22.07.1994 - Yatsı ve Sabah Namazını Camide Kılmak

22.07.1994 - Yatsı ve Sabah Namazını Camide Kılmak
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, İmam-ı Müslim'in rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuş.
Men salle'l-işâe fî cemâatin fe-keennemâ kâme nısfe leyletin ve men salle's-subha fî cemâatin fe-keennemâ salle'l-leyle küllehû.
Biliyorsunuz geceleyin yatsı namazına gitmek, sabahleyin sabah namazına gelmek kolay değil. İnsanın uykudan fedakârlık yapması lazım ya da yorgun olduğu için yorgunluğunu yenmesi lazım! Kendisi biraz bu konuda gayret etmesi lazım!
Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfînde buyuruyor ki:
"Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa…"
Camiye gitmiş, kaçırmamış, yatsı namazını cemaatle kılmış.
Fe-keennemâ kâme nısfe leyletin. "Gecenin yarısına kadar ibadet etmiş sevabı alır."
Ve men salle's-subha fî cemâatin. "Kim kalkar da, sabah namazına da cemaate giderse..."
Tabii kış günlerinde sabah namazına gitmek kolay. Çünkü hakikaten gece uzun oluyor ve uykuyu aldıktan sonra camiye gitmek nisbeten kolay. Ama asıl bu yaz günlerinde, gecenin çok kısa olduğu günlerde, hadîs-i şerîfîn önemi ortaya çıkıyor. "Sabah namazını da kim cemaatle kılarsa..."
Fe-keennemâ salle'l-leyle küllehû. "Sanki bütün gece hiç uyumamış da, ibadetle meşgul olmuş gibi, Allahu Teâlâ hazretleri sevap veriyor."
Bu hadîs-i şerîfte görüyoruz ki insanın sevap kazanması için fedakârlıklarda bulunması lazım. Bu fedakârlıkların kuvveti nispetinde, insan büyük sevap kazanıyor. Akşama kadar çalışıyorsunuz, ondan sonra yorgun argın evinize geliyorsunuz. Hanım yemekleri çıkartıyor. Bu manzarayı bir ev reisi için düşünüyorum.
Hanım da yorulmuş oluyor, ev hanımı için de aynı durum var.
Bütün gün çalışmış, yemeği yedikten sonra da, biraz çay içelim derken yorgunluk çöküyor. Televizyonun karşısına oturuyorlar, ezan okunuyor ama bu yorgunluğu yenip camiye gitmek veya televizyondaki programı bırakıp camiye gelmek birçok kimse için kolay olmuyor. Eskiden televizyon yoktu, ama yorgunluk herkes için her asırda, her çağda mevcut olan bir şey.
Geceleyin de ortalık karanlık olduğu için bir de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in çağını düşünelim. Yollar yok, kaldırımlar yok, elektrik ışıkları yok. Gecenin karanlığında tehlike de var. Köpek ısırabilir, önüne bir yabancı çıkabilir, görünmemekten istifade ederek zarar vermek isteyen insanlar olabilir... İşte bütün bunlara rağmen, yatsı namazı bir vazife! İnsan namazını evde kılabilir; mü'min için evde kılması mümkün. Fakat erkeklerin camide cemaatle namaz kılması, evde namaz kılmasına göre 27 kat daha sevaplı.
Evliyâullahtan -Allah'ın sevgili kullarından- bazılarının hayatlarını okuyorum. Eğer hastalık, rahatsızlık, geç kalmak vesaire gibi bir sebeple evde kılmak zorunda kalmışsa; bazen insanın dişi kanar, burnu kanar [kanaması] kesilmez, abdestini tamamlayamaz, camiye yetişemeyebilir. Bu gibi durumlarda namazı evde 27 defa kılarlarmış. Böyle bir şey yok ama camide 27 kat sevabı kaçırdığı için onu sağlamak maksadıyla bu işi yaparlarmış. Bu kendileri için de bir bakıma ceza oluyor.
"Ey nefsim, sen tembellik edip de camiye gitmeyeceksen, ben de sana 27 defa bu namazı kıldırmak suretiyle, bunun acısını çıkartırım." demiş oluyor.
Nefisle mücadele de çok önemli. İslâm'da en önemli hususlardan birisi, insanın nefsini yenebilmesi. Âyet-i kerîmelerde:
Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ buyruluyor.
İnsan nefsini ıslah edebilirse felâh buluyor; hem dünyada mutlu, bahtiyar oluyor hem de âhirette cennetin yüksek derecelerini kazanıyor. Ama nefsine mağlup olursa, esir olursa, nefsinin hevâsına uyarsa, kendisini heveslerinin peşinde sürüklerse; o zaman da hâib oluyor, perişan oluyor. Yaptığına milyon kere, milyar kere pişman oluyor. O bakımdan, nefsi yenmek çok önemli bir husus.
Peki, bu nefsi yenmek nasıl olacak?
Bunun bir metodu, ilmi, usulü var. Bir kuşu yetiştirmenin, bir köpeği eğitmenin, bir arslan bakıcısının bir arslana terbiye vermesinin, bir çiçeği yetiştirmenin, pamuk üretiminin, ayçiçeği üretiminin problemleri var da, insanın yetişmesinin problemleri yok mu, ilmi yok mu?
Problemleri de var, bunları çözecek ilmi de var tabii.
Nefsi terbiye etmenin ilmine "tasavvuf" diyoruz. Tasavvuf kendiliğinden ortaya çıkmış bir şey değil. Bir kere Kur'ân-ı Kerîm işareti veriyor. Kur'ân-ı Kerîm insanın nefsini terbiye etmesi gerektiğini bir vecibe olarak, bir görev olarak insana gösteriyor. "Nefsini terbiye edeceksin; etmezsen, perişan olursun! Terbiye edersen, mutlu olursun, iki cihanda aziz olursun!" diye, nefsin terbiye edilmesi hedefini Kur'ân-ı Kerîm gösteriyor.
Sadece hedefi gösteriyor da, usulleri göstermiyor mu?
Usulleri de gösteriyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini okuduğumuz zaman, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini dikkatli bir şekilde okuduğumuz ve Kur'ân-ı Kerîm'in bütünü üzerinde sağlam bir görüş ve bilgi birikimine sahip olduğumuz zaman, bakıyoruz ki bir yerde gösterilen hedefin, öbür tarafta metotları da gösterilmiş. İnsan, dini yakından tanıdığı zaman anlıyor ki; Allahu Teâlâ hazretlerinin emrettiği ibadetlerde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in tavsiyelerinde dinin hedeflerini sağlamaya yönelik pratik tedbirler var. Bunlar detaylı olarak, bilimsel bir rapor tarzında, bir ilacın prospektüsü gibi, şunu şöyle yaparsan şöyle olur tarzında söylenmiyor ama direkt olarak şöyle yap deniliyor. Siz onu yaptığınız zaman, o murada, o gayeye, o maksada otomatik olarak gidiyorsunuz, varıyorsunuz. İslâm'ın güzelliği burada.
Bir insanın İslâm'ın ibadetlerindeki hikmetleri anlamaması halinde bile, İslâm'ın emirlerini tuttuğu zaman yine mutlu bir insan, yine olgun bir insan olması mümkün oluyor. Onun için İslâm medeniyeti sahasında bakıyorsunuz, medreseye gidememiş, fakir bir ailenin bir çocuğu, bir eğitim yapamamış, annesi babası zengin değil; onun eğitimi için hocalar tutamamış vesaire ama tasavvuf o kimseyi eğitmiş, İslâm o kimseyi eğitmiş, bakıyorsunuz bir oduncudan, bir büyük ârif; bir demirciden bir kâmil mürşit; bir çobandan çok mükemmel bir insan meydana çıkıyor.
Neden?
Çünkü İslâm'ın emirlerinde, Allah'ın reçeteleri var. Kulların hastalıklarını iyi edecek ve kulları mutlu ve kuvvetli edecek reçeteler var. Onları tuttuğu zaman, çoban da evliyâ olabiliyor, oduncu da, demirci de evliyâ olabiliyor. Onun için Allah'ın emirlerinin hepsini dikkatle uygulanmak gerekir. Mânasını ve hikmetini anlamasa bile baştacı edilmelidir.
Bizler -yirminci yüzyılın insanları- bilgi çağını yaşıyoruz. Bu bilgi çağında, çok çeşitli yerlerden bilgileri toplayabiliyoruz. Her ilim kendi içinde ihtisas dallarına ayrılmış olduğu için her âlim ve araştırıcı bir sahayı derinlemesine araştırdığı için ilmin hudutları muazzam, ansiklopedilere sığmayacak kadar genişlemiştir. Her dalın ihtisas kütüphaneleri var ve o kütüphaneler de tıklım tıklım dolu. Bir insanın mütehassıs olması, onları okuyup anlaması bile bir hayli zor oluyor. Ama İslâm, bir insanın bu bilgileri bilmemesini nazar-ı itibâra alarak, Allahu Teâlâ hazretleri onu farkına varmadan eğitiyor. Bir annenin çocuğunu -çocuk kendisinin eğitildiğinin, beslendiğinin, yetiştirildiğinin farkında olmadan- yetiştirdiği gibi, İslâm insanları yetiştiriyor. İşte tasavvufta, İslâm'ın bu emirleri göz önüne alınıyor ve ona Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz'in tavsiye ettiği tavsiyeler olarak, öğütler olarak, emirler olarak uygulandığı zaman, bir bütün, bir sistem ortaya çıkıyor.
Nereden çıkıyor bu sistem?
Kur'ân-ı Kerîm'den çıkıyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in sünnet-i seniyyesinden çıkıyor.
Bu açıklamayı, bu okuduğumuz hadîs-i şerîfe bakarak biraz genişletelim:
Bir insanın olgun bir insan olmasına mâni neler vardır?
Tembelliği vardır, rahatına düşkünlüğü vardır, keyfine düşkünlüğü vardır.
İster misiniz bir talebenin çok keyfine düşkün olmasını? Eğlence yerlerinde gezen bir talebe üniversiteyi bitirebilir mi?
Babasından aylıkları alır, memleketinden babası ona paraları gönderir. O da burada, büyük şehirde onları bir güzelce eğlence yerlerinde yerse, o çocuk eğitilebilir mi?
Şimdi insanın bu tembelliğinin önüne nasıl geçeceğiz? İnsanın kendi arzularını yenmesini nasıl öğreteceğiz? İnsanı olgun, kâmil, ermiş bir insan olma durumuna nasıl getireceğiz?
İşte bir misal. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir şey anlatıyor bize;
"Yatsı namazına camiye geleceğiz."
"Gelemem! Yorgunum, hastayım, rehavet çöktü üstüme, evde kılsam olmaz mı?"
"Evde kılsan olur ama camideki gibi olmaz."
"Cemaat esassa, ben de çoluk çocuğumu arkama saf yaparım, kendim de sarığı başıma sararım, evde imamlık yaparım."
İyi ama evdeki imamlıkla camideki cemaat arasında çok büyük fark var! Evde iken imamlık yaparsın ama bir insan camiye gittiği zaman öyle büyük faydalar sağlıyor ki hatırlayabildiğim birkaç tanesini söyleyeyim:
"Camiye giderken attığı her adımda bir günahı affoluyor, bir derece yükseliyor. Camiye gittiği zaman camideki cemaatten olgun, Allah'ın sevgili, makbul bir kulunun hatırına Allahu Teâlâ hazretleri bütün cemaatin namazını kabul ediyor.
Allahu Teâlâ hazretlerinin bizim ibadetlerimize ihtiyacı yok. Allahu Teâlâ hazretleri kâinatı kendisi yaratmış, bizim her şeyimizi kendisi yaratmış ve veriyor, bütün nimetlerimiz O'ndan. Bizim ona ibadet etmemizin faydası bize.
Allah'ın bize emirlerinin sonucu, faydası kime?
Bize.
Biz İslâm'a uyduğumuz zaman kim istifade edecek?
Müslüman olarak ben kendim istifade ediyorum. Benim ailem istifade ediyor, benim annem babam istifade ediyor, toplumum istifade ediyor. Dürüst insan oluyorum. Polise ihtiyaç kalmıyor, yalancılık olmuyor, hırsızlık olmuyor, rüşvet olmuyor, haksızlık olmuyor. Sevgi var, merhamet var. Bunların hepsi birden sağlanmış oluyor. Bütün bunlar insanoğlunun faydasına...
Allahu Teâlâ hazretleri, İslâm'ı insanlara bir nimet olarak göndermiştir. İslâm, Allah'ın insanlara bir angaryası, bir külfeti değildir.
Sevgili dinleyicilerim bunu bastıra bastıra, her yerde göğsünüzü kabarta kabarta söyleyin!
Bir insanın müslüman olması, Allah'a, "İşte ben müslüman oldum, binâenaleyh ne istersem yapman lazım!" gibi bir havaya bürünmesine, Allah'a minnet etmesine, Müslümanlığını başa kakma durumuna gelmesine yol açmamalı! Bu İslâm bizim için en büyük nimet ve bütün emirlerinin altında nice hikmetler var.
Düşünebiliyor musunuz, sabahleyin uykudan kalkıyorsunuz; o serin, güzel gecenin dinlenmiş havasından ciğerlerinize nefesinizi çeke çeke, o güzel sabah havasıyla tatlı tatlı, sakin sakin camiye yürüyorsunuz. Egzoz gazı yok, gürültü yok, patırtı yok. Herkes böyle rahat bir gece geçirmiş. Siz tertemiz havayı ciğerinize çekerek camiye gidiyorsunuz, namaz kılıyorsunuz. Sıhhî bakımdan da fayda var.
İnsan, sabahleyin kalktığı zaman Allah'a ibadet ederek yeni bir günü başlatmış oluyor. Gün doğuyor, insan yeni bir güne başlıyor; ama Allah'a itaat ederek, ibadet etmiş olarak, söz vermiş olarak, "Ben müslümanım, ben senin iyi kulunum yâ Rabbi!" diyerek yeni bir günün ilk adımlarını atmış oluyor.
Tabii o günün, sabah namazıyla bereketli bir şekilde başlayan bir günün arkası da, böyle mutlaka çok iyi gelecek demektir. O namazı kılmış olan insanın işyerine gidip de besmeleyle açması, kepengini kaldırması, Bismillâhirrahmânirrahîm deyip tezgâhına oturması, siftah parasını besmeleyle kasasına koyması, müşteriye muamelesi, malı satarken davranışları vesaire. O sabahki başlangıç bunların hepsine tesir edecek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onun için ne kadar önemli bir başlangıca teşvik etmiş oluyor! Biz Peygamber Efendimiz'in tavsiyesini tuttuğumuz zaman, ne kadar büyük hayırları birden kucaklamış oluyoruz. Nelere sahip olmuş oluyoruz, farkında değiliz
"Bir gün geçirdim. Şimdi yatıp uyuyacağım."
Bu uyku belki ölüme de benziyor, insan bütün duygularını kaybediyor, serilip yatıyor. Gece üstü açılıyor, farkında değil, odaya birisi girse çıksa, farkında değil vesaire. Ölüm gibi bir şey bu uyku.
Bütün bir günü geçirdim, acaba nasıl geçirdim? Allah'ın rızasına uygun mu?
"İşte bugün de akşam oldu." Bir şarkı hatırlıyorum, sözleri dokunaklı, belki aslında şarkı da değil, belki bir ilâhîdir:
Enginde yavaş yavaş, günün güneşi soldu.
Derdim bana arkadaş, bugün de akşam oldu.
Akşam olunca, insana bir hüzün çöküyor. Güneşin batmasıyla bir muhasebe, kendi kendini hesaba çekme fikri meydana geliyor. Yatsı namazına camiye geliyorsunuz. O gün ki yaptığınız iyi işlerden mutluluk duyarsınız, kötü işlerden pişmanlık duyarsınız. Yatsı ve sabah namazlarının bu bakımdan büyük önemi var. Nefsi terbiyeye yönelmesi bakımından önemli, tembelliği yenmek bakımından önemli. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki;
"Yatsı namazını kim cemaatle kılarsa gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur. Sabah namazını kim cemaatle kılarsa, bütün gecesini ihyâ etmiş olur." buyurdu.
Bir de tehlikeli tarafını size hatırlatayım: Tehlikeli tarafı da şudur ki; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar:
"Yatsı ve sabah namazlarına münafıklar güç yetiremezler, münafıklar gelemezler. Münafık olmayanlar gelir de münafıklar o namazlara gelemezler."
Neden?
Kalbinde hastalık var!
Münafık ne demek?
İçi başka, dışı başka demek. Kalbi rahatsız, imanı zayıf, hastalıklı insan demek.
Onlar gelemiyor, neden?
Nefsini yenemiyor, Allah'ın emrinin önemini kavrayıp bu işleri yapamıyor. "Bunların durumuna düşmeyin. Yatsı ve sabah namazlarında camiye gelin!" diye tavsiye buyurmuş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Tabii ben sizin mâsum olduğunuzu ve bu bilgileri bilmediğiniz takdirde, belki bundan önceki günlerde evinizde namaz kılıverdiğinizi düşünüyorum, olabilir. Hatta insanlar İslâm'a sonradan sonraya âşinâ oluyorlar, İslâm'ın güzelliklerini geç anlıyorlar. Orhan Veli'nin dediği gibi, epeyce bir yaşlandıktan sonra insan taşın sert olduğunu anlıyor; "su insanı boğar, ateş yakarmış" diyor. Bir takım temel gerçekleri çok geç anlayabiliyor. İslâm'ın ne kadar güzel bir din, bir yol, metot olduğunu, daha doğrusu hayat tarzı olduğunu insan geç anlayabiliyor. Şimdiye kadar ihmaller olabilir. Ama bundan sonra, insan iyi müslüman olmalı, her şeyi doğru düzgün yapmaya çalışmalı!
Hepinize mutluluklar dilerim.
Nice nice mübarek günlere; sıhhat ve âfiyetle sevdiklerinizle beraber, yakınlarınızla, dostlarınızla, evlatlarınızla, büyüklerinizle erişmenizi diliyorum. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun sevgili Akra dinleyicileri
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
31.03.1985 -
Yatsı ve Sabah
18.12.1998 -
Şabanın Son Günlerindeyiz,
