27.12.1996 - Ramazana Az Kaldı, Oruç Tutmanın Faziletleri

27.12.1996 - Ramazana Az Kaldı, Oruç Tutmanın Faziletleri
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili ve değerli Akra dinleyicileri.
Artık Ramazan'a az kaldı. O münasebetle size oruçla ilgili bir hadîs-i şerîfi okuyarak sohbetime başlamak istiyorum.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuşlar:
İnne li-külli şey'in bâben ve bâbu'l-ibâdeti siyâmu. "Her şeyin bir kapısı vardır." Evin, bahçenin, dükkânın kapısı vardır, bir giriş yeri vardır."
Kabrin de kapısı ayak tarafı imiş. Yani bir kabri ziyaret ettiği zaman insan, mevtânın ayak ucu tarafından doğru bakarsa, o tarafta durursa, o zaman sanki kapısından onu ziyaret ediyor gibi olur.
"Her şeyin bir kapısı vardır." diyor Efendimiz. "İbadetin kapısı da oruçtur."
Orucun kendisi ibadettir ve insanın âbid, zahid olmasının yolunun başlangıcı da yine oruçtur. Yani oruç tutarak başlar.
Oruçta ne oluyor?
İnsan meşru arzularını yani Allah'ın helal kıldığı -haram değil- normal arzularını Allah rızası için dizginliyor, frenliyor, yapmıyor, yemiyor, içmiyor vesaire. Nefsinin arzularını tutuyor. Buna "oruç" diyoruz. Bir zamana kadar tutuyor. Fecirden, imsak zamanından, akşam güneş batıncaya kadar yemiyor, içmiyor, cinsî münasebet evli insanlar için olmuyor, derken akşam olunca iftar vakti geliyor, orucunu açıyor.
Bu bir nedir?
Eğitimdir.
Ne yapmış oluyor insan?
Kendisinin çok tabiî, doğal, her canlıda olan şiddetli arzularını, frenlemesinin idmanını yapmış oluyor. Mesela tavuk da, kuş da, koyun da, kuzu da yemek ister; balık da, evde akvaryumda balığınız varsa onun da yemlenmesi lazım. Her insanın, her canlının, her yaşayanın gıdası var. Bu gıdanın alınması, onun hakkı. O gıdayı almak için çalışıyor, çabalıyor ve acıktığı, gıdaya ihtiyacı olduğu zaman içinden bir his duyuyor, acıkıyor, yutkunmaya başlıyor, yiyecek şey aranmaya başlıyor. Parası varsa gidiyor, alıyor; yoksa "Karnımı nasıl doyurabilirim?" diye çaresine bakıyor. Karnında ağrılar başlıyor, iştahası kabarıyor. Evet, bu kuvvetli bir arzu. İşte bu kuvvetli arzuyu tutması bir idmandı. Avrupalılar'ın tabiriyle 'egzersiz'dir, bir çalışmadır, bir alıştırmadır. İnsan, kendi kendisini alıştırıyor. Çok kuvvetli, çok haklı, yerinde bir arzu. Vücudun da gıdaya ihtiyacı var; içeriden ses geldi, işaret geldi, duygu geldi, yemek yemesi lazım ama tutuyor.
Ne kadar tutuyor?
Kahvaltı etmiyor, öğle yemeği yemiyor, ikindi çayı içmiyor, akşama kadar, benzi sararıncaya kadar, yutkunup ağzı kuruyuncaya kadar, gözleri baygınlaşıncaya kadar... Tabii yaz günlerinde oruç zor. Kahvaltı yemiyor, yemek yemiyor, ikindide bir şeyler atıştırmıyor. Oruçlu değilken, arada susadığı zaman veya acıktığı zaman bir şeyler atıştırırdı, tutuyor kendisini. İşte bu bir alıştırmadır.
Neye alışıyor insan?
Nefsinin arzularını frenlemeye, dizginlemeye, tutmaya alıştırıyor.
Niçin lazım bu alıştırma? Bu çalışma niçin yapılıyor?
Çünkü;
İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sû'i illâ mâ rahime rabbî. [1]
İnsanın içindeki nefsi yani egosu -Batı dillerinden kelime- insanın içindeki beni, iç varlığı bir şeyler ister. İstek insanın içinde doğar, istiyor. Yemek, içmek, yatmak uyumak ister; canı sıkılır, eğlenmek ister; büyür, evlenmek ister... Yani istekler çoktur. Nefsin yani insanın içinin, beninin arzularının isteklerine hevâ-yı nefs derler, yani nefsin hevası, istekleri. Veyahut şehevât-ı nefsâniyye, insanın nefsinin şiddetli şehvetleri demek. Şehvet, "şiddetli arzu" demek. Mesela "iştaha" diyoruz, o da yemeğe karşı şehvet demek.
İnsanın nefsi normal yaratılışı itibariyle,
İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sû', kötülükleri ister. Kanun tanımaz. Kanun, ahlâk, nizam, örf, töre, din, iman "şunu yapmayın" dese bile nefis onu tanımaz, yapmak ister. Yani kötülük de olsa, ayıp da olsa, günah da olsa yapmak ister. Nefis kötülüğü emreder ama günahın işlenmemesi lazım. Toplumun aleyhine olan şeyin yapılmaması lazım. Konunun komşunun, toplumdaki insanların aleyhine olan şeylerin yapılmaması lazım. Komşuya zarar vermemek lazım. Yanındaki hayat arkadaşına, çoluk çocuğuna zarar vermemek lazım. Demek ki nefis istiyor ama akıl, mantık, din, iman, adalet onun yapılmamasını gerektiriyor.
O halde insan ne yapacak?
İsteğini frenleyebilecek, dizginleyebilecek. Nefsini tutabilecek. İstediği halde bir şeyi yapmayabilecek. Ama kolay değil işte, yapıverir. Komşunun elmalarını kırmızı kırmızı dalında görünce çocuk, dayanamaz, koparıverir. Anasından, babasından "Görse benim bacaklarımı kırar, döver beni, azarlar." diye korkar ama gider, koparır.
Neden?
Canı o elmayı koparmak istedi. Mahallenin çocukları, ağaçlara tırmanırlar. Ev sahibinin izni olmadığı halde bahçeye atlarlar, koparırlar.
Bu nedir?
Bir çeşit hırsızlık. Küçük, mâsum bir hırsızlık. Mâsum değil ama, çocuk mâsum olduğundan işte aklı ermiyor... Ama ileride bunu devam ettirirse bu bayağı bir hırsızlık olur; mahkemede, hapiste biter, hayatı mahvolur.
O halde ne yapmak lazım?
Küçükten alıştırmak lazım.
"Anneciğim canım çok istiyor yemeği."
"İstesen de bazı şeyleri istemene rağmen almamaya alışmalısın, tutmaya alışmalısın." diyoruz. Çocukları öyle yetiştiriyoruz.
"Bak oraya el uzatma, senin olmayan şeyi alma. Kardeşinin önündeki şeyi alma. Başkasının oyuncağını alma..."
Mesela birisinin evine misafirliğe gidiyorsunuz, geliyorsunuz, bakıyorsunuz, çocuğun elinde bir oyuncak;
"A, ne bu oyuncak evladım?"
"Ee, işte bilmem, orada gördüm, aldım."
Çocuk tabii oyuncağı seviyor, otomobili veya bir şeyi annesinin babasının haberi yokken alıyor. Hemen annesi alıyor, götürüyor;
"Bizim çocuğun cebinde kalmış, sizin çocuğun oyuncağı."
"A, kalsaydı, ziyanı yok..."
Olmaz, ziyanı var. O çocuğun onu almaması lazım, tutması lazım.
Çocuklarda bu böyle olduğu gibi büyüklerde de büyük çapta böyledir. Büyük insanlar da büyük isteklerde bulunurlar. Yani küçük oyuncak isteğinde değil ama büyük isteklerde bulunurlar. O büyük isteklerin de dizginlenmesi lazım.
İşte kâmil, olgun insan olmak, arzularına hâkim olmakla kâimdir. Yani arzularına hâkim olabilen, aklını, mantığını kullanabilen, nefsine kapılmayan, rüzgârda sürüklenmeyen, gelen geçen esintilere göre yönünü değiştirmeyen insan makbuldür. Böyle olması lazım. İnsanın iradesinin, çelik gibi olması lazım. Bu da bir terbiye işidir. Terbiyenin bir adımı "Bu iyidir, bu iyi değildir." diye iyiyi, kötüyü öğretmektir. Ama öğretmek yetmez, bir de uygulatmak lazım. Çocuğa öğreteceksin, uygulatacaksın. Öğrenciye öğreteceksin, uygulatacaksın. Kendin öğreneceksin, uygulayacaksın.
İşte nefsini tutmayı uygulamak da oruçla olur. Oruç onun için çok kıymetli bir ibadettir.
Allahu Teâlâ hazretleri diyor ki;
"Oruç benim içindir, orucun mükâfatını ben vereceğim."
Çünkü Oruç, Allah rızâsı için tutulur. Orucun gerçekten tutulup tutulmadığını da ancak Allah bilir. Onun için orucun mükâfatı çoktur. İnsan oruç tutarak nefsini yenmeyi, arzularını dizginlemeyi öğrendi mi, artık iyi insan olmanın yolu açılır. Yani işin kapısı budur. Artık faziletin sahasına girmiştir. O fazilet yolunda ilerledikçe olgun bir insan olur, herkesin sevdiği, saydığı bir insan olur. Hakikaten pırlanta gibi bir insan olur. Kaymak gibi, lokum gibi olur. Artık neyi severseniz o kelimeyi kulanın... Çok iyi bir insan olur, evliyâ olur, Allah'ın sevgili kulu olur. Hem kulların sevdiği hem Allah'ın sevdiği bir kul olur.
İşte bunun yolu neymiş?
Bu bir bahçeyse, bu bir ayrı âlemse, buraya bir kapıdan girilecekse, bu ibadetin kapısı oruçtur. Onun için Elhamdülillah oruç ayı, Ramazan ayı, ümmetin ayı geliyor. Allah o aya bizi sıhhat, afiyetle eriştirsin. Çünkü Peygamber Efendimiz Receb ayından, "Yâ Rabbi, bize Receb ayını, Şaban ayını mübârek eyle; Ramazan'a ulaştır." diye, dua etmeye başlardı.Bir buçuk ay önceden yani...
Allahümme bârik lenâ fî recebe ve şa'bân ve belliğnâ ramadân diye dua ederdi.
Ramazan çok güzel bir ay, Peygamber Efendimiz'in çok sevdiği bir ay. Onun için Elhamdülillah biz de sevinçliyiz, biz de seviyoruz, Ramazan'ı özlüyoruz, "On bir ayın sultanı gelse." diye gözlüyoruz. İşte bu konuda pek çok hadîs-i şerîf var. Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfi geldi ,Ramazan'a hazırlık bâbında...
Tabii eskiden İslâm toplumları, Ramazan'a hazırlıkta bulunurlarmış. Zenginler zekâtlarını bu ayda verirlermiş ki fakir fukarâ, yoksul insanlar, evine yiyeceğini içeceğini alsın da Ramazan'a hazırlansın diye, onların Ramazan'ı karşılamaları kolaylaşsın diye tedbir alırlarmış. Toplumda bir Ramazan hazırlığı önceden başlar imiş.
İbadet çok çeşitlidir. Hatta insanın yaşamında her ânı ibadet olabilir;
Allahu Teâlâ hazretleri Şaban ayınızı da mübârek etsin. Sıhhat ve afiyet, şeref ve devlet ve saadetle Ramazan'a ulaştırsın. Allahu Teâlâ hazretlerinin lütuflarını sizlere ve sevdiklerinize dilerim.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...
27.12.1996 -
Şaban Ayı, Oruç,
27.12.1996 -
Allah Rızası, Sevgisi,
