03.02.1992 - Nefsi Terbiye Yolları

03.02.1992 - Nefsi Terbiye Yolları
Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdulillâhi Rabbi'l-âlemin. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn tâci ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin alâ yevmi’d dîn.
Emmâ ba'd:
Peygamber Efendimiz numune bir insan. Hepimizin numunesi, modeli, üsve-i hasenesi. Yani kendisine bakılarak durum düzeltilecek, model olarak o esas alınacak. Tasavvuf da bunu aynen uyguluyor. İslâm'ı bilen bir alim var; Kur'an yolunda yürüyor, Peygamber Efendimiz'in sünneti yolunda yürüyor, etrafındaki insanlarla beraber bir muhabbetli grup teşkil ediyor ve bu grup içinde İslâmî bilgiler bilenden, öğrenme durumunda olan kimseye intikal ediyor. Yani Peygamber Efendimiz'in yolunda gitmenin en güzel şekli, en uygun şekli, en tabiî şekli, hayata en uygun olan, İslâm'ın yine hayat içinde öğrenilmesi şekli olmuş oluyor.
Tabii bu öğrenim esnasında insan bilgi kazanıyor, görgü kazanıyor. Ama bunları uygulamak veya uygulamamak meselesi var. Uygulamakta, uygulamamakta kendisinin irade gücü önemli oluyor. Bu irade gücünün kuvvetlenmesi lazım. İyilikleri yapmakta mânilerin de, duyguların da izale edilmesi lazım geliyor. Bunun için nefsin zayıflatılması lazım. O arzuların kaynağı olan rahatlık, tembellik, keyif, zevk, sefa isteyen bu nefsin bu arzularının kaynaklarının kurtulması lazım. Yani savaşılan ordunun ikmal yollarının kesilmesi lazım. Nefisle cihat ediliyor, mücadele ediliyor, nefis yenilecek; nefis kuvvetli olursa pehlivanı yenmek zor olur. İkmali kuvvetli olan bir düşman ordusunu yenmek zor olur. Arkadan ikmal yollarını kesip onu cephanesiz, yiyeceksiz, içeceksiz, malzemesiz, susuz bırakmak lazım.
Onun için turûk-u nefsâniyyede, yani nefsi ıslah yolunda riyâzet-i nefs esas alınıyor. Riyazet; eğitmek, zorlamak, birtakım baskılar altında sıkı bir talime tâbi tutmak mânasına geliyor.
Riyâzetü'l-beden var, yani bedenin riyazeti. Batılılar buna "jimnastik" diyor. Adam koşuyor.
Niye koşuyorsun? Terliyorsun bak, yoruluyorsun?
"Olsun, bu benim vücuduma lazım." diye koşuyor.
Halter kaldırıyor.
"Yahu bu kadar yükü ne kaldırıyorsun, sen hamal mısın?"
"Yok. Benim adalelerim kuvvetlensin." diye bunu yapıyor.
Tekerleksiz bir bisikletin üstüne çıkıyor, saatlerce pedal çeviriyor.
Bir yere gitmiyorsun, ne diye çeviriyorsun bunu?
"Ben bunu çevirerek adalelerimi kuvvetlendirmeye çalışıyorum. Bu riyâzetü'l-beden yani bedeni birtakım tazyik altında, zor şartlar altında kuvvetli tutmaya çalışması.
Tasavvufta nefse karşı uygulanan zorluklara, baskılara da riyâzetü'n-nefs deniliyor; nefse karşı yapılan birtakım baskılar.
Bunlardan birisi ve başta geleni; az yemek. Buna taklîl-i taam terimi, tabiri kullanılıyor. Yemeği azaltması lazım. Çünkü yeme, insanı canlandırıyor, kuvvetlendiriyor, nefsi takviye ediyor. Arkasından karnı doyan insanın artık zapt u rabt altına alınması zor hale geliyor. Bu hususta çok hadîs-i şerîfler var.
"Kâfir yedi mideyle yer, mü'min bir mide ile yer."
Yani bir oturduğu zaman şu kadar yer, siler süpürür; hâlâ karnı doymaz, hâlâ etrafına bakar. Birtakım böyle olağanüstü olayların rivayetleri de nakledilmiş.
Peygamber Efendimiz'e İslâm'ı öğrenmek üzere bir şahıs gelmiş. Sofraya oturmuş. Tabii sofraya bir tabak geliyor. Herkes etrafına oturmuş, yemeği yiyecekler. Bu adam açgözlü; ne varsa hepsini silip süpürmüş. Ötekiler biraz mahzun kalıvermişler. Aynı tabaktan yeniliyor; bir tanesi hızlı hızlı hepsini alıp, yiyip bitirince ötekiler mahrum kalıyorlar. Aynı şahıs, aradan zaman geçmiş, İslâm'ın hak din olduğunu anlayıp müslüman oluyor. Oturuyor öteki müslüman kardeşleriyle, besmele çekiyor, aynı tarzda yemek yiyor. Ama bu sefer önünden alıyor. İslâmî edebe riayet ediyor. Mânevî birtakım değişiklikler dolayısıyla yemek herkese yetiyor ve herkes de doyuyor. O kadar yediği halde doymayıp "Daha var mı?" diyen insan bu sefer hiç öyle bir arzu göstermiyor. Efendimiz onun üzerine buyurmuş bu hadîs-i şerîfi;
"Kâfir yedi mideyle yer. -Dokuz canlı, yedi canlı, içinde bir şey var.- Hırsla yer. Mü'min ise bir mideyle yer."
Bu az yeme, bir.
İkincisi; uykuyu az uyuma. Arzu, Farsça bir kelimedir. Onun Arapçası şehvetün, şiddetli arzu. Çoğulu; şehevât. Nefsin arzuları, şehevât-ı nefsâniye yani nefsin şiddetli birtakım arzuları. Tabi biz Türkçe'de "şehvet" kelimesini sadece kadın-erkek arasındaki arzuya ait olarak kullanıyoruz. Arapça'da öyle kullanılmaz. Mesela, midenin arzusuna yani şiddetli yemek arzusuna da şehvetü'l-batn derler, yani midenin şehveti, iştihası demek. Biz orada "iştiha" kelimesini kullanıyoruz, onlar "şehvet" kelimesini kullanır.
Şehevât-ı nefsâniyenin kırılması için çarelerden birisi, yemeği az yemek; taklîl-i taam. İkincisi, uykuyu az uyumak.
Pratik bir sonuç. Az uyuduğu zaman insanın arzuları sönüyor. Değişiklik oluyor. Yani 4-5 saat uyku uyuyan bir insanın tavrı ile 8-9 saat uyumuş, kalktığı zaman arslan gibi gerinmiş, sonra gelmiş karnını doyurmuş bir insanın sokağa çıktığı zaman, yürüyüş tarzı, tavrı ile tabii oruçlu olan bir insanın, uykuyu az uyumuş olan bir insanın hali başka oluyor, değişik oluyor. Mide boşaldığı zaman insana bir mânevî hal geliyor, kalbine rikkat geliyor, nasihati anlaması mümkün oluyor. Zaten arzuları da öyle coşkun olmuyor. Sabahtan akşama oruç tutar da insan, öğleyin acıkmaz bile, canı bir şey istemez.
O, akşamüstü o vakte kadar rahatça durur. Sonra daha başka arzuları da hemen frenleniyor.
Az yiyip az uyuduktan sonra tabii iyi bir yola girmiş oluyor; iç şartlar, nefsin baskısı, dürtüsü azalıyor.
Üçüncüsü; taklîl-i kelâm, az konuşmak. Çünkü çok konuştuğu zaman insan, konuşması nispetinde hata ihtimali, yüzdesi de artıyor. Konuşmadığı zaman tefekkürü artıyor, düşünme kabiliyeti artıyor. Düşünmesine zaman artıyor. O bakımdan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîflerinde buyurmuş ki;
"Sükut da ibadettir."
Mânasız, boş, yersiz ve lüzumsuz konuşmamak önemli bir kâide oluyor. Bu çeşit konuşmalara mâ lâ ya'nî deniliyor. Mâlâyânî demek; bir mâna taşımayan, boş, muhtevasız sözler demek. Mâlâyânîyi terk etmesi gerekiyor. Tabii zarurî, gerekli konuşmalarını yapacak. Faaliyetlerini sürdürmesi için lazım olan konuşmalar; hanımıyla, iş münasebetlerinde, daha başka yerlerde konuşmalar yapacak. Ama mâlâyânîyi terk edecek. Sükûtu ihtiyar edecek. Tefekkürü böylece arttıracak bir faaliyet olmuş oluyor.
Sonra konuşmayı azaltmak istese bile yine konuşma insanlar oldu mu ister istemez olur. Sen sükut etmek istersin, tefekkür etmek istersin ama yanındaki aynı frekansta değildir; o da gelir olur olmadık şaka yapar, laf açar... Yani senin huzurun bozulur, hedeflerin aksar, yapmak istediğin şey yerine gelmez. O zaman bir de uzlet-i enâm gerekiyor.
Bunlar biraz böyle secîli, yani birbirine benzer kelimeler.
Taklîl-i taam, yemeği azaltmak; taklîl-i menâm, uykuyu azaltmak; taklîl-i kelâm, sözü azaltmak; uzlet-i enâm, insanlardan da uzlet, ayrılmak, şöyle bir kenarda, tenha bir yerde sakin durmak.
Böylece bu şartlar tavsiye edilerek, insanın düşünmesi gereken konuları düşünmesi ve çözümlemesi gereken problemleri çözmesi için gerekli çevre kendisine hazırlanmış oluyor.
Allah her türlü bildiğimiz bilmediğimiz şerlerden bizleri korusun. İki cihan saadetine erdirsin. Allah hepinizden razı olsun.
es-Selâmu aleyküm.
03.02.1992 -
Tasavvufun Tanımı
03.02.1992 -
Nefis Terbiyesi
