07.03.1997 - Alim ve Abid Arasındaki Fark, Kabenin Anahtarı

07.03.1997 - Alim ve Abid Arasındaki Fark, Kabenin Anahtarı
Es-Selamu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim,
Ebû Umâme radıyallahu anh'ten Tirmizî ve Taberânî rivayet etmiş. Tirmizî hasen ve sahih olduğunu beyan etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri buyuruyorlar ki;
Fadlu'l-âlimi ale'l-âbidi ke-fadlî alâ ednâküm inne'llâhe ve melâiketehû ve ehle's-semâvâti hatte'n-nemlete fî cuhrihâ le-yusallûne alâ muallimi'n-nâsi'l-hayre.
Fadlu'l-âlimi ale'l-âbidi. "Âbidin üzerine alimin üstünlüğü." Ke-fadlî alâ ednâküm. "Benim siz ümmetimden herhangi bir kişiye, sıradan, en aşağı dereceli bir kimseye üstünlüğüm gibidir."
Peygamber Efendimiz'in müslümanların en aşağı derecesindeki bir kimseyle arasında ne kadar yüksek fark varsa alim ile âbid arasındaki fark o kadar büyüktür. Alimin üstünlüğü o kadar fazladır, o kadar yüksektir.
İnne'llâhe. "Hiç şüphe yok ki âlemlerin Rabbi olan Yaradan'ımız, Allahu Teâlâ hazretleri." Ve melâiketehû. "Ve O'nun yarattığı melekleri." Ve ehle's-semâvâti ve'l-ardi. "Göklerin ve yerin ahalisi."
Bunlar -melekler önceden zikredildiğine göre- kuşlar, gökteki, yerdeki diğer canlılar, yaratıklar.
Hatte'n-nemlete fî cuhrihâ. "Hatta yuvasındaki, deliğindeki karınca..." Ve'l-hıytâne. "Ve denizdeki balıklar bile..." Le-yusallûne alâ muallimi'n-nâsi'l-hayre. "Bütün bu varlıklar, hepsi birden insanlara hayrı öğreten muallimlere, öğreten kişilere dua ederler, salât eylerler."
Yusallûne, salât eylemek. Allah da salât eyler, melekleri de salât eyler, yer gök ehli varlıklar da salât eyler, karıncalar da salât eyler, balıklar da salât eyler.
Salât eylemek ne demek?
Allahu Teâlâ hazretlerinin salât eylemesi, salât eylediği kimseleri rahmetine erdirmesi demek. Onlara lütufta bulunacağı mânasına geliyor. Meleklerin salâtı demek, dua demek.
Neden Allah'ınki onlara rahmet eylemek mânasına geliyor da meleklerinki dua mânasına geliyor?
Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri işi temennide, istekte bırakmaz. Bir şeyi diledi mi, istedi mi olur. Onun için melekler duacıdır. Aslında salât eylemek teveccüh eylemek demek. Melekler bu kullara teveccüh ederler, onlara dua ederler, Allah'tan hayır isterler. Allah'ın teveccühü de, teveccüh etti mi rahmet edecek demektir. Yerdeki, gökteki bütün varlıkların da teveccühü, onların da sevmesi, dua etmesi, eğer elinden geliyorsa yardımcı olması demek. O mânaya da gelebilir. Hepsi alime böyle muamele ederler.
Alimin derecesi, yardımı, eriştiği mazhariyet, lütuflar çok fazla. Alimin âbid üzerine üstünlüğü de Peygamber Efendimiz'in sıradan bir müslümana olan üstünlüğü kadar. Arada büyük fark var. Nerede Peygamber Efendimiz, nerede bir basit müslüman, en aşağıdaki müslüman...
Alim ne demek?
Bilen insan demek.
Âbid ne demek?
İbadet eden insan demek.
Alim, ibadet eden insandan üstün oluyor. Bu alim ibadet etmeyip de bildiği için mi üstün oluyor?
Hayır. İbadet de ediyor ama bilerek ibadet ediyor. Dinin özünü, aslını, anlamını, hikmetini, mânasını bilerek, şuurlu, derinden anlayarak, hissederek ibadet ediyor. Yoksa "Alim olmuş, ibadete lüzum yok; ibadet etmek aşağı bir şey." demek mânasına asla anlaşılmamalı! Alim en çok ibadet eder. Alim Allah'tan en çok korkar. Alim ilmi dolayısıyla, her şeyin inceliğini bildiği için Allah'a en güzel ibadet eder. İnceliğini bilen insan ince insan olur, zarif insan olur, kamil insan olur, tatlı insan olur. Bilen insanla bilmeyen insan asla eşit olmaz, denk olmaz, bir olmaz. Bilen insanın her şeyi güzeldir.
Alimin sözü lale, mercan, incidir.
Alimin sözü mücevher, inci gibidir, tatlıdır, güzeldir.
Cahillerin sözleri daima can incitir.
Cahillerin sözleri de daima can yakar, insanları üzer, demiş şairin birisi. Güzel söylemiş, Allah rahmet eylesin, kimse... Demek ki alimlik güzel.
Alimlik, kuru alimlik değil. Tekrar altını çizerek söylüyorum; bildiğini uygulayan, uyguladığını da bilerek yapan, bilgi sahibi, işin künhüne vakıf...
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri, işte onun için dinimizi taklîden, "Babadan dededen öyle gördük, öyle öğrettiler." diye değil de, âyetleri, hadisleri bilerek, derinlemesine tefekkür ederek, dünyanın mânasını, âhiretin mânasını, hayatın mânasını, ölümü, ölümden sonrasını, geçmiş insanları, geçmiş insanların başına gelen olayları düşünüp ibret alarak -tefekkür gibi kıymetli ibadet yok- aklımızı kullanarak, ilmimizi, irfanımızı kullanarak Allah'a kulluğu güzel yapmaya çalışmalıyız.
Cahil iyi bir şey yapmak istese bile iyi yapamaz, hatalı yapar, kalp kırar, yanlış iş yapar.
İslam'da en önemli hususlardan birisi, işi erbabına, ehline bırakmaktır. Hatta Peygamber Efendimiz "İş ehline bırakılmadığı zaman kıyametin kopmasını bekleyin." buyuruyor.
İzâ vüssileti'l-umûri ilâ ğayri ehlihâ... "İşler ehli olmayan insanların uhdesine verilince, onun üzerine yüklenince, yamanınca kıyametin kopmasını bekle."
Neden?
Berbat edecek, işi bilemeyecek, yanlış yapacak diye.
Herkesin vazifesi var. Mesela inşaat mühendisi inşaatla meşgul oluyor ama hastanede gidip ameliyat yapmıyor. Doktor hastalıklarla meşgul oluyor ama kalkıp da kendi mesleğinin dışındaki bir başka işi yapmıyor. Hatta doktorun birisi ilaç yapmaya kalkarsa, mesleğin erbabı olan kimseler "Sen farmakolog musun, ilaççı mısın?" diye kızarlarmış. "O ayrı bir meslek." derlermiş. Asker memleketi idare ediyor ama her ilmin erbabı var. Hâkim iki kişi arasında hükmediyor ama bazen bilirkişiye müracaat ediyor. Çünkü o konuyu o biliyor.
O bakımdan aziz ve sevgili kardeşlerim, alim olmaya gayret edelim, bilmeye gayret edelim. Her şeyin doğrusunu öğrenmeye gayret edelim.
Ben burada tabii bir büyük engel görüyorum.
İnsanların doğruları bilmesinin engelleri nedir?
Engellerden bir kısmı dışarıdandır. Yani ona bilgiyi doğru vermemek için yanıltan insanlar olur, yanlış bilgiler verir. Yanlış bilgi, yanlış duymak, yanlış söylemek karşıda yanlış bilgi meydana getirir. Onun için insanın haberin kaynağını bilmesi lazım. Söyleyenin o işteki selâhiyetini bilmesi lazım. Doğruyu öyle yakalayabilir. Doğru kaynaktan doğru bilgi alması lazım.
Bazen de insanların hissiyatları yani duyguları, duygusal yönü işin içine karışıyor, gerçeği görmek istemiyor veya alıştığı ters şekilde görüyor, istediği şekilde görüyor. Halbuki gerçek öyle değil. Bu da duygusuna esir olmak, objektif değil, subjektif karar vermek. Yani bîtaraf değil, yandaş olarak, körü körüne karar vermek. O da ilmi engelleyen bir şey.
Doğru karar vermek kolay bir şey değil. Doğruyu bulmak kolay bir şey değil. İlim adamı olmak kolay bir şey değil. Ama bunu sevmek lazım, olmaya çalışmak lazım, elde etmeye çalışmak lazım. Öyle olmazsa her işte yanlışlıklar yapılır.
Mekke fethedildiği zaman Hz. Ali Efendimiz Kâbe'nin anahtarını aldı. Anahtar müslüman olmamış bir kimsenin elindeydi. Mekke fethedilmişti, adam henüz müslüman değildi. Hz. Ali Efendimiz anahtarı itti, kuvvet kullanarak anahtar sahibinin elinden aldı, Kâbe-i Müşerrefe'nin kapısını o anahtarla açtı. Efendimiz Kâbe-i Müşerrefe'nin içinde namaz kıldı. Çıktıktan sonra da Hz. Ali Efendimiz istiyordu ki Kâbe'nin anahtarı artık kendisinde kalsın. Ama Hz. Ali Efendimiz'in isteği bu olduğu halde, Hz. Ali Efendimiz başımızın tâcı olduğu halde, Allah'ın arslanı olduğu halde, Resûlullah Efendimiz'in mübarek sahabesi, aşere-i mübeşşereden, evlatlığı, âhiret kardeşi seçtiği kimse, Fâtıma anamızın mübarek eşi, seyyidlerin babası, dedesi, her bakımdan güzel bir kimse olduğu halde âyet-i kerîme indi;
"Emaneti ehline verin."
Yani o işi eskiden beri o aile yapıyordu. "O anahtarı da o aileye verin." dedi. Hz. Ali Efendimiz zorla, zor kullanarak almış olduğu anahtarı güzellikle, tebessümle o kişiye götürdü, teslim etti. Dedi ki;
"Veriyorum."
Adam şaşırdı. Yani muzaffer ordunun mensubu, anahtarı zorla almış olan Hz. Ali Efendimiz anahtarı tekrar getiriyor, veriyor. Bu kadar büyük bir olay. Şaşırdı.
"Nasıl oldu bu iş?" dedi.
"Âyet-i kerîme indi bu hususta, herkese ehil olduğu işi yapsın diye, emaneti ehline verin diye Allah emretti, onun için anahtarı size veriyoruz." deyince o şahıs çok sevindi, sevince gark oldu, çok duygulandı ve müslüman oldu.
İslâm böyle. Onun için her şeyi ehlinden öğrenmek lazım. Her bilginin doğrusunu, en doğrusunu bilmeye çalışmak lazım. Çeşit çeşit yalan yanlış sözler çıksa da... Böyle olduğu zaman insan Allah'ın sevgili kulu oluyor. Allah'ın teveccüh buyurduğu bir kul oluyor. Meleklerin dua ettiği bir kul oluyor. Yer gök ahalisinin sevdiği, yardım ettiği bir kimse oluyor.
Allah cümlemizi böyle ulemâ-i âmilînden eylesin. Yani ilmiyle uygulaması aynı olan, özü aynı sözü aynı, her şeyi tertemiz, güzel alimlerden olmayı hepimize Allah nasip eylesin. Hepimizi sevdiği kul eylesin. Doğa ile -yani yer ile gök ile ne demek?- denizlerle, meleklerle uyum içinde olan bir kâmil insan, kâmil varlık haline gelmemizi Allah hepimize nasip eylesin.
Allahu Teâlâ hazretleri işlemiş olduğumuz hataları, günahları afv u mağfiret eylesin. Bundan sonraki ömrümüzü hatalara, günahlara bulaşmadan, haramlara yanaşmadan, sevdiği kul olarak geçirmeyi cümlemize muvaffak eylesin. Tevfîkini yâr ve refîk eylesin. Hidayet üzere eylesin. İyi insanlarla beraber eylesin. Alimlerle, âbidlerle, fakihlerle, zarif, kâmil, edepli, dünyada gözü olmayan, Allah'ın rızasını düşünen iyi insanlarla beraber olmayı Allah cümlemize nasip eylesin. Her türlü fitnelerden, fesatlardan, zulümlerden, haksızlıklardan, hatalardan, yanlışlıklardan, zalimlerin zulmünden, fâsıkların, fâcirlerin yaptığı günahlar dolayısıyla üzerimize onlar sebebiyle umumi bir bela ve afet gelmesinden bizleri korusun. İki cihan saadetine nâil eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.
Es-Selamu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
04.07.1997 -
Güzel Huyun Önemi
04.06.1995 -
İslamın Genişlemesi
