01.09.1997 - Sabırlı Olmak, Allahın Hükmüne Razı Olmak, Uçak Kazası

01.09.1997 - Sabırlı Olmak, Allahın Hükmüne Razı Olmak, Uçak Kazası
el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemin. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Muhterem kardeşlerim!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde bize bildiriyor ki;
"Üç şey kul tarafından yapıldığı takdirde o kul dünyanın ve âhiretin her türlü mükâfatına nâil olur."
"Dünyada da âhirette de büyük mükâfatlara erer. Maddî manevî çok büyük kazançlar sağlar."
Bunlar nelerdir?
1. es-Sabru ale'l-belâi. "Belâya sabretmek."
2. Ve'r-rıdâ bi'l-kadâi. "Allah'ın mukadderâtı olarak alnına yazmış olduğu yazıya, başına gelen olaylara rıza göstermek, isyan etmemek, Allah'a karşı gelmemek, itiraz etmemek."
3. Ve'd-duâu fi'r-rıhâi. "İhtiyacı olmadığı, sıhhatli olduğu, keyfi yerinde olduğu genişlik zamanında da Allah'ı unutmayıp dua etmek."
Bu üç şeyle insan dünyanın ve âhiretin büyük mükâfatlarına erer.
Bu hadîs-i şerîfle Peygamber Efendimiz'in bize bildirdiği önemli, güzel, mükâfat kazanmaya sebep olacak şeylerden birincisi; belâya sabretmek.
Şimdi Peygamber Efendimiz'in birinci nasihati, mânâya göre:
"Sabırlı olun. Başınıza bir hal gelirse ciyak ciyak bağırmayın, viyak viyak feryad etmeyin, metin olun. Sağlam durun. Bilin ki Allah sizi imtihan ediyor. 'Bu da geçer, bu da bir imtihan; sabredeyim.' deyin!"
İnsan böyle sabredilecek bir olayla karşılaştığı zaman;
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. "Biz Allah'ın kullarıyız, Allah'ın huzuruna döneceğiz. Allah'tandır." diyecek, sabredecek.
İnna'llâhe mea's-sâbirîn. "Hiç şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir."
Yani "Sevdiği için yanındadır, onların cephesindedir, onları tutar." demek.
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrehüm bi-ğayri hisâb. Herkese mükâfatları sayıyla ölçüyle verilirken, sabredenlere mükâfatları ölçüye sığmayacak, tarif edilmeyecek kadar çok verilir.
İslâm'da bir müslümanın çok sevap kazanması yollarının, geniş imkânlarının bir tanesi sabırdır. Sabır tarafında insanın sevap haznesine güldür güldür billur gibi sevap gelir. Sabredecek. Çünkü hayat karmaşık karışık bir olaydır. Bu karışık olayların bazısı tatlıdır, bazısı tatsızdır. Ne yapalım... Tatlılarını ayırıp da tatsızlarını itemeyiz. Hepsi beraber gelir. Allah bize tatlı şeyler verirken O'nunla dost olup da acı şeylerle karşılaştırdığı zaman O'na isyan etmek kulluğa yakışmaz. Onun için sabırlı olacak.
Bilmiyorum, içinizde sabretme durumunda olan insanlar var galiba, böyle bir nasihat geldi.
Sabredin, sabrederseniz mükâfat alırsınız. Allah sabredenlerle beraberdir. Sabredenlere sevaplar çok gelir. Bu bir.
İkincisi; ve'r-rıdâ bi'l-kadâ'. "Allah'ın takdirâtına, mukadderâtına rıza göstermek."
Biliyoruz ki olayları Allah levh-i mahfûza yazıyor, mukadderât oluyor. İnsanın ömrü belli, ne kadar yaşayacağı ezelden mâlum. Rızkının ne miktar olduğu belli, kaç tane pizza yiyeceği sayılı... Her şey mâlum. Allah bunu en ince [teferruâtına] kadar biliyor.
İnsanoğlunun -Kaza dediğimiz iki arabanın çarpışması değil; kazâ-ı ilâhî, "Allah'ın hükmü" demek.- Allah'ın hükmüne rıza göstermesi; "Tamam yâ Rabbi! Neylersen hoştur, kabulümdür." demesi lazım.
"Neylerse güzel eyler" diye bir ilâhi -İbrahim Hakkî-i Erzurûmî hazretlerinin şiiri- var:
Hakk'ın olıcak işler
Boştur gam u teşvişler
Ol [hikmetini] işler
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler
Başka bir şair de diyor ki:
Hoştur bana senden gelen
Ya goncagül yahut diken
Ya hil'at ü yahut kefen
Lütfun da hoş, kahrın da hoş
İyi bir derviş, iyi bir sûfî, iyi bir mü'min Allah'tan olan şeyleri hoş karşılar; yani tahammülle, sabırla karşılar, bozulmaz. Allah'ın hükmüne, kazasına, kaderine razı olur.
Bu hususta benim sevdiğim bir hikâye var, kitaplarda okumuştum, çok beğenirim:
Eski zamanda iyi bir derviş, olgun bir kimse, evliyâ yolunun yolcusu iyi bir insan bir şehre gitmiş. Şehrin kale kapısından içeri girince bunu yakalamışlar.
Eskiden kale kapıları vardı, surlar vardı. Burada da öyledir, Almanya'da öyle, Türkiye'de de öyleydi. Sonunda burg olan bütün yerleşme yerleri[nin] aslında bir kalesi var demektir. Burg, "kale" demektir. Edinburg vs.
Kapıdan bir şehre girmiş. Oradaki muhafızlar bakmışlar, bunu gözleri tutmamış, tipsiz bulmuşlar. Zaten derviş adam, yani fukarâ... Övünmüyor, giyinmiyor, fiyaka yapmıyor, saltanat [derdi] yok. Zaten yoldan gelmiş, tozlu topraklı... Zaten dünyaya metelik vermiyor. Parası pulu yok. Alim, ârif, kalbi zengin, duyguları güzel, evliyâ ayrı ama dış görünüşü itibariyle hırpânî bir insan.
"Gel buraya!" demişler. Yakalamışlar, sorgulamışlar, şüphelenmişler. "Sen galiba bizim düşmanımız falancanın casususun!" demişler. Adam da kendisini savunamamış veya karşı tarafı ikna edememiş. Komutan demiş ki;
"Kesin bunun kafasını, olsun bitsin! Mâdem casus, kesin bunu!"
Adamı kesmeye cellada götürürken adam diyor ki kendi kendine; -kendisiyle yani egosuyla, kendi içiyle konuşuyor-
"Sen kitaplarda böyle okuduğun zaman, kaza ve hükm-ü ilâhiye razı olmayı söylüyordun, konuşuyordun, kabul ediyordun. Şimdi bak, Allah sana böyle bir olay hükmetmiş, başına böyle bir olay geldi, haksız yere yakalandın. Biraz sonra da cellat bir balta vuracak, kafan gövdenden ayrılacak. Buna da mı razısın?"
Şeytan içinden "isyan etsin de kâfir olarak ölsün" diye körüklüyor.
O da içinden gelen bu sese karşı demiş ki;
"Ne yapalım; herkesin bir ömrü var, benim ömrüm de bu kadarmış. Allah böyle hükmetmiş. Mazlum olarak ölmek de fena bir şey değil. Zalim olarak ölseydim daha fena olacaktı. Hiç olmazsa haksız yere mazlum olarak ölüyorum."
Teslim. Kazaya rıza gösteriyor ve hükm-ü ilâhiye teslim oluyor. "Ne yapalım, kader böyleymiş..."
Bu gibi olayları ben birkaç sefer yaşadım. İnsanın en son anlarını tattım. Singapur'dan uçağa bindik. Bizim uçak kaza geçirdi, başladı aşağı gitmeye... Yere vurdu mu hayatımız bitecek, tamam. Yere çakıldıktan sonra yolcusunun yaşama imkânı ne kadardır?
Doğrudan doğruya düz yatay gidiyorduk, uçağımız bir duvara çarpmış gibi bir gümbürtü oldu, 'güm' diye; herkes koltuklarından öne fırladı. Benim önümde bir koltuk vardı, ondan sonra business classın duvarı vardı. Biz garibanlar yerindeydik, arka tarafta... Ben önümdeki koltuktan da havaya uçup duvara çarptım, o duvarın önündeki sıradaki adamın ensesine düştüm. Benim önümdeki adam daha ön tarafa uçacak bir yeri olmadığından üst tarafa çarptı. Uçağın üst tarafında ışıklar, hava ayarı yerleri, hostesi çağırma düğmeleri vardır. Vallâhi orayı kafası kadar deldi ve kafası kanlar içinde yere yığıldı. Arkadan ölenler oldu. Bizim uçak aşağı gidiyor... "Hayat bu kadarmış, ne yapalım..."
Benim aklıma bizim hatun geldi; "Bu hatun benim Hocamın bana emaneti, gideyim şunun yanına, kelime-i tevhid telkin edeyim." dedim. Sürünerek yanına kadar gittim. Hanıma diyorum ki; eşhedü en lâ ilâhe illallah... O da benim dediğimi demiyor; Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed tutturmuş, o da öyle söylüyor. Bu da fena değil, o da Peygamber Efendimiz'e salavât getiriyor. Ben eşhedü en lâ ilâhe illallah diyorum, o da Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed diyor.
Bir gümbürtü daha koptu, bir yere daha toslamış gibi olduk. Çok büyük bir ses de çıkıyor, sarsılıyoruz da... Bir kamyon veya bir otobüs duvara çarpsa, o kadar [ses çıkar.] Düşünün ki bir insan yerinden kalkıyor, öbür tarafa uçuyor. Arkadan boynu kırılanlardan ölenler oldu, sedyelerle götürdüler... Bir daha çarptık, düzeldik. Ben camdan baktım, yine yatay gitmeye başladık. Aşağıya denize veya dağa çakılmadık. Kanatlara baktım, uçağın kanatları sağlam... Ne olduğunu anlayamadık. Kimse de izahatta bulunmadı. Aşağı indik. Kimisi hastaneye, kimisi mezara, kimisi bizim gibi otele gitti.
Ama o zaman ölebilirdik. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Hayatın son anını yaşadığımı hissettim. En son dakikası, aşağıya çarptığı zaman iş bitecek. Ölmeden üç-beş saniye önceki duyguları tattım. Her şey olabilir.
Fakat adam başı kesilmeye giderken kendi kendine diyor ki;
"Söyle bakalım! Sen eskiden 'Allah'ın hükmüne razıyım.' diyordun, 'Allah'a bağlıyım.' diyordun, 'Allah'ı seviyorum.' diyordun. Bak, Allah sana böyle haksız yere ölmeyi nasip etmiş. Nasılsın, ne haber?"
İçinden şeytan söylüyor tabii... O da diyor ki;
"Ne yapalım, Allah'ın hükmü böyle, hayat bu kadarmış; olursa olsun!"
Tam celladın yanına kadar gidiyorlar, birisi bağırıyor, diyor ki;
"Hey! Durun! Yanlışlık oluyor, o adam suçsuz!"
Kafası kesilmiyor. Oraya kadar gidiyor, oradan kurtuluyor.
Adamın bir sözü çok güzel, hoşuma gitti. -Onu defterime not aldım.- Diyor ki;
"Vallâhi ölümden halâsıma değil, ölüme giderkenki ihlâsıma seviniyorum."
"Vallâhi ölümden kurtulduğuma sevinmiyorum. Ölüme giderken imtihan oldum ya... Şeytan; 'Bak, öleceksin...' dedi; ama 'Ölürsem öleyim.' dedim ya... Vallâhi o ihlâsıma seviniyorum!" diyor.
İşte kadere rıza budur. Tasavvufun en yüksek mertebelerinden birisidir bu. Tasavvuf dediğimiz güzel yolun en yüksek seviyelerinden birisidir: Allah'ın hükmüne rıza gösterir. Goncagül de gelse "eyvallah" der, diken de gelse, eline batsa; "Ne yapalım, Allah'ın kaderi" der. Padişahtan hil'at
sırmalı kaftan da gelse, kefen de gelse "hepsi hoş" der. Bir zaman gelecek, hepimiz öleceğiz; çırpınmanın faydası yok. Bu dünyada kalan yok; herkes gelip, konup göçüyor. Demek ki kadere rıza önemli...
Tasavvufta en yüksek makam hangisidir?
Bazı alimlerimize göre en yüksek makam Allah aşkıdır, muhabbetullahtır. Yunus Emre gibi, Mevlânâ gibi Allah'a âşık olmak, Allah aşkıyla yanıp tutuşmak, Allah'ı sevmektir. Zaten rıza ve teslimiyet de biraz sevgiden oluyor. İnsan sevdiğinin her şeyine razı olur; "İster as, ister kes." der, teslim olur.
Peygamber Efendimiz bize böylece hadisin bu kısmıyla bunu da tavsiye etti. Sabırlı olun muhterem kardeşlerim! Bir de kaderin cilvelerine, imtihanlarına, Allah'ın hükmüne rıza gösterin, itiraz etmeyin, kafayı bozmayın. Müslümanlıktan dışarı çıkmayın. Allah'a âsi gelmeyin.
Allah sevdiği kul olmayı nasip etsin. Peygamber Efendimiz'in mübarek ashâbı gibi temiz imanlı, sağlam imanlı güzel müslümanlar olmayı nasip etsin. Hem dünyada bahtiyar eylesin hem de âhirette cennetle cemaliyle müşerref eylesin, Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin. Allah hepinizden razı olsun.
Subhâne rabbinâ rabbi'l-izzeti ammâ yasifûn ve selâmün ale'l-mürselîn velhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn el-Fâtiha.
01.10.1995 -
Allahın Sevmediği Kişiler
01.09.1997 -
Müslüman Olmanın Farklılıkları
