07.07.1994 - Kendini Geliştirmek, Bizim Yolumuz, Kardeşlik

07.07.1994 - Kendini Geliştirmek, Bizim Yolumuz, Kardeşlik
El-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbağî li-celâli vechihiî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayrı halkıhî seyyidina Muhammedin ve alâ âlihî vesahbihî ve mentebiahu bi-ihsânin ecmaîn.
Amerika'ya da gitsek, Avustralya'ya da gitsek, Avrupa'ya da gitsek yabancı bir ülkede bir camide bir namaz kıldığımız zaman veya herhangi bir vesileyle bir müslümanla tanıştığımız zaman ahbaplığımız çarçabuk çok kuvvetli bir beraberliğe dönüşüyor. Çünkü Allah inneme'l-mü'minûne ihvetün diyerek bütün müslümanları kardeş eylemiş; bu güzel bir şey.
Bizim kardeşliğimiz ayrıca bir de tasavvuf yolundaki kardeşlik, birkaç bakımdan daha güzel. Çünkü tasavvuf yolu gerçekten güzel bir yol. Gerçekten takvâ yolu, Allah'ın rızasını kazanmaya giden bir yol. İnsanı Allah'ın rızasına, mârifetullaha, muhabbetullaha, rıdvanullaha götüren bir yol.
"Mârifetullah" diyoruz, "Allah'ı bilmek."
Muhabbetullah demek "Allah'ı sevmek."
"Rıdvanullah" diyoruz, "Allah'ın bizden hoşnut ve razı olması."
Bu yol bunlara götürüyor. O bakımdan yol çok güzel ve bu yoldaki kardeşlik de kardeşliklerin en hâlisi olduğu için fevkalade güzel.
Zaten tasavvuf yolları içinde bizim yolumuz; ilme bağlılığı ile ilim adamı yetiştirmesiyle, ilim yolunda yürümesiyle farklılaşmış olan bir yol. Bizim yolumuzun bariz vasfı; yöneticilerin, mürşitlerimizin, şeyhlerimizin, büyüklerimizin her birisinin birçok ilimde ihtisas sahibi olmasıdır. Hem din ilimlerinde hem de bunun dışında başka ilimlerde mütehassıs olmalarıdır. Bu, enteresan bir şeydir. Farz edelim ki bir mutasavvıfın aynı zamanda bir astronom olması, bir mutasavvıf şeyhin aynı zamanda bir fizikçi olması, bir mutasavvıf şeyhin aynı zamanda bir tabip olması enteresan bir şeydir. Elhamdülillah bizim yolumuz böyle gelmiş, böyle devam ediyor. İlimle beraberiz, ilimle içiçeyiz. Allah'a hamd u senâlar olsun, Allah bizi bu güzel nimetlerinden ayırmasın. Çünkü ilimden ayrıldığı zaman herkes zarar eder.
Bir milletin yükselmesi ilimle oluyor, teknolojinin gelişmesi ilimle oluyor. Ekonomi de ilimle derleniyor, toparlanıyor. İnsan ilim sayesinde o sahalardaki müşküllerini hallediyor. Demek ki her şeyin temeli ilim. Onun için büyüklerimiz demişler ki;
"Dünyayı isteyen ilme sarılsın çünkü dünyalık ilimle elde ediliyor. Âhireti isteyen de ilme sarılsın." Çünkü iyi kulluk da ancak ilimle olabiliyor. Kul iyi olmadığı zaman, alim olmadığı zaman, cahil olduğu zaman; kulluğunu güzel yapması, Allah'ın rızası yolunu doğru düzgün bulması Allah'ın rızası yolunda yürümesi mümkün olmuyor. Bir yerde falso yapıyor, hata ediyor, cahillik ediyor, gafillik ediyor, bilmeden Allah'ın rızasına aykırı işler yapıyor. O bakımdan ilim; hem dinin hem dünyanın güzel olması için en başta gelen varlığımız.
Allah bizi ilim yolundan, alimlikten ayırmasın; cahilliğe düşürmesin.
Onun için İslâm'da İslâm'dan önceki devreye, enteresandır "cahiliye devri" deniliyor. İlimsiz olduğu için o isim verilmiş; "cahiliye devri" deniliyor. İslâm'ın gelmesinden sonraki devre de "Asrı Saadet" diyoruz. "Mutluluk Asrı."
Neden mutluluk asrıdır?
Çünkü İslâm insana iki cihanın saadetini birden veriyor. İslâm'ın prensipleri hem dünyanın hem de âhiretin saadetini sağlıyor.
İslâm'ın bu ana yapısını bildiğimiz için biz de sizlerin mutluluğuna büyük önem veriyoruz. Aile mutluluğunuz da bizim için son derece önemli. Geçiminiz; karı koca arasında ki geçim, uyum, anlayış, sevgi, saygı, bağlılık bizce fevkalade önemli ve biz bunu sağlamak için geliştirmek için elimizden her ne gelirse yapmaya hazırız; yapıyoruz. Yapılması için ,elimizden geleni de ardımıza koymuyoruz.. Biz bir taraftan erkekleri eğitmek istiyorsak onları bir yere toplayıp;
"Hanımlar evde dursun; biz onlara bir kurs tertipleyelim, meslek içinde gelişmeleri sağlansın." gibi mantıkla hareket etmiyoruz.
Hanımlarınızla, çocuklarınızla beraberce gelin. Hanımlar bir eğitim görsünler, beyler bizim istediğimiz meslek eğitimini görsünler, çocuklar da bir eğitim görsün; hepsi rahatlasın." diyoruz.
Hanımları da biraz yemek yapmaktan, ev işleri altında bocalamaktan, "çocuğa bakacağız" diye sıkılmaktan, perdeleri kapatıp bir odanın içinde hapis kalmaktan kurtarmak istiyoruz. Çünkü Allah, hanımları beylere bir emanet olarak vermiştir. Onların her şeyi beylerinden sorulur. Dindarlıkları da âhiretleri de beylerinden sorulur. Onların dindarlıklarına ve âhiretlerinin kazanılmasına dair tedbirleri almak beylerin vazifesidir.
"Eve ekmek getirmek, yiyecek içecek getirmek, kirasını ödemek kadar veya bir ev almak kadar bunlar da önemlidir." diyoruz.
Allah sizleri eşinizle çoluk çocuğunuzla ömrünüz boyunca bahtiyar eylesin. Hepinize mutluluklar dileriz. Evlatlarınız hayırlı evlatlar, salih evlatlar olsunlar; İslâm'a faydalı olsunlar.
Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye dünya üzerinde en kuvvetli devlet iken, bir emriyle kralları dize getirirken, hapistekileri hapisten çıkarırken, uzaktakilere bir direktif vererek kötülükleri engellerken, Akdeniz bir Türk denizi durumundayken, Doğu Akdeniz'de düşman gemileri gezemezken, Karadeniz'in etrafı tamamen Türklerle, müslümanlarla meskun iken; Batı Akdeniz'de Barbarosların dolaştığı zamanlardan şimdi bir acı hale gelmiş durumdayız. Belki çizginin en aşağı noktası, belki grafiğin en aşağı noktası, 30-40 yıl geride kalmıştır. Şimdi grafik çizgisi yukarı doğru çıkıyor. Allah'ın lütfuyla, yardımıyla daha iyi duruma doğru gitmeye başlamışız ama kâfi değil. Bizdeki gelişmeyi gördükçe düşman bize olan baskısını, hışmını [ve hainliğini arttırıyor.]
Türkiye gelişiyor mu? Türkiye'nin nüfusu bir patlama mı göstermiş?
Türkiye sanayileşmeyi yakalamış mı?
Türkiye'nin hazinesi döviz mi dolmuş?
Karşı tarafı çıldırtıyor. Bunların hepsinin birer ikişer onların elinden alınması için [her türlü hainliği, melaneti, şeytanlığı yapmaya başlıyorlar] Misal; nüfusu durdurmaya çalışıyorlar. Çünkü nüfus da bir kuvvettir. Ekonomi çok büyük bir kuvvettir; parayla her şey yapılabiliyor. Ekonomiyi perişan etmeye çalışıyorlar. Anarşistlerden birisi yakalanmış, sorgu sual esnasında demiş ki;
"Birileri bize dediler ki; ‘Siz Türk ordusunu yenemezsiniz. An'aneli bir güçtür; silah zoruyla yenemezsiniz. Sizin işinizi kolaylaştırmak için yapılacak şey Türkiye'nin ekonomisini çökertmektir. Türkiye öyle zayıflamalı, öyle parasız pulsuz kalmalı ki sizinle uğraşamasın.'"
Eskiden beri bu böyle olmuştur. Batılı Osmanlı'yı çökertmek için çarpışırken çalışırken haçlı seferleriyle sonuç elde edememiş, yapılan her savaşta gerilemiş. Belgrat'a kadar çekilmiş, Viyana'ya kadar savunma hattını geriye almış.
Ama ne yapıyor?
Osmanlı ticaret gemilerini vurmak için Rodos'ta üst kuruyor.
Ticareti vuracak da ne olacak?
"Ticareti vurduğu zaman hazine zayıflayacak, ekonomi alt üst olacak, iktisadî durum bozulacak." diye düşünmüşler.Bizim aklımıza gelmez; biz bonkör bir milletiz, paraya pula pek aldırmayız. Kesemizi açtık mı arkadaşımız için canımızı vermekten çok daha kolay paramızı veririz. Hayrı hasenâtı da severiz. Maddiyat, para dinî bakımdan da bizim için önemli değildir. "Paranın gözü kör olsun." deriz, paraya beddua ederiz. Kazanılması harcanılması insanları kötü yola sevk ettiği için paraya karşı bir sevgimiz yoktur; düşmanlığımız vardır.
Rabia-ı Adeviyye'yi hatırlıyorum; iki elini sıkmış, koşarak gidiyormuş. Dindar bir kadın; zahid, mutasavvıf. Hasan-ı Basri şaşırmış; takılırmış ona rahmetullahi aleyh;
"Ey cennet hatunu! Böyle yumruklarını sıkmış nereye gidiyorsun?" demiş.
"Ey Hasan-ı Basri! Elime iki dinar para geçti; birisini bir elime, birisini diğer elime aldım, yan yana getirmiyorum. Çünkü bu mel'unlar ikisi bir araya geldi mi fitne hazırlar. Hemen gidip bir fakire vereceğim." demiş.
Para yan yana geldi mi insanda para sevgisi uyandırıyor, hırs uyandırıyor, keyif zevk uyandırıyor.
Eski güç sahiplerinden hükümdarlardan birisi çok güzel bir köşk yaptırmış. Dayatmış döşetmiş; bahçesi ve balkonu ile süslemiş. Ondan sonra bir fukarâ mutasavvıfı, bir hoca efendi yanına almış konağı gezdirmiş.
"Üstadım, şeyhim! nasıl buldun? Konak güzel mi?" diye sormuş. O da;
"Bu dünyada böyle bir köşk yapacağına kendine âhirette bir köşk yapsaydın. Bu dünyada köşk yapmışsın, bunun hesabı var. Allah sana bunun hesabını soracak. Paralarını; hesabını veremeyeceğin, makbul olmayan bir yere sarf etmişsin." diye azarlamış.
Bizim mantığımız budur. Biz paraya pek aldırmayız, zengin olmaya da hırsızımız yoktur. Gösterişe de kulak asmayız. Cömertlik de makbul olduğundan kesemizin ağzını açarız, paramızı etrafa saçarız. Bu işi severek yaparız.
Ama dinî hizmetler de parayla oluyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de bir yerlerden para bularak hizmetleri götürmüş. Kendisi de bir şeylerini rehin vererek, borç alarak bazı şeyler yapmış. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'in serveti, İslâm'ın yayılmasında büyük fayda sağlamış. Osman-ı Zinnureyn Efendimiz'in büyük zenginliği ve büyük ikramları Peygamber Efendimiz'in dualarını kazanmasına vesile olmuş. Bunları biliyoruz. Para her yerde para; her yerde iş görüyor, kapıları açıyor. Zengin arabasını dağdan aşırıyor, fakir düz yolda yolunu şaşırıyor. Bu böyle.
Onun için paranın İslâm yolunda kullanılması lazım. Para lazım, bir; paranın İslâm yolunda kullanılması lazım, iki. Olmayan şeyin de kullanılması mümkün değil. Erlerin, bahadırların, askerlerin teçhizi lazım. Ok lazım, para; zırh lazım, para; binek lazım, para; kılıç lazım, para; deveye yiyecek lazım, para. Her şey parayla alınıyor veriliyor. O bakımdan varlığa kul olmamakla beraber ekonominin, paranın, servetin kıymetini bilmemiz lazım. Serveti Allah yoluna sarf ederek Allah'ın rızasını kazanmamız lazım. Onun için büyüklerimiz demişlerdir ki;
"İnsanın gönlü bir gemi gibidir. Servet, para pul, mevki makam ve dünyadaki her şey de deniz gibidir. İnsanın gönlü bu denizin üstünde gezebilir. Bir müslüman mevki sahibi olabilir, para sahibi olabilir; gönlü derya gibi imkânların içinde yüzebilir. Ama geminin içine su girmemesi lazım. Gönlünün içine dünyalık sevgisi girmemesi lazım."
Geminin içine su girdi mi gemi batar.
Gemi nerede batar?
Dünyalıkta batar. Onun için büyüklerimiz demişler ki;
ed-Dünyâ bahrun amîkun kesîrun mine'n-nâsi yu'raku fîhâ. "Dünya engin bir okyanustur, ummandır. İnsanların çoğu burada su üstünde duramamışlardır, batmışlardır, istenmeyen bir duruma düşmüşlerdir, dünyalığa gark olmuşlardır."
Alışları verişleri, yatışları kalkışları, konuşmaları, faaliyetleri, sevgileri kızgınlıkları dünyalıkla; dünyalık temeli üstüne kurulmuştur. Tabi bunların hepsi insanı bir başka zarara, bir başka günaha götürücü şeyler. Onun için müslümanın gönlüne dünyalık girmeyecek. Dünyalığın müslüman nazarında bir kıymeti yok. Dünyalık sadece bir alettir, bir imkândır, bir vasıtadır, bir araçtır. Biz bu aracı iyi kullanmakla vazifeliyiz. Silah bir araçtır, düşmana karşı kullanırsan ülkenin savunması oluyor. Kalırsan gazi oluyorsun, ölürsen şehit oluyorsun. Aynı silahı ülkenin içinde bir müslümana karşı kullandığın zaman;
Ve men katele mü'minen müteammiden fe-cezâühû cehennemu hâliden fîhâ. "Kim bir müslümanı kasten, bilerek, ‘öldüreyim' diye düşünerek öldürürse -hani elinden kaza çıkmış, kalas devrilmiş vesaire o ayrı- bilerek öldürürse cezası ebedî olarak cehennemde kalmaktır."
Can bu kadar kıymetlidir.
Muhterem kardeşlerim!
İşte bizim zihin yapımız bu. Tabi bu zihin yapısından bizim kaymamamız lazım. Dünyalık gönlümüze girmemeli ama elimizden de çıkmamalı.
Allahu Teâlâ hazretleri sizi müeddeb kullarından eylesin, evliyâ kullarından eylesin. Sevdiklerinizle beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
Gününüz hayırlı olsun, ömrünüz bereketli olsun. Allah işlerinizi rast getirsin. Kesenize bereket versin. Hânenize saadet yağdırsın. Cennetiyle cemaliyle cümlenizi müşerref eylesin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh.
07.07.1994 -
Bizim Yolumuz
07.06.1996 -
Züht Tembellik Değildir,
