02.08.1989 - İlmin Önemi

02.08.1989 - İlmin Önemi
Bismillâhirrahmanirrahîm
el-Hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn. ves-Salâtü ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ila yevmiddin.
Emma bad;
En rantabıl yani en kâr getiren, en verimli yatırım dalı; ilme yapılan yatırımdır.Ziraate yatırırsın şu kadar kazanırsın, ticarete yatırırsın bu kadar kazanırsın.İlme yatırdığın zaman; rakamlarla ölçemeyeceğin, büyük gelişmeler kaydedersin.Yani onların 20. Yüzyılda buldukları hakikati, bizimkiler ortaçağda ,ta Büyük Selçuklular Devleti zamanında, daha Osmanlılar kurulmadığı zamanda tesbit etmişler.Maneviyatın önemini,ilmin önemini.Tabi onlarda kendileri bulmuş değiller, bizim dinimizin kendi içinde olan bir şey.Dinimizin mayasının içinde olan bir şey; ilme hürmet.
Biliyorsunuz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîs-i şerîflerinde; ilme dair, âlime dair, ilim talebine dair çok hadîs-i şerîfler var.O kadar hadîs-i şerîfler var ki… İlim adamı o kadar mübarek bir kişi, o kadar kutlu bir kişi ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem; “İlim talep eden kimseye göktekiler ve yerdekiler hatta sudaki balıklar istiğfar eder.” diyor. Demek ki ilim talebi ile vaktini geçiren kimse kâinatın sevgilisi oluyor. Kâinatın gözbebeği oluyor. Kâinattaki cümle varlıkların ilgisini çeken, duasını alan bir kimse oluyor. PeygamberEfendimiz bunu boş yere söylemez. “Sudaki balıklar bile…” diyor. Sudaki balığın benimle ilgisi nedir bilmem ben ama ResûlullahEfendimiz öyle buyuruyor. “Göktekiler, yerdekiler hatta sudaki balıklar bile ilim talep eden kimseye dua eder, istiğfar eder.”
“İlminden faydalanılan bir alim,bin tane âbidden daha hayırlıdır.” Çünkü âbid kendisine çalışıyor. Âbid kendisine çalışıyor, alim ümmete çalışıyor. Hepsi için çalışıyor.
Demek ki, ilme önem vermişler.
Ne zamandan?
Peygamber Efendimiz’den başlamış bu. Peygambersallallahu aleyhi ve sellem ilme önem vermiş. Kendi hanımlarından zevcât-ı tâhirâttan Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz, mü’minlerin anası, anamız. Hz. Âişe anamız, büyük alim. Öyle büyük alim ki; fıkıh biliyor, hadis biliyor, tefsir biliyor, tıp biliyor…Yeğeni sormuş, demiş ki;
“Hala, teyze! Ben senin peygamber karısı olman dolayısıyla Kur’an’ı bilmene şaşmıyorum. Hadîs-i şerîfleri bilmene şaşmıyorum. Fıkhın ahkâmını bilmene şaşmıyorum. Bu tıbbı nereden öğrendin?”
Demek ki; kafa kaliteli olunca, beyin yüksek olunca herşeyi; tuttuğu herşeyi güzel yapıyor.
İlme sevgi saygı hürmet, o zamandan başlamış. Alime hürmet, ilmin değerinin yüceliği o zamandan başlamış. Patlama hâlinde gelişme olmuş. Aritmetik gelişme değil, geometrik gelişme değil; patlama hâlinde tariflere sığmayacak gelişme olmuş.
O ilme verilen önem sayesinde, İslâm âlemi nice büyük dehalar yetiştirmiş.
Nizâmü’l-Mülk’ün açtığı medreseler,Selçuklu devresinde mâlumdur. Nizâmü’l-Mülk medreseleri diye her tarafa medrese açmıştır. Hazineyi oraya harcamış.Orduya harcamıyorsun diye şikâyet ettikleri o. Eğitime harcamış. Osmanlılar’ın yaptığı da odur.
Osmân-ı Gâzî’nin, tarih kitaplarında oğlu Orhan-ı Gâzî’ye vasiyeti vardır:
“Evladım! Alimlere izzet eyle, hürmet eyle! O kadar izzet ve hürmet eyle ki İslâm âleminin her tarafındaki alimler senin ülkene gelmeye rağbet etsinler, o kadar izzet eyle!”
Fatih Sultan Mehmed, Molla Câmî’ye haber göndermiş:“Ülkemizi teşrif eylesin. Her kaldığı konak için bin altın vereyim.” Teklife bak. Hani kekliği, kafese sokmak için daneleri sıralayıp sıralayıp ondan sonra kapağını çekip kafese almak gibi. Ama öteki keklik de girmemiş. Sağol, demiş. Paraya tenezzül etmemiş. Kendi memleketinde çalışmış. Ama meşhur bir kimse, gelsin diye Fatih’in teklifine bak:“Her konak için şu kadar para vereceğim gel!” diyor. İslâm âlemindeki o töre Osmanlılar’da aynen uygulanmış.
Osmanlı Devleti’nin gelişme yapısı, gelişme sebepleri; herhalde hepimizin incelemesi gereken bir konudur.
Osmanlılar niçin gelişmişler?
İmkânları fazla değildi ki! Osmân-ı Gâzî, buraya bir ümmî aşiret beyi olarak gelmiş.
Ümmî olduğu nereden belli?
Şeyh Edebâlî’yi ziyarete gitmiş. Şeyh Edebâlî, kabilinin reisi diye “Kal, bu gece bizde kal.” demiş, misafir etmiş. Duvarda asılı Kur’ân-ı Kerîm’i görüyor. Hani elif’i görse mertek sanır diye bir söz vardır. Mertek,“sopa” demek galiba.“Mertek” veya belki aslı “matrak” olması lazım.
“Bu duvardaki ne?” demiş. Demişler ki;
“Bu Allah’ın kelâmı, Kur’ân-ı Kerîm bu,Allah’ın kitabı bu.”
“Öyle mi? Peki.”
Sabaha Osmân-ı Gâzî’nin misafir olduğu odaya gelmişler. Döşek bozulmamış, yatak açılmamış. Yorgan yastık kullanılmamış.
“Bey! Niye yatmadın niye uyumadın?”
Allah’ın kitabına saygısından bütün gece ayakta durmuş. Madem Allah’ın kelâmıdır. Saygıya bak. İşte o saygı Osmanlı Devleti’ni imparatorluk yapan!Gece rüyasında görüyor. Göbeğinden bir ağaç çıkıyor. Gölgesi bütün cihanı tutuyor. Tefsir ediyor, rüya tabirini yapıyor, şeyh diyor ki;“Senin sülalenden bir büyük azîm devlet zuhur edecek!”
İlme hürmet eden Kur’an’a hürmet eden, alime hürmet eden, dine hürmet eden izzet bulur.
Ümmî bir kabile beyi, Selçuklu diyarına gelmiş. Selçuklu sultanı Konya’da oturuyor. Demiş;
“Hadi sen de şu Domaniç yaylalarında eğlen, hayvanlarını orada yaylat, orada barın!”
Bir küçük aşiret beyi olarak oraya gelmiş. Oğluna söylüyor zaten: “Oğlum! Benden ibret al ki; ben bu diyarlara, bir küçük zayıf karınca gibi geldim. Zayıf karıncacık gibi geldim. Ama Allah bize bunları ihsan eyledi.” diye söylüyor.
Allah bizi de yolunda eylesin, kendisini bilenlerden bulanlardan eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Dünya ve ahiretin, bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarına erdirsin. Dünya ve ahretin her türlü şerlerinden korusun
Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti’l-Fâtiha!
02.08.1989 -
İslama Hizmet, Müslümanın
02.08.1989 -
Geçmiş Dönemlerde İlme
