04.07.1997 - Kötü Huy ve Güzel Huyun Önemi

04.07.1997 - Kötü Huy ve Güzel Huyun Önemi
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l evvelîne ve'l ahirin. Senedinâ ve mededinâ ve üsvetine'l hasenete Muhammedini'l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ecmaîn .
Emmâ ba’d.
Kıskançlık kötü huydur, kin tutmak kötü, zulüm kötü, merhametsizlik, cimrilik, kibirlilik kötü huydur. Herkese tepeden bakmak, ağzı bozukluk, niyetinin kötülüğü, şehvetine sahip olamamak, sağa sola yamuk bakmak, kötü niyetle bakmak kötü huydur… Bu kötü huyların hepsini öğrenmek lazım.
Kötüyü niye öğreneceğim?
Yapmamak için! Kötü huyları, yapmamak için öğreneceğiz!
Çocukların da bilmesi lazım:
"Evladım yalan söylemek kötü, bunu yapma! Evladım inatçılık kötü, yapma! Sana anlatıyorum, inat etme… Evladım, sende üç tane var, bu da ağlıyor; bir tanesini kardeşine ver. 'Hepsi benim.' demek kötü, karşısındakini de düşünmesi lazım. Bencillik iyi değil…" diye küçükten başlar, ilk önce annesi öğretir. İlk öğretmeni ailede annesidir. Aile terbiyesi almış bir insan dışarıdan da terbiye alınca çok daha güzel olur.
Aile terbiyesi almamış olan insan, anne sevgisi görmemiş, anne sıcağının yumuşaklığını tatmamış, anne şefkatiyle beslenmemiş, sevgiyi, sevginin uygulamasını görmemiş insanlar büyüyünce zalim olurlar. Görmedi ki!.. Hayata girişi, girişinden o vakte gelişine kadar sevgi nedir bilmiyor ki! Bu insan kötü olur, kötü işler yapar, mafya çetesi kurar, başkalarını aldatır, gözyaşı döktürtür, "Çeksin, ben ne kadar çektim…" der.
Öyle kaynanalar oluyor ki gelinine zulmediyor!
"Niye yapıyorsun?" diyorsun:
"Ben çok çektim, o da çeksin! Ben kaynanamdan çok çektim, o da benden çeksin!"
Sen kaynananı sevmiyorsun, sen bu geline öyle yapma!
Yapıyor! Bazen de gelin kaynanaya zulmediyor:
"Ben, oğluyla evlendim, bana ne kaynanadan, bizim evden gitsin! Oğlu [artık] benim [oldu]." Diyor, kaynanayı istemiyor.
Bu kadıncağız ne yapacak?
Geldiği zaman somurtuyor. Fırsat buldu mu iğneliyor: "Mutfağa gir şunları yıka!" diyor.
Bu senin kaynanan!
Huy kötü oldu mu gelinde de kötü kaynanada da kötü, kaynatada da kötü damatta da kötü, arkadaşta da kötü komşuda da kötü…
Kötü huy toplumu mahveder! Zaten huy dediğimiz şey toplum ilişkilerinde çok önemli olan bir şeydir. Toplumların insanları, fertleri güzel huylu olursa toplum muhabbetli olur, toplum kale gibi sapasağlam olur.
İmam Gazzâlî İhyâu ulûm'da yazıyor: "Bir adama birisi bir baş, kelle hediye etmiş…"
Baş, kelle soyulacak, ateşte kılları ütülenecek, tencereye kazana konacak, pişirilecek. Bunun şurası yenilir, burası yenilir, içinde dil vardır, yanak eti, beyin vardır. Beyin satırla kırılır, o da bir yiyecek… Herkes baş etinin, kelle etinin kahrını çekmez, yapmaz ama bazısı da sever. Özellikle falanca dükkân tandır başı satıyor, gidelim tandır başı yiyelim. Tandır denilen şeye sokulmuş pişirilmiş baş etini yiyelim. Ondan yapılmış çorbayı yiyelim, işkembe çorbası vs. Bu çeşit yemek yapan dükkânlar oluyor.
"Aman hocam şu çok meşhur, gel sana ısmarlayayım bir tane. Sabah gel, namazdan sonra sıcak sıcak yiyelim…" filan, böyle şeyler görüyoruz. Yapması kolay değil ama kıtlıkta yoklukta epeyce de karın doyuracak bir malzeme oluyor.
Fukaranın birisine bu gelmiş. Kocaman bir sığır kellesi; dili olur, yanağından şu kadar et çıkar, beyni bu kadar olur filan. Bundan çorba yapılır, ekmek doğranır; çoluk çocuk, fukaracıklar doyar. Ama kelleyi almış, demiş ki;
"Falanca kardeşim kaç gündür aç, ben sabredeyim…"
Kelleyi ona göndermiş. Kendisine hediye geldi; o da almış, birisine hediye etmiş. O da üç gündür aç ama kelleyi alınca demiş ki;
"Falanca kardeşim var, açlıktan kıvranıyor, o benden daha kalabalık ailesi filan var..."
Ona acımış, ötekisine göndermiş. Etti üç; birincisi, ikincisi, üçüncüsü. Altı kapı dolaşmış, altıncı adam da kelleyi alınca;
"Falanca komşum kaç gündür açlıktan kıvranıyor, evlerinde bir lokma yemek yenmedi, şuna göndereyim…" demiş, ilkine göndermiş.
Kellenin ilkinden çıktığını bilmiyor, altıncısı kendisine verdi. Kendisi ondan geldiğini bilmiyor, o da o kardeşine vermiş.
Bu nedir?
Toplumun çok güzel huylu olduğunu gösteriyor. Merhamet var, insanlar arasında sevgi var.
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethetmeden önce hazırlık yaptı. Boğazın Anadolu yakasını fethetti. Yıldırım Bayezid oraya kale yaptırdı, Anadolu Hisarı'nı yaptırdı. Fatih Sultan Mehmed bu yakaya geçti, üç ayda Rumeli Hisarı'nı yaptırdı. Üç paşaya birer kuleyi verdi, "Bu bitecek!" dedi, üç ayda koskoca muhteşem Rumeli Hisarı'nı yaptırdı. Büyük insanların işleri de büyük olur, çabuk olur. Fatih Sultan Mehmed çağ açan insan! Üç insana dağıttı.
Zorluklar, insanlara dağıtılınca kolay yapılır. Bir insana verseydi yapamazdı, dokuz ayda biterdi. Üç paşaya verdi, üç paşaya verince paşalar arası hayırda yarışma ve rekabet de olur, rekabet olunca da işler iyi gider. Rekabet üretimde önemli bir unsurdur; geliştirir, üretimin hızlı olmasını, çok olmasını sağlar.
Üç ayda orayı yaptı. Rumeli Hisarı, Anadolu Hisarı; boğazdan düşman gelemez, kilitledi. Bizim Çanakkale'mizde Fatih Sultan Mehmed bir kale daha yaptırdı. Onu belki bilmezsiniz, ben Çanakkaleli olduğum için biliyorum, orada da bir kale yaptırdı. Karşı tarafta da Kilitbahir denilen bir kale daha var, oradan da düşman geçemez. Buralardan düşman geçemesin diye iki boğazı sıktı. Edirne'de toplar döktürdü.
Büyük insan zafere nasıl hazırlanıyor?
Bir de şu halkı bir tanıyayım, diye çarşıya çıktı. Tebdîl-i kıyafet, süklüm püklüm kıyafetle, belki yüzünü gözünü değiştirecek bir şeyler yaptı, bilmiyoruz, gitti. Sabahleyin bir dükkâna girdi:
"Selamun aleyküm Şuradan bana yarım okka yağ ver." dedi. Adamın hâline bakıyor, dükkâna bakıyor, yağa bakıyor, teraziye bakıyor, teftiş ediyor.
Kontrol değil, hiç kontrol der miyim, kontrol dersem bana ceza yazarlar!
Neden?
Türkçe kelime kullanacağız, yabancı kelime yok! Teftiş ediyor, müfettiş teftiş ediyor. Kontrolör değil, müfettiş!
Teftiş etti, göz ucuyla inceledi, takip etti; her şey güzel, esnaf harika! Gayet güzel tarttı! Bakalım tartıyı eksik mi yapacak [diye] baktı, güzel. Yağa baktı; katıksız, tertemiz…
Ben Ankara'dayken kahvaltılık bir topak yağ tarttırdım, aldım eve geldim; içinden patates çıktı! Hilekâr, demek ki terbiye olmamış.
Ama onun yağı halis, güzel, tartısı güzel! Çok memnun kaldı; dükkân temiz, adam tatlı dilli, ağzı dualı… Memnun oldu.
"Bir okka da peynir ver." dedi, adam durakladı.
"Niye duraklıyorsun?"
Karşısındakinin padişah olduğunu bilmiyor, "beyefendi" demek istiyor.
"Ağam, ben şimdi sana yarım okka yağ sattım, siftah yaptım, karşı komşum daha siftah yapmadı, zahmet olacak ama acaba rica etsem peyniri de oradan alır mısın? O da siftah etsin, yazık komşum daha siftah etmedi…" dedi.
Padişahın ağzı açık kaldı:
"Olur" dedi.
Aferin, düşman değil! Komşu, komşu haklarına riayet ediyor. Beğendi, kalktı oraya gitti: "Selamun aleyküm" dedi, o da güzel karşıladı…
"Günaydın!" değil "Selamun aleyküm!" dedi.
"Hocam, 'Günaydın' Türkçe! 'Günaydın' ile 'Selamun aleyküm' arasında ne fark var? Sen Türkçe'ye de önem veriyorsun, niye 'Selamun aleyküm' diyorsun?!.."
Kapsam farkı, kaplam farkı var. "Günaydın!" deyince "Bugünün aydınlık olsun!" diyorsun; zaten aydınlık, dışarıda güneş, günaydın.
"Aydın olsun!" demek istiyor. Günü aydın olsun.
Peki, gün aydınlık olsa da insanın kafası karanlık, içi karanlık olsa faydası olur mu?.."
Nice dertli insan var; güneş pırıl pırıl parlıyor da güneşin aydınlığından, günün aydınlığından bir fayda görmüyor!
Es-Selâmu aleyküm ne demek?
"Allah'ın selamı, selametliği üzerine olsun. Darüsselâm olan cennet senin olsun. Allah seni hem bu dünyada her türlü elemden, kederden, hastalıktan, üzüntüden uzak eylesin hem de âhirette cehenneme düşürmesin, azaba uğratmasın, seni cennetine soksun!" diyor.
Ama geniş kapsamı var, ne kadar geniş, güzel şeyler istemiş!
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah!
Kapalıçarşı'dan [daha] kıymetli bir söz! Mücevheratçı dükkânından kıymetli! Hem bu dünyayı hem âhireti gül gülistan etti, çok güzel. O fark var, yoksa taassup değil!
Bazısına es-Selâmu aleyküm diyorsun, başını kaldırıyor, kaşını çatıyor; "Günaydın!" diyor.
Canım, ben sana "Selamun aleyküm" dedim, "Günaydın!" başka, "Good morning" de diyebilirdim…
Avrupalıların çüs diye bir selamları var, birbirlerine çüs diyorlar. Merhaba mânasında hi diyorlar. Ama bunlar bir şey ifade etmiyor!
Es-Selâmu aleyküm, gönül aleminden karşı tarafa ne güzel şeyler temenni ettiğini gösteriyor:
"Selam, sana selam olsun, dünyada âhirette selamette ol, esen ol; dert gelmesin, keder, hastalık, bela, fitne gelmesin, uzun ömürle yaşa, âhirete de gittiğin zaman cehenneme düşme, cennetlik ol…" diyor.
Hangisi daha güzel?
Taassup değil! Selâmun aleyküm'ün Türkçe'si varsa onu diyelim ama yok! Selam kelimesinin kapsamının genişliği başkasında yok!
Allah kelimesinin İngilizcesi var mı?
Yok!
İngilizce'de de Allah, Almanca'da da Allah, Rusça'da da Allah, Hintçe'de de Allah!..
Neden?
God kelimesi var, "Tanrı" demek. Puta da tanrı derler!
"Tanrı" kelimesi "Allah" kelimesi demek değil ki! "Tanrı" kelimesi bir şey küçücük, ötekisi kâinatın Rabbi olan Allah, varlığın adı!
Fark var, o onun karşılığı olamaz! Bu el bu elin karşılığı olur, birbirine denk ama zerre kürenin karşılığı olmaz, arada çok fark var! Biz bunları bilerek söylüyoruz, taassuptan filan söylemiyoruz! Türkçe'ye özen gösteriyoruz ama selam verirken sevdiğimiz insana es-Selâmu aleyküm diyoruz.
Neden?
Cennetlik olmasını istiyoruz da ondan! Bunu tersten tutmamak lazım!
Hayal ediyoruz: Fatih Sultan Mehmed;
"Selâmun aleyküm!" demiştir. O da;
"Aleyküm selam ağam, hoş geldiniz." demiştir.
"Sabahlarınız hayrolsun." demiştir. O da;
"Senin de hayrolsun." demiştir.
"Bana şuradan bir okka beyaz peynir ver."
"Peki ağam…"
Gidiyor, tertemiz, peyniri alıyor, tartıyor; terazisi güzel, tavrı güzel, mal temiz, katıksız, iyi…
"Bir okka da zeytin ver."
Bu sefer o da demiş ki;
Bunlar sözleşmiş filan değil,
"Ağam, benden peynir aldın, zeytini karşı komşudan al, daha hiç kapısından içeri müşteri girmedi…" demiş, oraya gitmiş.
Fatih Sultan Mehmed bunlardan çıktıktan sonra yanındaki vezirine -o da tebdîl-i kıyafet, iki ahbap gibi girip çıkıyorlar, dükkâncılar işin farkında değil- demiş ki;
"Ben bu kadar güzel ahlâklı ahâli ile İstanbul'u değil cihanı fethederim! İstanbul'u alacağımız belli oldu!" demiş.
Neden?
İstanbul güzel huyla alındı. Zaten İstanbul'daki insanlar;
"Burada kardinal külahı görmektense müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz!" diyorlardı. Müslümanların güzel huyunu zaten biliyorlardı. Müslümanlar fethettiği zaman da zulüm yapmadı. Esenlik içinde yönetimi devirdi, iyi bir yönetim geldi, o kadar! Fatih Sultan Mehmed zulüm yapmadı, yağmalama yapmadı, yaptırmadı, gül gülistan herkes mutlu oldu, memnun oldu.
Bunları niçin anlattım?
Güzel huy nedir, toplumda önemi nedir anlaşılsın diye [anlattım]!
Allahu Teâlâ hazretleri bizi ârif, edîb, zarif, kâmil, velî, mahbûb, makbul kul eylesin. Güzel ahlâklı eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber-i zîşanımıza komşu eylesin. Allah hepinizden razı olsun.
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh!
04.07.1997 -
Toplum ve İslam,
04.06.1995 -
Hz. Hasan ve
