01.09.1997 - Müslüman Olmanın Farklılıkları

01.09.1997 - Müslüman Olmanın Farklılıkları
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Dünyaya geldik, bu yaşa kadar yaş yaşadık, tecrübe kazandık. Dünyayı kendi penceremizden gördüğümüz kadarıyla tanıdık. Ama Allah bize öbür insanların pek çoğunda bulunmayan bazı nimetler bahşetti, bazı imkânlar ihsan etti. Onun için dünyaya bakışımız ve hayatı değerlendirmemiz hususunda birtakım üstünlüklere sahibiz. Eğer Güney Amerika'da doğsaydık ya da Çin'de dünyaya gelseydik, veyahut Sibirya'nın Kamçatka yarımadasında doğsaydık, Alaska'da doğsaydık, dünya görüşlerimiz bugün bizim doğru olduğuna inandığımız gerçeklere bu kadar yakın olmazdı.
Allah'a hamd u senâlar olsun, içinde bulunduğumuz şartlarla olaylara çok yukarıdan, çok derinden bakma imkânımız var. Dünyadaki her şeyi doğru değerlendirme imkânımız var.
Bir taraftan bu dünyada yaşayan öteki insanlar kadar; İngilizler, Almanlar, Fransızlar, Amerikalılar kadar dünyayı tanıyoruz. Bu, şurada beni dinleyen siz kardeşlerime biraz daha fazla ölçüde bahşedilmiş bir nimet.
Onları biliyoruz, hayatlarını görüyoruz, tanıyoruz. Mâneviyat âlemlerini de biliyoruz, iç dünyalarını da az çok tanıyoruz. İnançlarını biliyoruz, kiliselerini biliyoruz; yaşam tarzlarını biliyoruz, zevklerini biliyoruz. Ama onlar bizi bilmiyorlar, bizim imanımızı tanımıyorlar. Bizim inancımıza aşina değiller, bizim zevklerimize sahip değiller. Bizim tercihlerimizi yapacak ruh kuvvetleri, akıl imkanları kendilerinde mevcut değil. Bu bakımdan bizde onlardan üstünlükler var.
Onlar buralarda doğmuşlar; inançları sakatlanmış bir inanç olduğu için hurafeler karışmış bir inanç olduğu için gördükleri bilimsel tahsil ile inançları arasında bağlantı kurmaları mümkün olmuyor. Bilimselleştikçe inançlarından uzaklaşıyorlar.
İnançlarına ancak duygusal bağlarla bağlılar:
"Biz İngililiziz veya Fransızız veya Almanız, Amerikalıyız. Bu bizim kültürümüz, medeniyetimiz, biz bunları değiştirmemeliyiz." diyorlar.
Bir İngiliz gazetesi feryat ediyor.
"Kiliselerimiz kapanıyor, satılıyor ve işin çok acı tarafı bunlar müslümanların eline geçiyor. Eğer bir kilise satılıyor da müslümanların eline geçiyorsa bu bizim için çok kötü bir şey demektir. Bunun önüne geçmeliyiz." diye bir uzun yazı.
Rahatsız oluyorlar.
Bizde çalışma aşkı, şevki var, mekâna ihtiyaç var.
Bizim yer ihtiyacımız var. Onlarda ise yer bolluğu var, çalıştıramıyorlar. Ondan sonra da biz aldığımız zaman kızıyorlar. Parasıyla alıyoruz.
Diyor ki, kiliselerimizi satabiliriz.
Papazlar da diyorlarmış ki;
"Daha rahat koltuk istiyorsunuz, daha iyi ısınma istiyorsunuz, ama soğuk kış günlerinde bizimle beraber olmuyorsunuz."
"Bizim dertlerimizi paylaşmıyorsunuz; onun için satıyoruz." demek istiyorlar.
Onlarda yer bolluğu var, bizde talep var. Duygusal olarak bize tepki gösteriyorlar; eski binalarının bizim elimize geçmesinden rahatsız oluyorlar. Müslümanların bunu satın almasından rahatsız oluyorlar. Biz orayı aldığımız zaman cıvıl cıvıl çalıştırıyoruz; ibadet oluyor, ezan okunuyor, Kur'an okunuyor.
Bina seviniyor, bina yapılış gayesine uygun çalışmaya başlıyor. Ama onlar bundan duygusal olarak rahatsızlar.
Bu adamların gerçekleri görmeleri için önlerinde büyük dağlar, büyük engeller var. Onları aşmak zorundalar, aşamıyorlar. Ama biz gerçekleri bulmak için çok daha tabii şartlara sahibiz. Bir taraftan ailelerimizden İslâm'ı tanıyarak yetiştik, bir taraftan da yirminci yüzyılın çağdaş meslek bilgileri neyse onları yapmaya çalışıyoruz. Master yapmışız, doktora çalışması yapıyoruz. Kimimiz o merhaleleri aşmış, geçmiş geçmiş, mesela benim gibi emekliliği tatmış kimseler; biliyoruz.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
İnançlarımız bize bildiriyor ve felsefî bakımdan da, filozofların fikrî çalışmaları bizi şu noktaya götürüyor ki bizim varlığımızın bir sebebi var, bir amacı var. Kâinatın bir düzeni var. Biz insanlar, çevremizdeki canlılar, cansızlar, evren, kâinat düzenli. Bu düzenin bir sahibi olması lazım.
Bunu filozoflar da, teist veya ateist düşünen herkes itiraf ediyor. Akıl bu noktaya götürüyor. Dekart'ın meşhur bir sözü var. Her şeyden şüphe ederek, her şeyi yıkarak yeniden inşa etmek için çalışmaya başlamış:
"Her şeyden şüphe edebilirim, Hıristiyanlıktan şüphe edebilirim." demiş, etmiş.
Hz. İsa'dan önce insanlar kime inanacaklardı? Haç yokken neye tapınacaklardı? Kendi inançlarıyla Hz. İsa'dan öncesini izah edemezler.
Demek ki sınırlı ve yetersiz.
Her şeyden şüphe etmişler. Tabii bilim de şüphe ile başlıyor.
Şüphe, bir hakikate doğru koşmaktır, diyor bir şair de. Elbette şüphe edeceksiniz ki araştıracaksınız ve gerçeği bulacaksınız. Her şeyden şüphe ediyorsunuz:
"Acaba duygularımın algıladığı şeyler gerçek mi? Etrafa bakıyorum, bir şeyler görüyorum. Bunlar benim izlenimlerim mi, benim dışımda bir gerçek mi? Ben gördüğüm zaman doğruyu mu görüyorum, yoksa gözümün bana gösterdiği kadar sınırlı birtakım bilgileri mi algılıyorum?”
"Duyu organlarımızın bize bildirdiği izlenimler, beynimizin algıladığı algılar, gerçeklerin ta kendisi midir, yoksa çarpıtılmış birtakım izlenimler midir? Hangi şey doğrudur, hangi şey yanlıştır?"
İnsan böylece şüphe okyanusunda boğulacak hâle geliyor. Her şeyden şüphe ediyorsunuz. "Septisizm" dedikleri septik bir düşünce...
Tabii insanlar şüphe ede ede, birtakım deneylerle bazı şeylerin doğruluğunu tespit etmişler. Bazıları da itiraf etmiş, demiş ki;
"Her şey izâfîdir."
Her şey bir şeye göredir: Şu şuna göre büyüktür, bu buna göre ağırdır, şu şöyledir, bu böyledir; birbiriyle mukayeselidir. Eğer bu mukayese olmasaydı, zaman da olmayacaktı, mekan da olmayacaktı. "Falanca olgudan sonra falanca olgudan önce" diye; zaman da bir izâfîliktir, mekân da öyle...
O zaman çok büyük teoriler, nazariyeler ortaya atılmış.
Ama Dekart diyor ki;
"Düşünüyorum, içimde bu şüpheleri yaşıyorum: Acaba ben var mıyım? Ben neyim? Benim içimde düşünen kim? Parmağım mı düşünüyor, kulağım mı düşünüyor, çenem mi düşünüyor, bacağım mı düşünüyor?"
Bu içimde düşünen bir ben vardır bende, benden içerü'yü bulmaya çalışıyor. Yunus bulmuş. Sonra o da buluyor:
"Düşünüyorum, o halde varım!" diyor.
"Bir şeyi yakaladım, tamam. Madem düşünüyorum, içimde düşünen bir şey var..." diyor, buradan başlıyor.
"Benim bu varlığım kendimden mi? Kendi kendimi ben mi var ettim?"
"Yok, benim haberim yok, ben yapmadım."
Kim yaptı? İnsan onu aramaya başlıyor. Varım; o halde beni var eden var! Düzen var, kanunlar var, tabiat kanunları var.
Ben tabiattan ve tabiat kanunlarından hiç korkmuyorum, çok hoşuma gidiyor. Onlar Allah'ın varlığına delâlet ediyor.
"Madem kanun var, düzen var; o halde bir düzenleyici var." diyoruz. Akıl söylüyor, zaruri olarak söylüyor.
Benim talebelerimden bir profesör var. Ateizmin Açmazları, Çıkmazları diye, doçentlik tezi yapmıştı.
Allah'ı inkâr etmek mümkün değil. Allah inancı soruları cevaplandırıyor, soruları çözüyor. Romanın karmakarışık olan konusunu açıklıyor. Esrarengizliği kaldırıyor, her şeyi çözümlüyor.
"Allah var." diyorsun, her şey düzene giriyor. "Allah yok." dediğin zaman, her şey karmakarışık oluyor, insan çıkmaza giriyor. Çıkmazlığını da izah ediyor arkadaş, inançsızlığın olmazlığını da ispat ediyor.
Hem de ateist jürinin önünde ispat etmiş. Adamlar bakmışlar ki karşılarındaki kendilerinden daha bilgili biri var; itiraz bile edememişler. Halbuki imtihana giren bir doçent, jüri üyesi profesörlerden biraz daha aşağıdadır. Ama onlar bakmışlar ki kendilerinin bilmedikleri pek çok şey var. Onlar ateizme girmişler ama bunlar gibi girmişler; tek taraflı bilgiye sahip oldukları için girmişler. Benim talebe de işe imamlıktan başladı, ilâhiyattan başladı, bu tarafı da bildiği için onun karşısında itiraf etmişler. Hocalar onun karşısında talebeleşmişler.
Sonra ben o yazıyı çok beğendim de bizim İlim ve Sanat dergisinde neşrettirdim:
"Gittikleri yolun çıkmaz sokak olduğunu, bilimsel bakımdan yanlış yolda olduklarını, bilimsel bakımdan taassupta olduklarını, kör olduklarını, tutarsız olduklarını bilsinler." diye.
Allah muvaffak etsin. Allah üstün başarılar ihsan etsin. Çalışmalarınız hayırlı, mübarek olsun.
Allah hepinizden razı olsun.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
01.09.1997 -
Sabırlı Olmak, Allahın
01.09.1997 -
Geniş Zamanda Allaha
