01.09.1997 - Allah İnancı

01.09.1997 - Allah İnancı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elamdülillâhi hakka hamdihi ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.
Düşünüyorum, o halde varım. Varım, o halde beni bir var eden var. Beni bir var eden varsa -ki var- ve bu kâinattaki düzeni kurmuşsa şu Güneş'i, Ay'ı yaratan, şu ağaçları, şu çiçekleri açtıran, şu hayatı şu cansız cemâdât, tabiat içinden var etmişse, bu hayat bir istikamete doğru gidiyorsa, bunları yönlendiren var, besbelli. Bir etki var ki etkileşim oluyor.
"Akil Muhtar Özden" diye bir ordinaryüs tıp profesörü vardı. Bazı kitaplarından belki doktor arkadaşlar tanırlar. İsviçre'de okumuş, bir yerlerden nişanlar, madalyalar almış bir adam.
İlim Bakımından Ahlâk diye bir kitap yazmıştı. Belki onu da okumuşsunuzdur. Çünkü Bedii Şehsuvaroğlu'nun, bir ara Süheyl Ünver'in başında bulunduğu İstanbul Tıp Fakültesi içinde Tıp Tarihi Enstitüsü vardı, orada yayınlanmıştı. O kitabı oradan almıştım, “İlim Bakımından Ahlak”.
Ordinaryüs profesör, Avrupa'da yaşamış bir kimse. İmanlılık derecesini bilmiyorum, imanı varsa Allah rahmet eylesin. Ama kitabında böceklerden, hayvanlardan misaller vererek, bizim "ahlâk" dediğimiz davranışların, bir evrim sonucu bize geldiğini ve kâinatın bir evrim ile bir noktaya doğru gelişerek gittiğini, bir şuurlu kuvvet tarafından kâinatın geliştirilerek inkişaf ettirildiğini ispat ediyor. Kitabın ana konusu bu.
Nizamı düzenleyen, düzeni sağlayan bir kuvvetin varlığını ifade ediyor; o halde "mü'min" demektir.
Şimdi biz bunu biliyoruz. Ama insan bilimsel olarak bunu bildiği zaman; "Tamam, ben varım, beni var eden var. Kâinat var, kâinatı var eden var. Kâinatta bir düzen var, bu düzeni kuran var, bu işleri olduran var..." diyor ama bu insanı doyurucu bir sonuç olmuyor. Bu sefer doyumsuzluk daha da artıyor, iştiyak ve merak daha da çoğalıyor:
"Peki, bu nerede, ben bununla nasıl irtibat kurabilirim? Bu bilginin açıklaması, genişliği nedir, teferruatı nedir? O beni yarattı ise benim onunla ilişkilerim nedir? Benim ona karşı ne yapmam lazım, o bana karşı ne yapıyor? Hayat nedir? Nereden geldik, nereye gideceğiz?" gibi bir sürü soru akla geliyor.
Onun için Arap şairlerinden birisi demiş ki;
"Çeşitli sorunlar karşısında düşünüp de bir Tanrının varlığı sonucuna geldin mi tamam, o zaman en büyük soruya gelmişsin!"
Allah'ın varlığını bilmek, bir taraftan sorunları çözüyor bir taraftan da birçok soruların kaynağı oluyor.
İşte bunları insan kendi aklıyla anlayamıyor. Onun için Allahu Teâlâ hazretleri kendisini tanıtacak ve bu konulardaki doyumsuzluğu tatmin edecek elçiler gönderiyor, uyarıcılar gönderiyor.
Kur'ân-ı Kerîm'de Rahman sûresini hepiniz bilirsiniz.
Fe-bieyyi âlâi rabbikümâ tükezzibân. âyetini tekrar tekrar dinlediğimiz sûre.
Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Haleka'l-insân. "Allah insanı yarattı." Allemehü'l-beyân. "Ona konuşmayı öğretti."
Buradan anlıyoruz ki bizim "konuşma" dediğimiz sistem, düzen, çok gelişmiş bir sistem. Biz konuşuyoruz, ben kafamdaki fikirleri size iletiyorum. Konuşmayla, konuşma sistemiyle iletiyorum; siz de anlıyorsunuz.
O halde bu, bilgileri iletmek için çok karmaşık bir sistem. Bu nasıl oluşmuş, nasıl gelişmiş; esrarengiz bir şey.
Allahu Teâlâ hazretleri insanı yarattı; ona fikirlerini beyan edecek teşkilatları, düzenleri, aletleri, araçları, sistemleri öğretti.
Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e, Hira Mağarası'nda inzivaya çekilip de derin derin düşündüğü, ibadet ettiği zamanlarda ilk gelen âyetlerde ne buyuruluyor?
İkra' ve rabbüke'l-ekrem. Ellezî alleme bi'l-kalem. Alleme'l-insâne mâ lem ya'lem. "Kalem ile insana bilgileri öğreten, insanoğluna bilmediği her şeyi öğreten Allah'ın adıyla oku!"
Demek ki kalemi, yazıyı, beyanı, anlaşmayı, bilgileri, insanoğlunun bilmediği şeyleri insana öğreten yine Allah. Biz bütün bilgileri O'ndan, O'nun lütfundan kazanıyoruz. Derece derece, tarih boyunca, insanlığın tarihi boyunca öyle kazanmışız; o anlaşılıyor.
Allahu Teâlâ hazretleri, insanı yarattıktan sonra terk etmemiş. "Yarattım, ne halleri varsa görsünler! "diye sokağa atılmış bir çocuk gibi değiliz. Her an lütfu devam ediyor.
Külle yevmin hüve fî şe'n.
Her an lütfu devam ediyor, devam etmekte... O'nun verdiği akılla düşünüyoruz, O'nun verdiği akılla mastır yapıyoruz, O'nun verdiği akılla doktora yapıyoruz. Her an O'nun verdiği nimetle yaşıyoruz.
Vücudumuzun hayatı da O'nun verdiği karmaşık nimetlerin bir bileşkesi, sonucu. Bu karmaşık yapıda bazı şeyler çalışmadığı zaman hastalanıyoruz. Çalışmazlık arttığı zaman yaşamımızı yitiriyoruz. Hayat, nefes almamız, birçok nimetin sonucu...
Bahâeddin Nakşıbend hazretlerine; "Kerâmet göster." demişler. Üç adım ileri atmış; "İşte size kerâmet!" demiş.
Üç adım ileri atmak büyük bir keramettir, Allah'ın ikramıdır, kolay bir şey değildir, yapamazsınız.
Adamlar bir robot yapıyorlar, biraz yürüyor. Hemen filmler, yazılar, fotoğraflar; "Maşaallah, maşaallah, şöyle bir cihaz ortaya koymuşlar, şöyle gidiyor." diye hayret ediyoruz. İnsanın bu dengesi de mühim bir şey.
Biz gemide gelirken, televizyon bir ara kayakçıların kayışlarını, dağlardan inişlerini, havada takla atışlarını, uçuşlarını filan gösterdi. Arkadaşlarımızla konuştuk. Buradaki çocuklar, tekerlekli patenlerle küçükten bu dengeye alışıyorlar. Bizimkiler uçurtma uçurur, sapan atar, ip atlar, sek sek oynar. Ama bunlar öyle değil.
Bu denge de mühim bir şey, muazzam bir şey. İşte biz bu muazzam şeylerle her an takviye olarak hayatımızı sürdürüyoruz. Başka varlıklara karşı üstünlüklere sahibiz.
Bir kitapta okumuştum. Bengal kaplanının boyu üç metredir, Allah karşılaştırmasın. Bengal kaplanı uzaktan yavrusuna insanoğlunu göstermiş:
"Bak şunu görüyor musun? Bu, dünyanın en korkunç mahlûkudur, aman bundan kendini sakın!" demiş.
Biz dünyanın en tehlikeli mahlûkuyuz. Filler bizden yaka silkiyor ama yakaları yok, kaplanlar bizden korkuyor; "Aman, bunun ağına düşme!" diye çocuklarını ikaz ediyorlar. Denizdeki, havadaki bütün mahlûklar, hepsi bizim emrimizde; biz onlardan üstünüz.
Bu üstünlükleri biz kendimiz de kazanmadık. Bizim dışımızdaki bir yönlendirici kuvvet, bunları bize verdi ve biz o sayede bu noktaya gelmiş bulunuyoruz.
Elhamdülillah Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriyor. Ama evrensel gerçekleri bildiriyor. Biz boşuna yaratılmamışız, çok büyük meziyetlerle donatılmışız, çok büyük imkanlara sahip kılınmışız. Bunu anlıyoruz, görüyoruz; olaylar da gösteriyor. Ve bu Yaradanımız'a karşı bizim sorumluluklarımız var, görevlerimiz var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayat hikâyesini -ağır meslekî çalışmalarınızın arasında- hanımlarınız ve çocuklarınızla beraber lütfen okuyun! "Peygamber Efendimiz nasıl peygamber gönderilmiş?" Güzel bir kitaptan okuyun!
Güzel bir kitap hangisi?
Rahmetli Ziyâül-Hak'tan ödül almış olan Asım Köksal'ın İslâm Tarihi güzel bir kitaptır.
Neden güzel?
Bütün kaynakları tarayarak bilgileri çıkarmış, düzenlemiş; isimlerin okunuşu güzel. Çünkü ben başka kitapları okuyorum; isimleri bile doğru tespit edememiş olabiliyorlar. "Biraz Arapça biliyorum." diye bu işe girişenler, bu işi çok iyi başaramıyor. İyice uzmanı olmak lazım.
Asım Köksal'ın İslâm Tarihi'ni okuyun! En son baskısını alın, başından başlayın, okuyun. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in tanınmasına yardımcı olsun." diye bunu söylüyorum.
Yirminci yüzyılda çağdaş bilgileri almış bir insanın; "Bir peygamber peygamberliğe nasıl başlamış? Allah'ın elçisi, Allah'ın gönderdiği bir vazifeli şahıs, nasıl bir mücadele yapmış ve biz nasıl bu noktaya gelmişiz?" bunu anlaması için mutlaka Peygamber Efendimiz'i okumak lazım. Peygamber Efendimiz'in mücadelesinin bizim kanımıza aşılanması lazım!
Ben İlahiyat Fakültesi'nde yirmi yedi sene profesörlük yaptım. İlahiyat fakültesine gitmeden önce, ilkokuldan itibaren dinî bir muhitte yetiştim, ama sağlam dinî bir muhitte yetiştim. Allah'tan korkan, ibadetlerini yapmaya çalışan, Allah yolunda yürümeye gayret eden, haramlardan sakınan insanların içinde yetiştim. Öyle bir ortamda yetiştim. Büyük, mübarek hocaefendilerin sözlerinden etkilendim, vaazlarını dinledim, nasihatlerini dinledim; hadîs-i şerîfleri, âyet-i kerîmeleri dinledim.
Ondan sonra hayata atıldım. İlahiyat fakültesi çevresinde üniversiteyi tanıdım. Başka yerlerdeki ilim adamlarına göre, İslâm'ı daha iyi bilmesi gereken insanların arasında yirmi yedi senemi geçirdim.
Bunlar Kur'an'ı biliyorlar, hadisleri biliyorlar, İslâm hakkında bilgileri var. Bilgi, insanı iyi insan yapmaya yetmiyor. Şöyle söyleyeyim: İyi şeyleri bilen insan mutlaka iyi şeyleri yapmıyor. İyi şeyleri bilmek başka, iyi insan olmak başka; ikisi ayrı şey. İyi insan olmayı başarmak, o bilgileri uygulamakla mümkün oluyor, kolay değil. Bilmek yetmiyor.
Ben o zamandan kara kara düşündüm. Bizim ilahiyat fakültesinin öğrencilerini düşündüm, profesörleri düşündüm. İçlerinde masonlar var. Gitmiş, bir başka teşkilata girmiş, mason olmuş; mason olduğunu da kitabında yazmış. Konuşmasında söylemekten çekinmeyen insanlar var.
İçki haram; içki içenler var. Zina haram; zina edenler var. Kumar haram; kumar oynayanlar var. Evlilik dışı ilişkiler yasak; metresiyle yaşayanlar var. Namaz kılmak Allah'ın emri; namazı kılmayanlar var. Oruç tutmak Allah'ın emri; oruç tutmayanlar var. Zekât, zaten veren yok ya da çok az. Fakir, "fakirim" diye vermiyor; zengin de parayı çok sevdiğinden vermiyor. İlahiyat fakültesinde okumak yetmiyor.
Sonra çocuğumu; "İslâm'ı öğrensin, iyi müslüman olsun." diye imam-hatip okuluna verdim. İmam-hatip okulunda okumak da yetmiyor. Belki çoğunuz, belki bazılarınız imam-hatip menşelidir. Orada da insan bilgileri alıyor ama babasının zoruyla namaz kılıyor, babasının zoru olmazsa cuma namazından kaçıyor. Baskı olmadığı zaman günah işliyor.
Bizim kanımıza, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatından, davranışlarından, düşüncelerinden aşk aşılanması lazım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hayatını öğrenmemiz lazım.
Allah muvaffak etsin. Allah üstün başarılar ihsan etsin. Buradaki çalışmalarınız hayırlı, mübarek olsun.
Allah hepinizden razı olsun.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
01.09.1997 -
Geniş Zamanda Allaha
