03.07.1998 - Allah ve Peygamber Sevgisi, Ahir Zaman Peygamberi

03.07.1998 - Allah ve Peygamber Sevgisi, Ahir Zaman Peygamberi
MEVLİD KANDİLİ
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizi Peygamber Efendimiz’in şefaatine erdirsin. Sevdiklerinizle beraber âhirette, cennette Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Biliyorsunuz, en çok Allah’ı sevmemiz lazım. Çünkü her şeyimiz O’ndan; varlığımız O’ndan, imanımız, haysiyetimiz, şerefimiz, mutluluğumuz, yediğimiz-içtiğimiz nimetler, teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su… her şey! Her şey O’nun bize lütf u ihsanı olduğu için en çok Allah’ı sevmemiz lazım. Çünkü her yönden en güzel olan Allahu Teâlâ hazretleri.
Her sıfatı en güzel! Onun için O’nun sıfatlarına el-Esmâü’l-Hüsnâ diyoruz.
Hüsnâ; ahsen kelimesinin müennesi, “en güzel sıfatlar”. Hiçbir varlığın sıfatıyla kâbil-i mukayese değil. Mukayese edilmeyecek derecede hepsinden üstün ve güzel. Her sıfatı güzel. Her türlü yönden en güzel…
Her türlü güzeli de yaratan Allahu Teâlâ hazretleri olduğundan nerede bir güzel görseniz Allah’ı hatırlamanız lazım! Güzel bir çiçek, güzel bir koku, tepeden tırnağa çiçek açmış bir ağaç, bir manzara, bir tatlı meyve, bir güzel manzara… Her şey Cenâb-ı Mevlâ’nın güzelliğini ilan ediyor.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi kendisini bilen, mârifetullahına eren, muhabbetullahına yükselen kullarından eylesin.
Biliyorsunuz; bilmeden sevilmez. Sevilse de sevgi tamam olmaz! Önce mârifetullah lazım; insanların Mevlâ’sını, Rabb’ini, Allah’ı bilmesi lazım. Doğru bilmesi lazım… Çünkü doğru bilmediği, yanlış bilgilerle kafasını doldurduğu zaman makbul olmuyor. Allah sevmiyor. Kendisini doğru bilmeyen, doğru inanmayan, kendisine doğru veçhile itikat sahibi olmayan kimseleri sevmiyor. Müşrikleri, sapıkları sevmiyor. Onun için imanın, itikadın Allah’ın istediği veçhile olması lazım. O da Kur’ân-ı Kerîm’de, dinimizin ahkâmı içinde, güzel din kitaplarımızın içinde güzel güzel anlatılmış.
Allah’ı seven Allah’ın her şeyini sever! Sevenin her şeyi sevilir, her şeyi güzel olduğu için… Allah’ı seven insanlar Resûlü’nü de sever. Allah’ın gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm’ini de sever. Dinini de sever. Dininin ahkâmını da sever; ağır da olsa hafif de olsa, kendisinin hoşuna da gitse gitmese de, anlasa da anlamasa da Allah’ın ahkâmını da sever. Emirlerini yasaklarını sever. Ef’âlini sever; Allahu Teâlâ hazretlerinin yaptığı, kudretinin âsârı çevrede olan biten her şeye bakar: “Neylerse güzel eyler!” diye neylemişse onu da sever. Takdirini sever.
Takdir birkaç mânaya geliyor.
Bir şeyi çok beğenmek hayran olmak gibi “Ben onu çok takdir ettim.” gibi kullanıyoruz ama burada benim anlatmak istediğim kader! Yani Allah’ın kaderini de sever. “Mevlâm kaderi böyle yazmış.” der, kaderine de razı olur, onu da sever.
Likâsını da sever. Likâ da iki mânaya geliyor.
Bir; mülâkat, karşı karşıya gelmek, huzuruna varmak mânasına geliyor. O’na kavuşmak… Mü’min Allah’a kavuşmayı sever. Sevdiği için;
N’ola kim görsem cemâlin
der ve kavuşmayı sever.
Likâ; yüzü mânasında, vech mânasında da kullanılıyor. Hatta mesela mehlikâ derler; ay yüzlü, çehresi ay gibi olan demek. Likâyı yüz mânasında da kullanıyorlar.
Allahu Teâlâ hazretleri mahlûkatına benzemediği, leyse ke mislihi şey’ün olduğu için… Biz şimdi onun veçhini bilemiyoruz ama mü’min kulları âhirette, cennette ayın on dördünü görür gibi Mevlâ’yı görecekler; izdihamsız, engelsiz herkes Cenâb-ı Rabb-ü’l-İzzet’i görecek. [Mevlid’de;]
Âhirette öyle görür ümmeti
dediği gibi...
Her şeyini sever.
Üzerinde durmak istediğim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in doğumu olduğu için Resûlü’nü sevmek konusunu anlatmak, sözü oraya getirmek istiyorum.
“Allah’ı seven Resûlü’nü de sever!” dedim. Bunun hakkından Kur’ân-ı Kerîm’de âyet-i kerîme de var. Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ
Bismillahirrahmanirrahim. Kul in küntüm tuhibbûnallâha fe’ttebiûnî yuhbibkümullâhi ve yağfirleküm zünûbeküm vallâhu ğafûru’r-rahîm. Sadakallâhu’l-azîm.
Ehl-i Kitab’dan daha önce kendilerine peygamber göndermiş, kitap göndermiş olup da sonradan peygamberlerinin öğrettiklerini unutmuş veya ellerindeki kitabın âyetlerini değiştirmiş veya bazılarını unutmuş olan kendilerine kitap indirilmiş kavimler, Ehl-i Kitab...
Peygamber Efendimiz; “Ben peygamberim, âhir zaman peygamberiyim, Tevrat’ta İncil’de müjdelenen peygamberim; Musa aleyhisselam’ın, İsa aleyhisselam’ın müjdelediği peygamberim. İmana gelin, Kur’an’a tâbi olun, bana tâbi olun!” dediği zaman onlar dediler ki;
“Biz Allah’ı seviyoruz!”
Onlar; “Allah’ı seviyoruz.” deyince Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’e bu âyet-i kerîmeyi indirdi.
Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’i seçmiş.
Mustafâ ne demek?
Seçilmiş, süzülmüş demek.
Müctebâ ne demek?
Yine aynı mânaya, seçkin olduğunu gösteriyor.
Muhtâr ne demek?
İhtiyar olunmuş, seçilmiş demek.
Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’i seçmiş. Peygamber Efendimiz’i sevmiş; habîbullah eylemiş.
Demek ki güzeller güzeli! Hem yüzü güzel, hem adı güzel, hem işi güzel, hem görevini yapışı güzel.
Adı güzel kendi güzel Muhammed
Âlemlere rahmet; Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem.
Mübarek peygamberimiz âhir zaman peygamberi;
Men lâ nebiyye ba’dehû. Kendisinden sonra başka peygamber gelmeyecek olan o mübarek zât.”
O sâhibü’l-kevser. “Kevser Havzı’nın sahibi.” O men bi-yedihî livâu’l-hamd. “Mahşer günü Hamd sancağı elinde olan o mübarek Peygamber-i Zîşân. O nebiyyü’r-rahme şefî’ü’l-ümme. “Ümmetin şefaatçisi, rahmet peygamberi Muhammed-i Mustafâ…”
Rebiülevvel ayının onikinci gününde doğdu.
Cihanın en güzel gülü açmış, en güzel çiçeği açılmış. Cihan bostanında Peygamber-i Zîşân’ımız dünyaya gelmiş. Ne kadar mühim, ne kadar güzel bir olay! Ne kadar heyecanlandırıcı bir olay!..
Bazıları yanlışlıkla Mevlüd diyorlar; “ü” ile söylüyorlar Mevlüd değil, Mevlid, “i” ile.
Neden?
Çünkü mevlüd çocuk demek; doğmuş çocuğa mevlüd derler.
İkisi birbirine yakın ama farklı kelimeler.
Mevlid Kandili. Mevlid, doğma zamanı demek. Peygamber Efendimiz’in doğma zamanı veyahut ism-i zaman aynı zamanda masdar-ı mîmî olup velâded mânasına, doğuş, Peygamber Efendimiz’in doğuşu mânasına gelir.
Peygamber Efendimiz’in mevlidi yani doğuşu çok mühim bir olay, Bunu bütün müslümanlar heyecanla karşılamışlardır. Onun üzerinde artık kalemlerin yetmediği yerlerde, düzyazının, nesrin yetmediği yerde şiirler yazmışlardır. Mevlid manzumeleri yazmışlardır. Heyecanlarını, duygularını o güzel manzumelerle, şiirlerle ifade etmişlerdir.
Başta Süleyman Çelebi’yi herkes hatırlıyor. Bursalı mübarek Süleyman Çelebi hazretleri. Allah şefaatine erdirsin. Cennet-mekân o mübarek zât ne kadar güzel mevlid manzumesi yazmış?! Manzumesinin özel ismi de var. Onun mevlidinin adı;
Vesîletü’n-necât. “Necat, kurtuluş vesilesi, kurtuluşa sebep olan vesile.”
O kitabı yazdığı, o manzumeyi yazdığı için Allah onu sever, Peygamber Efendimiz ona şefaat eder de cehennemden kurtulur, necat bulur, onun necatının kurtuluşunun vesilesi olur diye o ismi vermiş. Allah onu kurtarsın. O vesile olsun, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Hepimiz o mübarek şair ve alim zâtı çok seviyoruz.
Daha yüzlerce kişi hep güzel duygularını anlatmak için Türk dilinde, Arap, Arnavut, Boşnak, Fars dilinde, Pakistan’ın Urduca’sında, Kafkas dillerinde daha başka nice nice dillerde -biliyorum, bazılarını gördüm- ne kadar güzel mevlid kitapları yazmışlar?! Allah hepsinden razı olsun.
Duygular, sözlerle dinleyenlere de aşılanır. İnsan Mevlid’i okurken gözlerinden yaşlar boşanıyor. Güzel hafızlar, âşık-ı sâdıklar Mevlid-i Şerîf’i tatlı sesleriyle bölüm bölüm, bahir bahir okudukları zaman insanlar kendisinden geçiyor, ılık ılık gözyaşlarını döküyor. Peygamber Efendimiz’in o doğumunu ve [faziletlerini] anıyorlar. Tekrarlamış, hatırlamış oluyorlar. Ne kadar güzel vesile! Hem kendilerinin Vesîletü’n-necâtı hem de dinleyenleri kurtardığı için onların da vesîletü’n-necâtı oluyorlar. Allah hepsinden razı olsun. “Hayra delalet eden hayrı yapmış gibi sevap kazanır.” Nur içinde yatsınlar. Mekânları cennet olsun, makamları âlâ olsun.
Hepimiz çok iyi biliyoruz, cümle cihan biliyor ki iman neyle tamam oluyor?
Kelimeteyn-i şehâdeteyn ile tamam oluyor.
اشهد ان لا اله الا الله واشهد ان محمدا عبده ورسوله
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh demekle. Ve -bu yetmiyor- artı ilave;
Ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû demekle tamam oluyor.
Peki bir insan;
اشهد ان لا اله الا الله محمد رسول الله
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh derse sonra Muhammeden Resûlullah demezse yani Peygamber Efendimiz’in peygamberliğini kabul etmezse ne olur?
Mü’min olmaz.
Neden?
Onu Allah göndermiş. Hz. Musa’yı gönderen, Hz. İsa’yı gönderen daha adlarını bilmediğimiz nice binlerce mübarek zâtı, peygamberi, enbiyâ ve mürselîni gönderen Allahu Teâlâ hazretleri âhir zaman peygamberi olarak Muhammed-i Mustafâ’sını; seçkin Muhammed’ini, Ahmed-i Mahmud u Muhammed-i Muhtâr-ı Mustafâ’sını göndermiş, ona da iman edecek!
O ilim deryası, o kenarsız umman, o Muhammed-i Mustafâ aleyhi’s-salâtü ve’s-selam bize neler öğretti?!..
Binlerce sayfalık hadis kitaplarını okuyun, bilmediğimiz neleri neleri öğrettiğini anlayın. Her şeyimizi ona borçluyuz. İlmimizi, irfanımızı, edebimizi, âdetimizi, örfümüzü, geleneğimizi, temizliğimizi, misafirperverliğimizi, güzel huyluluğumuzu, tatlı dilliliğimizi, sabrımızı, vefamızı, arkadaşlığımızı, dostluğumuzu her şeyimizi ona borçluyuz. Hepsini o öğretti. Onun o terbiyesine ermemiş insanların ne kadar gaddar, ne kadar hunhar, ne kadar cebbar, ne kadar cani, ne kadar azılı, azgın, sapkın insanlar olduğunu çevrenize bakarsanız hemen göreceksiniz. Farkı fark edersiniz.
Muhammed-i Mustafâ hazretlerinin rahle-i tedrîsinden geçmiş insanla o terbiyeyi görmemiş insan arasında dağlar kadar fark vardır. Taşla zümrüt, yakut, elmas arasındaki fark kadar; kaldırım taşıyla ötekisi arasındaki fark kadar; toprakla gökteki yıldız kadar fark vardır!
Onun için;
اشهد ان لا اله الا الله واشهد ان محمدا عبده ورسوله
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû diyecek.
İman Resûlullah’ı kabulle tamam oluyor. İrfan da onu sevmekle kemâle erer.
“Ben müslüman oldum!..”
Oldun ama...
Hiçbir şeyden haberi yok, hiçbir duygusu yok. Hiç heyecanı yok. Gözü yaşarmaz, İslâm için kalbi çarpmaz. Müslüman kardeşlerine acımaz, yardım elini uzatmaz, kesenin ağzını açmaz; hiçbir hayrı yok. İrfansız!
İrfan ne zaman tamamlanır?
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmekle tamamlanır! İman onunla bütünleşir, iman onunla tahakkuk eder, irfan onunla, onu sevmekle kemâline erer. Onun için hepimiz Resûlullah’ı sevmeli, “Onu nasıl seveceğiz?” diye düşünmeliyiz. Sevmenin yollarını aramalıyız, bulmaya çalışmalıyız, çarelerini sormalıyız. Eczacı aramalıyız; tabîb-i müslim-i hâzık aramalıyız. Derde deva aramalıyız, hastalığa şifa aramalıyız. İnsanın “Acep ben Resûlullah’ı nasıl severim, nasıl tanırım, nasıl görürüm? Nasıl rüyama gelir? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendim’in sevgisini, iltifatını nasıl kazanırım, onun şefaatine nasıl ererim?..” diye gece gündüz bunun derdini, tasasını çekip onu araması lazım. Çok önemli bir şey!
Bir; Resûlullah sevgisi, muhabbeti, kişinin Resûlullah’ı sevecek irfan derecesine yükselmesi. Peygamber Efendimiz de tabi kendisini seveni karşılıksız koymaz. Seviyorsa Resûlullah tarafından da seviliyor demektir. Sevemiyorsa da Resûlullah tarafından sevilmeme tehlikesi bahis konusudur. Ondan da korkmak lazım!
“Benim içimde Resûlullah’la ilgili bir heyecan uyanmıyor! Salât u selâm getiriyorum ama hiç… Başkalarına bir bakıyorum da nasıl ılık ılık gözyaşı döküyorlar, nasıl âh u enîn ediyorlar, nasıl seviyorlar?.. Birilerini duyuyorum da ne güzel rüyalar görmüş, anlatıyor. Ağzımın suyu akıyor, hayran oluyorum. Bende hiç öyle şeyler olmuyor…”
Sende o şeyler olmuyorsa onun sebebini araştırmak lazım. Çünkü kalp temiz olmayınca Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de teveccüh etmez. Kalp temizlenecek ki insanın gönlüne, kalbine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in muhabbeti gelsin. Onun için kendisinde bir kusur olduğundan… Ya bir günah işliyordur ya bir harama bulaşmıştır, kendisini temizlememiştir ondan oluyordur. Çok ağlayacak, yalvaracak, tazarru ve niyaz edecek de o durumdan kendisini kurtaracak. Hatasını anlamaya çalışmalı, kurtulmaya çalışmalı, affettirmesinin affedilmesinin yollarını bulmaya çalışmalı!
Allahu Teâlâ hazretleri nice nice böyle mübarek günlere sağlıkla, esenlikle, şenlikle, mutlulukla erişmenizi nasip etsin. Allahu Teâlâ hazretleri hepinizden razı olsun. İki cihanda aziz olun.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.
03.07.1998 -
Peygamber Efendimize Salat-u
03.07.1994 -
Dinimizi, Yolumuzu Dünyada
