26.04.1992 - Kuran-ı Kerim ve Sünnet Işığında Tasavvufi Anlayışımız

26.04.1992 - Kuran-ı Kerim ve Sünnet Işığında Tasavvufi Anlayışımız
Rabbimiz'in üzerimize saçtığı sonsuz nimetlerine beşer tâkati içinde sonsuz hamd ü senâlar olsun. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habîb-i Edîbi, numûne-i imtisâlimiz, rehberimiz, başımızın tacı, Muhammed-i Mustafâ'sına gönül dolusu salât u selâmlar...
Bizler birbirimizin Allah tarafından birbirlerine bağlanmış kardeşleriyiz.
İnneme'l-mü'minûne ihvetün ifadesinde innemâ edat-ı tahsîsi, "Müslümanlar ancak ve ancak, sadece ve sadece kardeştir; başka hiçbir vasıf onlara uygun düşmez, ancak kardeşlik vasfı uygun düşer. Kardeşliğin dışında başka bir sıfat onlara yakışmaz. Münasebetlerini isimlendiren, tavsif eden kelime ancak 'kardeşlik' olabilir." mânasını taşıyor.
Ayrıca birbirimizle yol kardeşliğimiz, uhuvvet-i fillah, Allah rızası için daha özel bir kardeşliğimiz de var. Daha yakın bir kardeşliğimiz var. Akrabalık gibi içiçe olan kardeşlikler...
Bu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfi ile müjdelediği bir husustur:
“Ve me't-tekâ mü'minâni kattu illâ efâdellâhu bi ehadihimâ min sâhibihî hayra”
"İki müslüman bir araya gelir karşılaşırsa mânevî mükâfat olarak Allah birinden ötekisini, ötekisinden berikisini mutlaka faydalandırır."
Demek ki müslümanların bir araya gelmesi lazım, mülâkatları çok olması lazım; bu mükâfatları daima almak için...
Zaten tasavvufun en yüksek mertebesi nedir? En yüksek mutasavvıfın en yüksek meşgalesi ve zevki nedir?
Kur'ân-ı Kerîm ve namazdır.
Çünkü tasavvuf uzun bir tarihte çok geniş bir sahada asırlar boyu uygulanmış bir dini yaşama tarzı. Farklı kültür çevrelerinin insanları tarafından uygulanmış. Muhakkak ki İslâm'dan önceki yaşam tarzlarının, örflerinin, âdetlerinin, kültürlerinin, çevrelerindeki insanların tesiri var. İran Hint tesiri, hıristiyanların daha önceki zâhidlerinin, rahiplerinin tesirleri var. Bu kadar uzun asırlar Atlas okyanusundan Büyük okyanusa, Sibirya'dan Afrika'nın güney ucuna kadar geniş sahalarda yayılmış olan bir dinî yaşam tarzının arasında farklılıklar olabilir, bunun güzel temsil edilmesi de olabilir, cahillikolabilir yozlaşma da olabilir. Bunu her sahada müşahede etmek veya her sahadan buna misal göstermek mümkündür. Teknolojiden bile mümkündür.
Onun için, tasavvufun çeşitleri çok olunca, birisi tasavvufu tenkit ediyorsa, onunla terminolojimizi eşitlememiz lazım, neyi kasdettiğini beraber düşünmemiz lazım. "Sen hangisini kasdediyorsun? Neye düşmansın, neye dostsun?" diye kavramdan, kelimeden anladığımız mâna üzerine bir ortak zemin bulmak lazım ki ondan sonra "haklısın" veya "haksızsın" denilebilsin. Çünkü belki aynı şeyi söylüyoruzdur, belki onların tenkit ettiği hususu biz daha çok tenkit ediyor ve düzeltmeye çalışıyoruzdur.
Biz hiçbir zaman Kur'ân-ı Kerîm'e aykırı, sünnet-i seniyyeye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz.
İnsanın kendisinden bahsetmesi herhalde çok ayıp olur; ama burada icap ediyor.
Vaiz ve zâhidler hakkındaki sözler sanki bana söylenmiş gibi çok dokunurdu bana... İslâm'ı hiç bilmeyen insanların çok kaba bir şekilde vahdet-i vücudu anlatış tarzlarına da şiddetle içimden bir infial ve itiraz vardı. Panteizm, yani nereye baksan her şey... -onların anlayışıyla söylemeyi bile istemiyorum- bana zor gelirdi.
Onun için, mesela içki içen, içkiyi metheden; "Işkını açmaya mey nûş edeler." diye bir de bunu aşkullahı, muhabbetullahı açmak için vasıta sayıp da meşrulaştırmaya çalışan bazı tasavvuf erbabını sevemedim, sevemeyiz, sevemezsiniz. Namazsız lafazan tasavvuf erbâbını sevemedik. Bu işin laf olmadığını, kâl olmadığını, hal olduğunu düşündüğümüz için...
Bilmiyorum, Hocamız'ın çok olgun talebeleri vardı; benim de eksiğim kusurum kendisine muhakkak ki mâlumdu... Ama bizi sizlere hizmetçi olarak tayin buyurması nedendir, bilmiyorum...
Kur'ân-ı Kerîm'e ve hadîs-i şerîflere bağlı bir terbiye içinde yetiştik. Tekkemizin terbiye kitabı Râmûzü'l-ehâdîs -İmam Suyûtî rahmetullâhi aleyh'in el-Câmiu's-sağîr'i gibi bir alfabetik hadis kitabı- bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için hadisleri uygulamak, Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan, tasavvufçu olduk mecburen.
Galiba bu da İslâm tarihindeki bazı büyük sîmaların çizgisine de benziyor. Çünkü ilk önce sıbyan mektebine gitmişler, elifbâyı öğrenmişler. Sonra dârü'l-Kur'anlarda Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmişler. Ondan sonra âlet ilimleri ulûm-u aliyyeyi öğrenmişler; Arapça, sarf, nahiv, mantık vesaire... Ondan sonra yüksek ilimleri ulûm-u şer'iyyeyi öğrenmişler. Ondan sonra "İlimden maksat onun uygulaması, ilmiyle âmil olmak, bildiklerini hayatına uygulamak, tatbik etmek." diye -Halil Gönenç Hocamız'ın çok güzel taksim edip ifade ettiği gibi- bir bakıma ilm-i ahlâk demek olan tasavvufa geçmişler. Tasavvufun uygulama biçimleri ve insanların terbiye edilmesinde düşünülen metodlar dolayısıyla yollar yani tarikatler meydana gelmiş. O uygulamalarla mârifetullaha ve dinin hakâyıkına, hakikate erişilmiş...
Bu çizgi mesela İmâm Gazzâlî'de hepimizin bildiği bir olay. İmam Gazzâlî Bağdat medresesinde sırmalı kocaman kavuğuyla ve altın yaldızla dokunmuş cübbesi ile ders veren muhteşem bir zekâ âbidesi iken; cedelci, bilgili, konuşkan ve mantık dolu bir insan iken sonra kendi hayatı içinde uzun mücadelelerin verdiği tecrübeyle, etrafındaki ilm-i kelâm ehlini vesaireyi de inceledikten sonra; "Benim bugün kendi çağımda, incelediğim insanlar içinde dini en doğru anlayan ve uygulayan sûfîlerdir." diye sûfiyye mesleğine sülûk etmiş. Ve Tûs'ta medresesinin karşısına bir de tekke yapıp, -tabii kendi ruhî gelişmesi Dımeşk'te Mescid-i Emevî'de, caminin altındaki hücrede erbaînler çıkartma halleri ayrı- ondan sonra meşhur eseri İhyâ-u Ulûm'u yazmış; asırlardır bizi terbiye ediyor... Osmanlı alimi olup da Gazzâlî'yi okumayan, şimdi münevver olup da Gazzâlî'nin İhyâ'sı veya Kimya-ı Saadet'i olmayan veya Âbitler Yolu kitabı kütüphanesinde olmayan bir kimse, yani Gazzâlî'den bir şey öğrenmemiş bir kimse tahmin etmiyorum [olsun.]
Hacı Bayrâm-ı Velî de öyle bir müderris iken, ondan sonra intisap edip mutasavvıf olmuş. Akşemseddin hazretleri hâkezâ, onun zamanının insanlarından... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî herkesin bildiği bir misal... Medresede ders verirken Şems-i Tebrîzî'nin [irşadıyla tarikate intisap etmiş.] Kaddesallâhu ervâhahümü'l-aliyye.
Demek ki insan ulûm-u şer'iyyede rüsuh peydâ edince sonunda varacağı zirve, son durak tasavvuf oluyor.
İslâmî tasavvufun... "İslâmî tasavvuf" diyoruz. "Mistisizm" denilen Hint mistisizmi, Yunan mistisizmi; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz müslümanız. Onlar bizi doğrudan doğruya ilgilendirmiyor, dolaylı yoldan da...
"Ben onları özellikle okumuyorum." "Belki bir şeylerinden etkilenirim de bir şey karışır." diye korkarım. Bir şeyi öğrenirim, bir şeyin duyulduğu zaman hatırdan çıkartılması zor olur. Onun için ne Hint felsefesini, Hint mistisizmini okumak istedim, ne Yunan mistisizmini okumak istedim, ne hıristiyan mistisizmini okumak istedim. Sadece istediğim Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak, hadîs-i şerîfi anlamak oldu.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh!
26.04.1992 -
İbadet ve İtaat
31.03.1985 -
Yatsı ve Sabah
