04.11.1994 - Sahih Kaynakların Önemi, Din Alimlerinin Önemi, Fakihlere Uymak, Hak Yola Gitmek

04.11.1994 - Sahih Kaynakların Önemi, Din Alimlerinin Önemi, Fakihlere Uymak, Hak Yola Gitmek
Sevgili Akra dinleyicilerim, Allahu Teâlâ hazretleri bu güzel günün hayırlarından, feyizlerinden cümlenizi azami derecede istifade ettirsin.
Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ten rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlar ki;
Mâ ubidallahe bi şey'in efdale min fıkhin fi'd-dîn. Ve le-fakîhun vâhidun eşeddü ale'ş-şeytâni min elfi âbidin. Ve li-külli şey'in imâdün ve imâdü haze'd-dînü'l-fıkhü.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadîs-i şerîf dinde, sezgisi, bilgisi tam ve kuvvetli olmak konusunda. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
"Allahu Teâlâ hazretlerine dinde fakîh olmaktan, dini iyi kavramaktan, dinî mâlumatı doğru, sağlam ve derinlemesine iyi sezip bilmekten daha güzel bir şekille ibadet olunmadı. Allahu Teâlâ hazretlerine en güzel ibadet bu yolla olur.
Ve le-fakîhun vâhidün eşeddü mine'ş-şeytân min elfi âbid. "Bir tek bilgin, fakîh kişi, şeytana bin tane âbidden daha büyük ve şiddetli tesir eder, şeytanı yener ve şeytanın tesirini izale eder."
Ve li-külli şey'in imâdün. "Her şeyin bir direği var." Ve imânu haze'd-dîn. "Bu dinin direği de fıkıhtır, din ilmidir, dinde doğru, sağlam anlayıştır."
Aziz ve sevgili dinleyiciler, çeşitli insanlarla karşılaşıyoruz, onların çeşitli soruları oluyor, böylece halkı yakından tanıma fırsatını buluyoruz. Dindarların çeşitlerini, tabakalarını, guruplarını, zümrelerini de görmüş oluyoruz. Böylece hakikaten insan bazen fevkalade büyük üzüntülere düşüyor. Çünkü din ve dindarlık namına öyle şeyler var ki halkın arasında inanılan veya "Ben dini iyi biliyorum." diye ortaya atılan öyle kimseler var ki, o kadar saçma şeyler söylüyorlar ki, bunların bir kısmını belki sizler de televizyonlarda yapılan açık oturumlarda konuşmacıları dinlerken de misal olarak görüyorsunuz. Detayına ben fazla girmek istemiyorum ama bu dinin ana ölçülerini, farzlarını, esasını, ruhunu kavrayamamış insanlar var ve bunlar kendi cahilliklerine, yanlış anlayışlarına ve kavrayışlarına bakmadan bir de insanların önüne çıkıp önderlik iddiasında bulunuyorlar. "Gelin bana tâbi olun, benim yolumu tutun." diyorlar.
Mesela bir tüccar arkadaşım anlatmıştı. Onun iş yerinin bulunduğu iş hanında bir genç varmış. Sakallı, dindar, gayretli bir genç. Yani kendisi de o genci her bakımdan beğeniyormuş. Çünkü beş vakit namazını camide kılmaya gayret ediyormuş, işini bırakıp işinin arasında cemaati ihmal etmiyormuş, camiye gidebiliyormuş. Ayrıca etrafındaki gençlerle meşgul oluyormuş, onları doğru yola çekmeye, kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeye çalışıyormuş. Sakallı, mütedeyyin, -gözünüzün önüne gelmiştir bu anlattıklarımdan- mübarek bir genç, gayet iyi durumu, fakat sonradan bir şahsa tâbi olmuş. "Bir şahıs" diyorum daha güzel bir başka sıfat ona yakıştırmıyorum. Çünkü bu şahsa tâbi olduktan sonra, bu güzel genç sakalını kesmiş; bu kötü bir alâmet. Camiye gitmeyi bırakmış; bu daha kötü bir alâmet. Fikirlerinde büyük bir değişme olmuş.
Hem de bu değişme ne olarak?
Bu değişme; din namına daha iyi bir dindarlık gibiymiş düşüncesiyle takınılmış yeni bir tavır oluyor. Bu çok acı bir durum, büyük bir gerileme. Fakat bizim tüccar arkadaşımız, onu bu hale getiren, güya böyle dinî lider durumunda olan şahsın da toplantısına gitmiş. O toplantıda anlamış ki; ağzı kalabalık namaz kılmayan bir adam bu şahıs. İnsanların hoşuna gidebilecek tatlı sözler var. Mesela sevgiden, müsamahadan, hoşgörüden bahsetmek, herkesi hâliyle kabul etmek… Ama İslâm'da böyle bir şey yok. Dinimizde Hakkı söylemek, haksız olan insanın haksızlığını ifade etmek, doğru olanın doğru sözünü tasdik etmek, doğru olan işi alkışlamak, eğri olanın da eğriliğini, yanlışlığını söylemek var. Ve bunu bizim eski âlimlerimiz, Peygamber Efendimiz'in mübarek ashabı hiç taviz vermeden yapmışlar.
Hatta bu bizim meşhur ve sevgili büyüğümüz Ebû Eyyûb el-Ensârî, -Eyüp Sultan semtinde camisi bulunan- mübarek, mücahit sahabe Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ'nın düğününe gitmiş. Bakmış ki; düğün evinin duvarına bir kumaş asılmış. Demiş ki;
"Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında duvara böyle bir örtü asmıyorduk size teessüf ederim, dinde yeni bir şey çıkartmaya kalkmışsınız, sizden ummazdım." demiş ve düğün yerinden kalkmış.
"Efendim, siz lütfen oturun, sizin istediğinize göre biz o kumaşı oradan indiririz."
"Hayır, artık ben burada duramam." demiş ve kalkmış gitmiş.
Halbuki Abdullah b. Ömer de ashabın ileri gelen kişilerinden, Hz. Ömer'in oğlu. Biz ufak bir hareket gibi düşünebiliriz. Nihayet süsleme olsun diye düğün evinin duvarına bir kumaş asılmış, fakat Resulullah zamanında yapılmadığı için Ebû Eyyûb el-Ensârî onu dahi uygun görmediğinden, bu kanaatini de söylemiş. Gerçek dindarların tavrı budur.
Böyle herkese müsamaha, hoşgörü, herkesi sevmek…
Hayır!
İslâm'da böyle bir şey yok. Ama bu ara herkesi sevmek çok modalaşmış. Niye kötüyü seveyim, kötü olan bir işi destekleyeyim, onu hoş göreyim, göz yumayım, devamına müsamaha edeyim?
Bu yanlış bir şey fakat insanlar böyle şeyden hoşlanıyorlar. Varsın günahına devam etsin ve hocalar, din bilginleri veyahut yakınları bunun bu kötülüğünü söylemesin, kendisini tenkit etmesin. O haliyle onu kabul etsin. Camiye gitmesin, Allah'ın emirlerini tutmasın, haram lokma yesin, etrafındakiler onu o haliyle kabul etsin, ticareti dinî bakımdan yasak cinsten bir kazanç şekli olsun, herkes bunu hoş görsün. Böyle bir şey yok, böyle bir şey dinin yıkımı demektir, hakkı söylemek ve bâtılı reddetmek lazım.
Bunun için elimizde ölçü nedir?
Neyi beğeneceğiz, neyi tenkit edeceğiz, neyi alacağız, neyi reddedeceğiz?
Bunun ölçüsü hiç şüphe yok ki Allah'ın kelâmı Kur'ân-ı Kerîm'dir, bir. İkincisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnetidir. Bu iki ana kaynaktan gelişen icmâ-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâ gibi edille-i şer'iyye dediğimiz dinî deliller, temel.
Nasıl teşekkül etmiştir?
Fakîhlerin, müçtehitlerin, büyük âlimlerin, büyük hukukçuların, ciddi insanların ilmin her yönüyle, her sahasında, derinlemesine bilgi sahibi olmuş, selâhiyetli kimselerin konuşması ile.
Bu söz avamın ağzına düşmemeli, dinî konular avamın çözeceği konular değildir. Çünkü dinî konulardaki yanılma insanları dünya ve âhiret felaketine düşürür.
Bunu şöyle bir misalle dinleyicilerime anlatmak isterim:
Mesela bir büyük santrali düşünün. Bu büyük santralin elektrik hatlarını, bilmeyen insana kurcalattırır mıyız? Mütehassıs olmayanları o santralin içine sokar mıyız, bu devrelerle herkesin istediği gibi oynamasına müsaade eder miyiz? Veyahut bir posta, telgraf, telefon binasının içine bir insanı, bir çocuğu sokup "Burayı istediğin gibi karıştır." der miyiz? Selâhiyetli olmayan kimselere bu gibi şeyler verilir mi?
Veyahut doktor olmayan insanın eline neşteri verip; "Al, bu hastanın karnındaki uru kes, orayı çıkar." der miyiz? Buralarda mütehassıslara müracaat ediyoruz ve katiyen ötekilere aman vermiyoruz. Diplomasız doktorları polis takip ediyor. Mütehassıs olmayan kimselere böyle hassas aletleri teslim etmiyoruz.
Din hassas aletlerden daha hassastır, daha kıymetlidir ve önemlidir. İnsan vücudundan çok daha önemlidir. Toplumun istikbali, salâhı ve ferahı bahis konusudur. Fakat bu konuda herkes birtakım sözler söylüyor.
Bir hanım, kocası kendisini bir yola davet etmiş, soru soruyor diyor ki;
"Ben o yola gideyim mi?"
"Peki, neymiş o yoldaki insanların özellikleri?" dedim.
Bunlar, isim söylemiyorum, şu meşrepten insanlarmış; kılık kıyafete, ibadete, zâhire önem vermezlermiş. Başka bir arkadaş da ilave etti;
"Namazları kılmıyorlar, şu işleri yapmıyorlar, bu işleri yapmıyorlar."
Anlaşılan bâtıl, yanlış bir yol ama o kadar iddialı konuşuyorlarmış:
"Niye sakal bırakmıyorsun?"
"Benim nurdan sakalım var."
Nurdan sakal; yani kesik olduğu halde görünmeyen bir sakal.
Böyle şey olur mu?
Böyle bir şey olsaydı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yüzünde olurdu. Peygamber Efendimiz'in yüzünde mübarek, gerçek sakalı olduğuna göre ve traş olduğu zaman berberden arta kalan o güzel sakallar biriktirilip hatıra olarak günümüze kadar geldiğine göre, Kadir gecelerinde camilerde salât ü selâmlar getirerek onları öpüp yüzümüze gözümüze sürdüğümüze göre, demek ki doğru olan gerçek sakalı olması, gerçek sakalı yok, ondan sonra;
"Benim nurdan, görünmez sakalım var."
Böyle şey olur mu?
Bu yalan, sünnet-i seniyyeye uymamanın mazereti olabilir; memuriyeti vardır, öğrencidir vesaire ama mazereti olmadığı halde sünnet-i seniyyeye uymayıp da;
"Benim nurdan sakalım var, sen anlamazsın" demek yalandır, iftiradır dine ve insanları aldatmacadır.
İşte buna benzer şeyler olabiliyor, yani söz yalancıların ağzına düşmüş oluyor. Halkta onların sözlerine kanabiliyor.
Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Allahu Teâlâ hazretlerine dinde fakîh olunarak, din iyi bilinerek, ibadet edilir. Din bilgisinden daha güzel bir şeyle Allahu Teâlâ hazretlerine ibadet edilmemiştir. Bir tane fakîh, bin tane şeytana, bin tane âbidden daha fazla, ezici ve zafer kazanıcıdır. Daha şiddetlidir, şeytanı defedicidir."
Demek ki; âbid, dindar insan, kendi başına birtakım ibadetler yapıyor, Allah'ın rızasını kazanmak için gece uyku uyumuyor, namaz kılıyor, gündüzleri oruç tutuyor ama bir tane fakîh yani dini doğru bilen bir insan, onun bin tanesinden daha üstün ve kıymetli oluyor.
Neden?
Çünkü din yerinden kaydırılmamış, rayından çıkartılmamış, yanlış bilgiler halkın arasında yayılmamış oluyor. İşin doğrusu öğrenilmiş ve öğretilmiş oluyor.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi dinde doğru yol üzerinde, sırât-ı müstakîmde, sebîl-i reşatta, hak yolda eylesin. İtikadımızda bozukluğa düşmekten korusun ve dinî anlayışlarımızda yanlış bâtıl fırkaların, sapık cahil insanların, dini bilmediği halde biliyormuş gibi halkın önüne çıkan sahtekârların şerlerinden korusun.
Her şeyin aslını, özünü, hâlisini, hakikisini nasip eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun, şeksiz şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm'in yolunda ve şeksiz şüphesiz Peygamber Efendimizin izinde geçirmeyi cümlemize nasip eylesin. Öyle bir ömür geçirmek nasip etsin ki; sonunda geriye dönüp baktığımız zaman, âhir ömrümüzde pişman olmayalım, memnun olalım, mutlu olalım.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi hayatımızdaki güzel niyetlerimizle, yaptığımız karınca kararınca âmâl-i sâliha ve hayrât ü hasenât ile rahmetine nail eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlemizi, cümlenizi müşerref eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanda gönüllerinizin muratlarını ihsan eylesin sevgili ve değerli Akra dinleyicilerim.
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.
04.12.1986 -
Cennete İlk Girecek
04.11.1994 -
Sahih Kaynaklara İtibar
