıymeti var! Mum yakınca ne olacak? İnsanın kabrini aydınlatan salih amelidir, dışardan yakılan mum değil ki!
İbrahim aleyhisselam korkmuyordu. Korkmuyordu ama karşı taraf muhakemesini çalıştırsın diye diyor ki;
“Belki de en büyükleri yapmıştır, sorun bakalım konuşursa!”
Önce başlarını, önlerine eğiyorlar. Bir tefekkür, bir düşünüyorlar. Düşündürüyor İbrahim aleyhisselam. Önce bir düşünüyorlar. Diyorlar ki;
“Yâ İbrahim! Biliyorsun ki bunlar konuşmaz.”
O zaman cevabı yapıştırıyor. Zaten onun istediği o, öyle desinler diye bekliyor zaten, hazır.
“Madem konuşamıyor, madem kendisini savunamıyor, madem birisi kendisini kırmaya kalktığı zaman mâni olamıyor, madem size faydası yok, kendisine faydası yok; size ve kendisine faydası olmayan bir varlığa niçin tapıyorsunuz?” diye başlıyor hakkı söylemeye, nasihati söylemeye!
Ne diyorlar?
“Öldürün!” diyorlar.
﴿قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُٓوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ﴾
Kâlûhârikûhuve’nsurûâliheteküm in küntümfâilîne. [2]“Yakın bu adamı da ilahlarınıza yardım edin! Yakın bu adamı ateşte, ilahlarınıza yardım edin!” diyorlar.
Muhterem kardeşlerim!
Kur’ân-ı Kerîm’in içinde anlatılan kıssaların, herbirinin bize çok büyük ibretleri vardır, tutacak isek. Bir kulağımızdan girip, öbür kulaktan çıkacaksa, bir şey yok da tutacak isek çok büyük ibretler vardır.
Allah bir insanı öldürmedi mi insan ölmez.
“Nerden bildin hocam?”
Vallâhu yuhyî ve yumîtü.
Âyet-i kerîme var, Kur’an’a inanmıyor musun?
“İnanıyorum hocam.”
Tamam. İnanıyorsan dirilten de Allah’tır, öldüren de Allah’tır. Allah öldürmeyince; cümle cihanın halkı üşüşseler, onların kafaları birbirlerine tokuşur, kafaları yarılır, herbirisi bir tarafa serilir. Öldürmek istedikleri yine aradan sağ çıkar. Allah öldürmeyince, öldürülmez.
Bu sözüm üzerine, Cevat Rıfat Atilhan’ı hatırlarım. O İstiklâl harbinde, milis kuvvetleri komutanıymış. Madalyası filanda varmış. Ama Cihan harbinde de Suriye cephesinde filan bulunmuş. Benim rahmetli Hocam MehmedZahid [Kotku]Efendi de Suriye cephesinde düşmanla çarpışmış.
Üniversite talebesiydik. Bizim arkadaşlarla toplandık. Cevat Rıfat Atilhan’ı bir ziyaret edelim, dedik. Bir bayram günü evine ziyarete gittik. Tombulca, ay yüzlü, sevimli, sempatik, dinamik bir ihtiyar. Öyle âciz maciz değil. Baktık,evi birinci katta, parmaklık bile yok. Camlar kocaman. Birisi bir vursa içeriye girer. Bizim arkadaşlardan bir tanesi dedi ki;
“Üstad! Evinizde hiç tedbir yok.Şu camı birisi [zorlasa]…”
Bir zarar verici bir şey yapabilir,demek istedi.
O zaman dedi ki;
“Çocuklar!-Biz tabii üniversite talebesiyiz, o yaşlı.- Allah, bir insanı öldürmeyince insan ölmüyor!Ben Suriye cephesini hatırlıyorum. Birlikler arasında muhabere subayıydım ben. Meşin çantamın içine, bu birliğin mesajını haberini koyardım. Buradan öbür birliğe giderdim. Nasıl giderdim? Kurşun yağmuru altında giderdim. Kulağımın burnumun ucundan,başımın kenarından, sırtımın arkasından cuvcuv kurşunlar yağardı. Düşman bana yağmur gibi kurşun atardı. Onların arasından, öbür birliğe giderdim. Mesajı verirdim, alırdım gelirdim. Allah öldürmeyince, insan ölmüyor!”
Tabii inanmayan, bilmeyen insan “Demek ki tesadüf etmemiş…” filan diyebilir ama mü’min bilir ki; insanın eceli gelmedi mi ölmez. Eceli gelmeyen insan ölmez. Allah’ın yazmadığı bir zamanda, yazmadığı bir şekilde bir insan ölmez.
Ne kadar güzel bir şey, ne kadar hoş bir şey ki; ölüm bir defa var, bir defa! İşte hayatımızın sonunda bir defa öleceğiz, bitecek. Bu kadar, bir defacık olan bir şeyden, insan bu kadar korkarmı?
Ölümden korkan insan, her an ölür dirilir. Ölür dirilir. Ölür dirilir…Ölümden korkmayan insan hayatının sonunda bir defada ölecek, o kadar. Ölüm o kadar korkulacak bir şey değil.
Hâsılı, koca bir ateş yakmışlar. Yanına yanaşamadıkları için İbrahim aleyhisselam’ı, mancınıkla atmışlar ateşin içine. Ama Allahu Teâlâ hazretleri o har har yanan, göklere dumanı ağan, ateşleri yüzlerini yakan o ateşin içinde, İbrahim aleyhisselam’ı öldürtmedi, yaktırtmadı.
Yâ nâru kûnî berden veselâmen alâ İbrâhîm
“Ey ateş! İbrahim’e serin ol ve selametlik ol.” diye emretti, Allah.
O ne demek, nasıl olur bilmem. Ama Allahu Teâlâ hazretleri öyle buyurdu. Ateş İbrahim aleyhisselam’ı yakmadı. Bunu biz de biliyoruz Batı da biliyor Doğu da biliyor. Tarih de biliyor. Sadece bize ait bir gerçek değil. Tarihî bir gerçek. Bunun böyle olduğu belli. Yakmadı Allah! Onun düşmanlarının hepsi helâk oldu. İbrahim aleyhisselam yine sağ salim, esen vazifesine devam etti.
Allahu Teâlâ hazretlerinin üzerine; müslümanlara yardım etmek, yolunda yürüyenlere yardım etmek haktır. Eğer biz yardıma mazhar olmuyor isek, kendimize dönelim. Aynaya bakalım. Kendimizi kontrol edelim. Biz de herhalde Müslümanlık hâlinde eksiklik var. Bizde bir kusur var diye kendimizi düzeltelim. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri, vaadinden hulf etmez. Mü’minlere yardım edecek. Demek ki bizim imanımız zayıf. Mü’minlere yardım edecek. Demek ki bizim kusurumuz çok. Bize yardım etmediğine göre eksiğimiz çok demektir.
İbrahim aleyhisselam bir delikanlı, fetâ! Fetâ; fütüvvet çağında delikanlı çağında kimse demek.Delikanlı çağındayken, koca bir şehrin bâtıl inançlarına karşı çıkmış. Hem de öyle “O yanlıştır, bu yanlıştır…” diyerek değil. Mız mız, kenardan hafif hafif,sessiz sedasız söyleyerek değil; fiilen!
Çünkü bir müslüman bir yerde bir kötülük görürse ne yapar?
Değiştirir. Müslüman, kötülüğü değiştirir.
“Eliyle değiştirir.”
“Yapamazsın bunu!” der,işini bitirir.
Ona gücü yetmezse?
“O zaman söyler, diliyle söyler.”
“Yaptığınız doğru değildir, hata ediyorsunuz. Günahtır ayıptır.” diye söyler. Buna da gücü yetmezse içinden buğz eder. Kızar. Bu yanlış, der.
“Ama bu, imanın en aşağı, en zayıf derecesidir.”
Mü’min, kötülüğe fırsat vermez.
“Hocam! Şimdi‘Müslüman iyi huylu olacak.’ deniliyor. Sen de biraz dervişlikle ilgiliyim filan diye öyle diyormuşsun, duyuyoruz. Yunus Emre de derviş olarak demiş ki;‘Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek…’ Şimdi o söz ne, bu söz ne? Bu nasıl oluyor? Nasıl olacak bu iş?”
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Güzel huy, güzel ahlâk; herkesle iyi geçinmek demek değildir. Biliyor musunuz evliyâullahtan bir zâta diyorlar ki;
“Falanca adam çok iyi bir adam, hiç düşmanı yok.”
“Onu inceleyin, o muhakkak münâfık!” diyor.
Hiç düşmanı olmayan iyi müslüman olur mu yahu?!İyi insan hakkı söyleyecek. Hakkı söylediği zaman, doğruyu söyleyeni zaten dokuz köyden kovarlar. O olacak. Beğenmeyecekler. Çünkü o onu Allah için söyleyecek. Birisinin keyfi için söylemeyecek ki!
Yâsîn sûresi vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in kalbidir. Elhamdülillah müslüman kardeşlerimizin çoğu ezbere bilir. Ama bizim Türkiye’de maalesef Kur’ân-ı Kerîm’in ezberi; o da güzel, yüzüne baksan bile sevap. Mânasıyla hiç ilgilenmez. Kırk yıl Fâtiha’yı okur, mânasını bilmeden ölür. İnnâlillâhi ve innâileyhirâciûn.
“Kırk yıl Fâtiha’yı okudun hacı dede, ne şunun mânası?”
“Ah evlat! Benim babam okutmadı da…”
Mâzeret olmaz. Babasının okutmadığı, insana rüşd çağına kadar mâzerettir. Reşid oldun mu? Oldun! Şimdi babanın vebali, senden kalktı. Şimdi vebal, senin üzerine, hesap senin aleyhine çalışmaya başladı. Öğreneceksin.
Kur’ân-ı Kerîm, sana hayatını tanzim etmek için gönderildi. Sana emri var, Allah’ın. Seni yönetiyor, seni yönlendiriyor. Sana bazı yasakları var Allah’ın. Onun için milletin hiç yasaklardan filan haberi yok. Hem “Müslümanım.” diyor.
Öyle diyor millet! Biraz sıkıştırdığın zaman “Ben de küçükken, Amme cüzünü bitirmiştim, benim dedem de müftüydü, bizim ailede de şöyle büyükler vardı. Bizim evde de Kur’ân-ı Kerîm vardır, okunur…”filan diyor ama Müslümanlıktan haberi olmayabiliyor. Allah, Müslüman eylesin. İnşallah gerçek Müslüman olur.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
İyi müslüman; mihnetlere sataşan,kendi rahatını biraz gölgelendirebilecek işlere de girişen insandır. Etliye sütlüye karışmayan, iyi ahlâklı insan değildir.
“Bizim mahallede çok iyi bir adam var. Etliye sütlüye karışmaz. Tatlıya tuzluya da karışmaz. Evine gelir, evinden çıkar. Ondan sonra işine gider, işinden gelir. Ne kokar ne bulaşır…”
Olmaz, olmaz!
İyi ahlâk nedir?
İyi ahlâk, iki taraflıdır. İfrattan da tefritten de uzaktır. İyi ahlâklı insan; Allah için sever, Allah için buğzeder. Allah için verir, Allah için alır. Allah için emr-i mâruf yapar,Allah için nehy-i münker eder.Münkerâtın yapılmaması için çalışır.
Allah, İslâm’ın öz, hakiki, gerçek mânasını anlamayı ve tüm hayatımızı sırf Allah’ın rızası için tanzim edip o tarzda geçirmeyi cümlemize nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti’l-Fâtiha!
02.08.1996 -
Peygamberleri ve Salihleri
02.08.1989 -
İlmin Önemi
