04.06.1995 - İslamın Genişlemesi

04.06.1995 - İslamın Genişlemesi
Elhamdülillâhi Rabbi'l âlemîn. Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihi ve men tebiahü bi ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba'd .
İnna'llâhe azze ve celle. "Çok aziz ve çok yüce, celîl olan Allahu Teâlâ hazretleri." İstakbelebî. "Beni yöneltti, döndürdü, yönümü çevirdi."
Buradaki "be" harf-i cerri istakbele fiilinin mânasını müteaddî yapmak içindir. İstakbele, "yönelmek" demek. İstikbâl-i kıble; "kıbleye yönelmek, yönünü o tarafa dönmek" demek.
Aslında kubûl, "insanın önü" demek. İstakbele, "önünü bir yere çevirmek" mânasına geliyor. Bi de müteaddî yapıyor, transit yapıyor, geçişli yapıyor; "Beni döndürdü."
"Çok azîz ve çok celîl Allahu Teâlâ hazretleri, benim yönümü döndürdü."
Nereye?
Eş-Şâm. "Şam tarafına döndürdü."
O zaman Şam, bir şehir adı değildi, bir bölge adıydı.
Şam bölgesi neresidir?
Filistin'den Irak'a kadar, Suudi Arabistan'ın Kuzey'ine rastlayan kuşağa, bölgeye, -İçinde Ürdün var, Suriye var, Irak var, belki İran'ın bir kısmı var. - Irak-ı Acem denilen o mıntıkaya "Şam" derlerdi.
Diyâr-ı Şam, "Şam diyarı."
Kelime mânası; "solda kalan bölgeler" demek.
Bu mana nereden geliyor?
Niye o tarafa "Diyâr-ı Şam" demişler? "Solda kalan beldeler, yurtlar" demişler?
Araplar, yönleri düşünürken yönünü güneşin doğduğu tarafa dönen bir insan düşünüyorlar, güneşi esas alıyorlar. Güneşin doğduğu taraf esas. Yönünü Doğu'ya döndüğü zaman, sol taraf, sol, Kuzey.
Suudi Arabistan'ın topraklarını düşünün, Arap yarımadasını düşünün; onun Kuzey'i. Bütün o Kuzey bölgesi, Şam.
Biz şimdi Şam kelimesini nasıl kullanıyoruz?
"Suriye'nin baş şehri Şam" diyoruz, halbuki Suriye'nin baş şehrinin adı Dımaşk, Arapçası Dımaşk Almancası Fransızcası işte batı dillerinde Damaskus diyorlar; yine aynı kökten.
Biz Dımaşk kelimesini bilmiyoruz. Dımaşk kelimesini tarihte dedelerimiz kullanmış ama biz bilmiyoruz.
Suriye'nin baş şehri neresi?
"Şam" diyoruz. "Şam" bölgenin adı. Şehrin adı Dımaşk aslında, bunu böyle bilin.
Neden?
Çünkü hadîs-i şerîfte diyor ki;
"Allah benim yönümü Şam tarafına döndürdü."
Nereye döndürmüş?
Kuzey'e döndürmüş, Hicaz'ın Kuzey mıntıkasına.
Ve vellâ zahrî yemen. "Sırtımı da Yemen'e çevirdi."
Yemen kelimesi de, "yemin" kelimesinden geliyor. Yemin, Arapça'da "sağ" demek. Bu taraf "sol" demek, yemin de "sağ" demek. Tabi insan Doğu'ya dönünce sağ tarafı yemen olur.
Cenup tarafı, aşağısı "yemen" olur. Mantıkları böyle. Yönleri isimlendirmesi böyle olmuş.
"Sırtımı Yemen'e döndürdü, yönümü Şam'a döndürdü. Allah, benim yüzümü Kuzey'e çevirdi, arkamı da Güney'e döndürdü."
Kâle lî yâ Muhammed. "Ve Rabbim, Allahu Teâlâ hazretleri bana buyurdu ki; 'Ey Muhammed! Ey benim peygamberim! Peygamber-i Zîşânım, Habîbim, Habîb-i Edîbim, yâ Muhammed!'" İnni cealtü leke mâ tücâheke ganîmete ve rızkâ. "Ben azîmüşşân, senin yüzünü döndürdüğüm tarafı, sana ganimet ve rızık olarak nasip ettim. Ganimet ve rızık kıldım.
Resûlullah'ın ganimetleri ve kazançları Kuzey'de olacak.
Ve mâ halfe zahrike. "Arka tarafını da, Yemen tarafını da." Mededen. "Sana takviye ve imdat, seni güçlendirme yeri yaptım."
Demek ki Yemen tarafından güç kazanacak; Kuzey tarafını Allah, Resûlullah'a verecek, Resûlullah'ın ganimeti olacak, mü'minlerin rızkı orada olacak; öyle olmuştur, Peygamber Efendimiz'in buyurduğu gibi olmuştur.
İslâm daha Peygamber Efendimiz'in zamanında, hemen Tebük'e kadar, Kuzey'e kadar çıktı. Ondan sonra da Hz. Ömer zamanında Kudüs-ü Şerîf fetholundu.
Allah ikinci bir Ömer nasip etsin de Kudüs'ü tekrar fethedelim.
Biliyorsunuz bir kere daha düşmanların eline düşmüştü de Selahaddin-i Eyyûbî kurtarmıştı. Bir de Selahattin olsun, "Selahattin Ömer" olsun inşaallah, Kudüs'ü kurtarsın, müslümanlara tekrar bağışlasın.
Adamlar –yahudiler- Kudüs'ü aldılar. Nasıl bölmüşler biliyor musunuz?
Bir tarafını Ermenilere vermişler, bir tarafını Hristiyanlara vermişler.
Bir tarafını kendileri almışlar. Ne yapıyorlar?
Bütün İslâm düşmanlarına pay veriyorlar ki müslümanlar oraya saldırdığı zaman, hepsi karşı çıksın. Planları, programları öyle. Elin Ermenisinin orada hiç hakkı yokken onu oraya yerleştiriyor. Müslümanları da surun dışına atmışlar; ikide birde de çeşitli gazetelerde olayları okuyorsunuz.
Amerika'nın, Avrupa'nın, Hristiyanların desteğiyle, koalisyonlarıyla büyük haksızlıklar, çok büyük zulümler yapılıyor. Bu konuda müslümanlara karşı birlikleri var, koalisyonları var.
Müslümanlar utansın! Müslümanlar hak yoldayken, birbirleriyle birlik içinde değiller de, Hristiyanlar kendi mezheplerindeki insanların dışındakileri bile kesmişken; katolikler, protestanların evlerinin kapısının üzerine tebeşirle işaret yapıp, boyayla boyayıp, bir gecede baskın yapıp katletmişken, birbirlerini öldürmüşken, bugün yirminci yüzyılda bazı devletlerin anayasasında, Hristiyanların filanca mezhebi buraya giremez diye hüküm var.
Demokrasi filan hepsi hikâye, hepsi laf. Birbirleriyle mezhep kavgaları varken, birbirlerini yerken birleşiyorlar.
İki yüz küsur Hristiyan’ın parça parça mezhebi, vesairesi varken, haçlı orduları Yahudileri kesmişken, asmışken... Avrupa'da teşekkül edip Anadolu'ya doğru gelirken, Tuna boylarında Yahudileri kese kese geldiler. Düşmandı.
İspanya'dan Yahudileri çıkardılar, attılar, kestiler. Türkiye'ye geldiler. Osmanlılar; "yazık, mazlum" diye acıdılar onları barındırdılar. Yahudileri keserken, Yahudilere "Hz. İsa'nın düşmanı" diye baktıkları halde, birbirleriyle mücadele ederken, "Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık, Evangelistlik, Moneteryan" gibi bir sürü mezheplere ayrılmışken, onlar birleşiyorlar da Allah'ın varlığına, birliğine gönül vermiş, Allah'a söz vermiş, Allah'a teslim olmuş; "Ben sana teslimim Yâ Rabbi, emrindeyim!" diye Müslüman olmuş, -Müslüman olmak demek teslim olmak demek- teslim olmuş kimseler birbirleriyle birleşmiyor.
Irak da birleşmiyor, Suriye de birleşmiyor, Suud da birleşmiyor, Mısır da birleşmiyor. Komşu ülkeler birleşmiyor; Libya Mısır'la düşman, Tunus'a düşman, Cezayir Fas'la düşman.
"Birlik beraberlik duygusuna alışmasınlar." diye Ramazan'a bile kasten aynı günde başlamıyorlar. Birisi bir gün başlarsa ötekisi politika olarak illa başka günde başlıyor; öyle duydum, öyle yapıyorlarmış.
Mısır, Sudan'a düşman, Sudan'ın içindeki kabileler isyan halinde, iç mücadelenin içinde.
İşte Somali perişan, diktatörler çıkmış halkı eziyor, geliştirmemiş, çalıştırmamış. Arnavutluk'un başına hoca soyadlı "Enver Hoca" diye bir komünist geçmiş, Arnavutluk'u en geri ülke olarak tutmuş. Halbuki Arnavutluk'un yüzde doksan dokuzu Müslümandı. Şimdi Müslümanların nispeti yüzde yirmi beş, yüzde otuz azalmış, Hristiyan çoğalmış.
Müslüman ülkelerin başına bir kukla diktatör geçir, Müslüman ülkeleri ileri götürme! Hıristiyanlar ilerlesinler, yükselsinler, modernleşsinler, Müslümanlar geri kalsınlar. Dünyanın her yerinde politika bu...
Somali perişan, aç. Sudan perişan, Cezayir perişan. Fas, Moritanya; işte dünyanın neresi varsa, orada Müslümanlar perişan.
Allah müslümanlara akıl versin. Akıl fikir versin, vicdan versin, insaf versin, uyanıklık versin, birlik versin, dirlik versin.
Evet, ne buyurdu Peygamber Efendimiz sallahu aleyhi ve sellem.
Lâ yezâlü'l-İslâmü yezîdü ve yenkusu'ş-şirkü ve ehlühû.
Buyurdu ki;
"Müslümanlık artacak artacak artacak, çoğalacak. Müslümanlık çoğalmaya devam edecek. Şirk ve müşrikler, şirkin ehli olan müşrikler, gittikçe azalacak. İslâm gelişecek, şirk gittikçe gerileyecek."
Peygamber Efendimiz böyle dedi.
Hattâ tesîre'l-mer'etâni lâ tahşeyâni illâ havrâ. "İslâm diyarlarında Müslümanlar o kadar huzura erecekler ki Müslümanlık artacak, müşriklik yok olacak. İki kadın seyahat edecekler, şehirlerarası seyahat yapacaklar da ancak ellerindeki erzakın tükenmesinden korkacaklar, başka bir şeyden korkmayacaklar."
"Bize hücum olur mu? Bizi yağmalarlar mı? Bizi öldürürler mi? Bizi kaçırırlar mı? Paramızı alırlar mı?" diye bir korku olmayacak. İslâm'ın yayıldığı diyarlar o kadar emniyetli olacak. Ancak "Suyum biterse, torbamdaki ekmeğim biterse, çölde sıcakta ölür müyüm?" diye korkacak; başka bir şeyden korkma olmayacak.
Peygamber Efendimiz müjdeliyor.
Ve'llezî nefsî bi-yedihî. "Şu nefsim, şu hayatım, şu canım, kudreti elinde olan Allah'a yemin olsun ki." Lâ yezhebü'l-eyyâmü ve'lleyâlî hattâ yeblüğa hâze'd-dînü meblağa hâze'n-necm. "İslâm dini, bu din şu yıldız gibi yükseklere çıkmadıkça geceler gündüzler geçmeyecek."
"İslâm şu yıldız kadar yücelmedikçe, yükseğe çıkmadıkça o kadar şerefli olmadıkça, günler geceler geçmeyecek. İslâm muzaffer olacak, gâlip olacak; herkes onu görecek." diye müjdeledi.
Öyle olmuştur.
İslâm garibane başlamıştır, mazlumane başlamıştır. İlk Müslümanlar çok eza cefa çekmişlerdir; şehit olmuşlar, işkence görmüşler, şehirlerinden çıkarılmışlardır. Evlerine, tarlalarına el konulmuştur; hicret etmek zorunda kalmışlardır.
Müşrikler mallarını, eşyalarını yağmalamışlardır. Müslümanlar Mekke-i Mükerreme'yi terk etmişlerdir ama Allah sonunda onlara yardım etmiştir, geri dönüp Mekke'yi de fethetmişlerdir.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Eski insanlar İslâm için neler yaptı? Bugünkü insanlar ibadetleri ite kaka yapıyor, zar zor yapıyor, "Müslümanım." diyor, İslâm'ın emirlerini tutmuyor, Müslümanı korumuyor, İslâm'ı koruyacak çalışma yapmıyor. Var gücüyle çalışacak, bütün gücüyle çalışacak; onu yapmıyor.
Onun için düşmanlar da meydanı boş bulduklarından bütün zulümleri yapıyorlar. Bu zulümlerde kimin suç ortaklığı var?
Reaksiyon göstermeyen Müslümanların suç ortaklığı var.
Evet, İslâm'ın gelişmesi olduğu gibi, gerilemesinin de olacağını Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerde bildirmiş. Kâinatın istikbalini Allah ona söylemiş:
"Şöyle olacak, kıyamet kopacak, böyle olacak..." diye bildirmiş. Tabi olacak, insanlar böyle sapıtacak, ama biz sapıtan insanlardan mı olalım?
Biz sapıtanlardan mı olalım; Allah'ın dinini bilen, Allah'ın dinine sarılan, Allah'ın dinini savunan iyi Müslüman mı olalım?
Kıyamete kadar Allah'ın dinine hizmet eden insanlar var olacak. Onlardan mı olalım? Dinini unutup da Allah'ın cezasına, kahrına uğrayanlardan mı olalım?
Allah'ın dinine hizmet edenlerden olalım. Bunun için malımızla canımızla çalışmamız lazım. Tercih, dinleyenin.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh
07.03.1997 -
Alim ve Abid
