06.04.1995 - Sabır, Doğru Yol, Tevbe, Günahların Sonuçları

06.04.1995 - Sabır, Doğru Yol, Tevbe, Günahların Sonuçları
Aziz ve sevgili dinleyiciler!
Biliyorsunuz bu dünya hayatı, bir dâr-ı imtihandır, bir imtihan halidir. Biz burada, bu dünyada ömrümüz boyunca yaşıyoruz ama bu yaşamın oturması, kalkması, uyuması uyanması, kazanması, harcaması, sevinmesi, gülmesi, ağlaması, üzülmesi, hepsi bir imtihandır. Hayatın olayları karşısında bizim takınacağımız tavır ile biz Allah u Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanırız ya da cezaya müstehak bir duruma düşebiliriz. O durumdan Allah'a sığınırız.
Bir insanın ömrü boyunca, bu ana hakikati daima göz önünde tutması ve bütün işlerini bu ana düşüncenin, bu büyük hakikatin ışığında tanzim etmesi, davranışlarını ona göre düzenlemesi uygun olur.
Biz şimdi dünya hayatında çeşitli olaylarla karşılaşıyoruz. İstatistik yapılsa bu olayların büyük bir kısmı aslında sevindirici olaylardır. Büyük ölçüde ömrümüz mutlulukla geçer. İnsanların çoğunluğunun, sayı olarak büyük bir kısmının ve bir insanın kendi ömründe de zamanının büyük kısmının mutlu geçtiğini kabul etmemiz lazım. Allah'ın nimetiyle geçiyor.
Sıhhat, ömrümüz boyunca umumî; hastalık ise arızî bir durumdur. Sıhhi olarak, sıhhatli, sağlıklı olarak uzun yıllar yaşıyoruz da bazı zamanlarda hastalanıyoruz. Ama bizim gözümüzde büyüyor hastalık; sanki bütün ömrümüz hastalıkla geçmiş gibi bir duyguya kapılıyoruz. Ama doğru olarak düşünecek olursak, istatistik noktasından, zamanlama bakımından teraziye koyup tartacak olursak mutluluklar çok fazladır, Allah'ın nimetleri çok fazladır, sıkıntılar azdır.
Tabi, kulların her birinin imtihanının başka başka geldiği de muhakkak. Biz genel ölçüler içinde söylüyoruz. Esas itibariyle nimetlere mazharız.
Nimetlere mazhar olduğumuz zaman ne yapmamız lazım?
Bu nimetin bizi yaratan Rabbimizden geldiğini bilmemiz lazım.
Meyveleri biz mi olduruyoruz?
Sıhhati biz kendi vücudumuza, kendi kendimize mi sağlıyoruz?
Aklımızın, gözümüzün kulağımızın, konuşmamızın mükemmelliği, sıhhatimizin tamlığı bizden değil... Bizim dışımızda bir olay. Allah'ın bize verdiği bir şey. Çevremizdeki hava, su, manzara, meyveler, yiyecekler... Bunlar hepsi Allah u Teâlâ hazretlerinin ikramı.
Tabi biz bu ikramlara bir imtihan olarak aslında muhatap oluyoruz, mazhar oluyoruz. Allah bize nimet veriyor.
Niçin?
"Bakalım şükredecek mi kulum?" diye.
İşin aslı bu. İmtihan dünyasında nimetlerle karşılaştığımız zaman, bunu bize Allah'ın gönderdiğini bilmeliyiz, mün'im-i hakîkî'yi bilmeliyiz ve ona şükretmeliyiz, hamd etmeliyiz.
Biliyorsunuz dünyada centilmen insanlar, kibar insanlar, birbirlerinden küçük bir jest gördükleri zaman dahi, hemen "Teşekkür ederim." diyorlar. Ve çocuklarımızı da öyle yetiştirmeye çalışıyoruz. "Teşekkür ederim, teşekkür ederim!" diyecek şekilde yetiştirmeye çalışıyoruz.
Tabi bu teşekkürün Allah u Teâlâ hazretlerinin her nimetinde olması lazım.
"Elhamdülillah! Çok şükür yâ Rabbi ki bana sıhhat, âfiyet, huzur, sağlık, hayırlı evlat, güzel iş, temiz kazanç verdin... Elhamdülillah! Dünyanın güzel bir yerinde yaşıyorum. Elhamdülillah! Sulh ve sükûn içindeyim..." gibi
Binlerce, milyonlarca, milyarlarca nimetin içindeyiz. Bunlara hamd etmemiz, şükretmemiz, bunların nimet olduğunu bilmemiz ve gönderenine teşekkür etmemiz gerektiğini bilmemiz lazım!
Bu bir...
İkincisi; bazen de sıkıcı olaylar başımıza geliyor. Mesela, hastalık gibi. Ama hastalık sıkıcı bir olay olmakla beraber, sonuç itibariyle insana büyük sevap kazandırdığı için aslında o da bir sevap kaynağı, mükâfat kaynağı...
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:
"İnsanlar, hasta olan insanların ne kadar büyük mükâfatlara nail olduğunu, ne kadar büyük dereceler kazandığını, âhirette ne kadar yüksek mertebeler bulacağını bilselerdi, doğrusu sıhhatli olmayı değil de hasta olmayı temenni bile ederlerdi."
Tabi hasta olmayı temenni etmek yok. Çünkü Allah u Teâlâ hazretleri, nimetleri insana sağlıklı iken de verebilir. Cennetin nimetlerini sağlıklı iken de bir insan kazanabilir. Biz hem sağlığı hem de cenneti isteriz.
Fakat bazen insanın başına hastalık geliyor, o zaman ne yapması lazım?
Sabretmesi, şikâyet etmemesi, dikkat etmesi lazım. Konuşmasına, duygularına hâkim olması lazım. Ve o zaman sabrederek sevap kazanması lazım.
Demek ki mü'minin iki tane büyük sevap kaynağı var: Şükrederek sevap kazanmak Bir... Nimetler geldiği zaman, nimetleri düşündüğü zaman, nimetlere erdiği zaman şükretmek. İkincisi de belalara, musibetlere, hastalıklara, sıkıntılara uğradığı zaman sabretmek.
Eyyub (a.s)'ın sabrını Kur'ân-ı Kerîm methediyor. Peygamber Efendimiz'in nasıl sıkıntılara uğradığını, sabrettiğini, sebat ettiğini, çalıştığını, gayret ettiğini biliyoruz. Ne kadar onu üzdüklerini müşriklerin, hatta öldürmeye kastettiklerini biliyoruz kendi doğduğu sevgili beldesini terk etmek, hicret ermek zorunda bıraktıklarını biliyoruz.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, hicret ettiği yerde de onu cezalandırmak veya onun başlattığı nurlu hareketi söndürmek, Allah'ın nurunu söndürmek için nasıl ordu toplayıp da Medine'ye gittiklerini biliyoruz.
Bütün bunlara da Peygamber Efendimiz'in nasıl ömrü boyunca sabrettiğini, nasıl mütevazı bir hayat sürdüğünü… Hatta bugünkü insanlarımızla mukayese edecek olursak; hani şu köydeki veya gecekondudaki fakir dediğimiz vatandaşlarımızın halleriyle mukayese edelim. Doğrusu Peygamber Efendimiz'in bizzat Allah'ın en sevgili kulu olmasına rağmen ve etrafındaki sahabe-i kirâmının -rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn- Allah'ın en sevgili, mübarek, sâlih, evliyâ kulları olmalarına rağmen, ne kadar sıkıntılar çektiğini okuyunca, hayretler içinde kalıyoruz.
Giyecekleri yok, yiyecekleri yok, aç kalıyorlar, sabrediyorlar... Ama Allah'a karşı ibadetlerinde, kulluklarında mükemmel bir çizgiyi asla bozmuyorlar. Bizim için örnek insanlar, parmakla gösterilecek, peşlerinden gidilecek, yollarına uyulacak insanlar oluyorlar. Ümmetin en yüksek tabakasını teşkil ediyorlar.
Demek ki sabretmekle de insan sevap kazanır ve hatta sabırla insan daha çabuk olgunlaşır. Tasavvufta da öyledir. Sabırla olan gelişme, nimetler içinde olan gelişmeden çok daha fazladır, hızlıdır ve çok daha kesindir. O bakımdan sabır da insanın bir derece kazanma sebebidir.
Şimdi çevremizdeki olayları, bir mü'min gözüyle inceleyecek olursak, bu olayların esas itibariyle Allah'ın bir imtihanı olduğunu biliyoruz da. Yalnız bazen bu olayların bir ceza olarak geldiği de kesin, şeksiz şüphesiz bir hakikat... Mesela, Firavun'un başına gelen olay, sonunda uğradığı ceza, onun tanrılık davasına kalkmasından kaynaklandığı kesin.
Nuh kavminin başına gelen tufan belası, cezası; Nuh (a.s)'a o kavmin âsî olması, söz dinlememesi… Hatta Nuh (a.s)'a kötü gözle bakması, onunla alay etmesi, ciddiye almamasının sonucunda Allah u Teâlâ hazretleri tufanla cezalandırmış.
Âd kavminin, Semûd kavminin cezalarını biliyoruz. Allah'ın bazen fert olarak bazı insanlara, kâfirliği dolayısıyla, kâfir olduğu için nasıl yıldırımlar yağdırdığını, tepelediğini, kahrettiğini, mahvettiğini biliyoruz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e ezâ, cefâ eden müşriklerin, sonunda nasıl cezalarını ve belalarını bulduklarını biliyoruz.
Demek ki dünyadaki olayların bir kısmı da Allah'ın belası ve cezası olarak; kulun işledikleri çirkinliklerin karşılığında, kendi başına ördüğü çorap olarak geldiği de muhakkak...
Onun için Peygamber (s.a.v.) hazretleri bir hadîs-i şerîflerinde buyuruyor ki:
“İnne'r-racule le-yuhramu'r-rizga bi-zenbi yusıybuhû.” Yani kişi bazen işlediği, battığı, bulaştığı bir günahtan dolayı rızkından mahrum kılınır.
Rızkından mahrum olur. Neden?
"Sen günah işledin ey kulum, onun için ben senin rızkını şimdi ceza olarak kesiyorum; mahrum ol da anla bakalım o günahı işlemenin ne kadar fena olduğunu!.." der gibi bir ilâhî cezaya uğrayabiliyor.
Demek ki bazen olaylar da insanın kendisinin Allah’a karşı kulluğundaki kusurdan kaynaklanıyor.
O halde bizim ne yapmamız gerekiyor?
Eğer kusurlu bir halimiz varsa kendimizi kontrol etmemiz gerekiyor. Kendimizi, kendimizin kontrol etmesi gerekiyor. Buna “otokontrol” veya kendi kendisini kritik etmesi, tenkit etmesi “otokritik” deniliyor. İnsanın kendi haline bakması ve kendisinin halini değerlendirmesi. Tabi bu çok normal olmayabilir. İnsanlar kendisi hakkında objektif düşünmeyebilirler. Onun için genel olarak, rûhî terbiyede bir mürşid-i kâmile teslim olunuyor ki, o nefsinin ayıplarını ona göstersin ve onlardan dönmesini sağlasın. Çünkü dışarıdan bakan, hele bu konuda derin uzman olan bir insan, bu olayları daha iyi bildiği için; nefsin oyunlarını, hilelerini, şeytanın hilelerini bildiği için daha güzel tavsiyelerde bulunur. Tabi en iyisi böyle bir mürebbîye, bir büyük muallime, bir mürşid-i kâmile teslim olmak, diye söylemiştir kitaplarımız.
Tabi insanın kendi kusurlarını görmesi de çok büyük bir fazilettir. "Kişi noksanını görmek gibi irfan olmaz." İrfanın yüksek bir derecesidir, ama bu dereceye herkes eremiyor. Çocuk kendi kusurunu göremez, hatada ısrar eder. Basit bir insan da kusurunu göremez, inat eder. O halde onlara yukarıdan, biraz daha otoriter bir kaynaktan, hatalarını, kusurlarını göstermek lazım geliyor.
Tamam.
İnsan hatasını görecek, ne yapacak?
Hatasını görünce tevbe edecek, istiğfar edecek.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hadîs-i şerîflerinde buyuruyor ki:
"Ben peygamberken, Allah beni çok yüksek mevkiye çıkartmışken, gelmiş gelecek günahlarım olacak olsa bile onları affettiğini Fetih sûresinde bildirmişken, ben dahi günde yetmiş defa, yüz defa Allah'tan tevbe ve istiğfar ediyorum, affımı, mağfiretimi diliyorum." diyor.
Tabi peygamberler günah işler mi?
İşlemez. Peygamberliğin vasıflarından birisidir, peygamberler günah işlemekten korunmuşlardır. Allah'ın sevgili kullarıdır, günah işlemezler.
Peygamber Efendimiz niye tevbe ve istiğfar ediyor?
Her yüksek makamın da, o makamın yüksekliğiyle mütenâsib âdâbı vardır. Allah'a en yakın kul olan Peygamber-i Zîşân (s.a.v.) Efendimiz'in de “Gâbe gavseyni ev ednâ” makamında bir edebi var, riâyet ettiği yüksek edepler var. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Miraç olayı anlatılırken, “Mâ zâğa'l-besaru ve mâ dağâ” buyruluyor ayet-i kerime ile.
Peygamber Efendimiz'in Allah u Teâlâ hazretlerinin huzûr-u izzetine vâsıl olduğu, kabul olunduğu zaman, ne kadar güzel bir edeple hareket ettiğini, Allah'ın nasıl sevgisini kazandığını bu âyet-i kerîme bildiriyor. Demek ki her yüksek makamın edebi olduğu için o kendi edebine göre düşünüyor. Ve çok mütevazı olduğundan ve aynı zamanda haklı olarak;
"Yâ Rabbi! Sana hakkıyla ibadet edemedim!" buyurduğu da rivayet ediliyor.
Tabi hiçbir kul Allah'a hakkıyla ibadet edemez. Çünkü her şeyimiz Allah'tan olduğu için her an ibadet halinde olmamız lazım. Her an ibadet ve taatte bulunmak da kolay değil...
İbadeti kaliteli yapmak da kolay değil. Ne kadar kaliteli yapılsa da ufak tefek birtakım beşer olduğu için en yüksek kaliteye göre biraz eksiklikler olabileceğinden, Peygamber Efendimiz dahi günde yetmiş defa, yüz defa istiğfar ettiğini bildiriyor.
Bu ne demek?
"Ben peygamberken böyle yapıyorum, siz de bu edebe riayet eyleyin! Kendinizi kontrol edin, Allah'tan af dileyin!" demek.
Allah u Teâlâ hazretleri, cümlemize tevfîkini refîk eylesin... Hakk'ı hak olarak görüp ona uymayı nasip eylesin... Duyduklarımızdan ibret alıp, anlayıp, dinleyip, onları uygulamayı nasip eylesin...
Allah u Teâlâ hazretlerinin ahkâmını, dinimizin, şeriatımızın ahkâmını en güzel tarzda hayatımızda, evimizde, iş hayatımızda, toplum hayatımızda uygulayalım da Allah u Teâlâ hazretleri bizi hem dünyada bahtiyar, güçlü kuvvetli, mutlu eylesin hem de âhirette sevdiği kullar olarak cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin...
Aziz ve sevgili Ak Radyo dinleyicileri!
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun...
Es-Selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berakâtuh!
06.04.1995 -
Sabır, Şükür
06.03.1998 -
Cuma Namazının Önemi
