26.05.1990 - Hayatın Gayesi

26.05.1990 - Hayatın Gayesi
Aziz ve muhterem kardeşlerim, değerli gençler;
Allah celle celâluhû size razı olduğu bir ömür sürmeyi nasip eylesin. İki cihan saadetine cümlenizi mazhar eylesin.
Daha yaşlılardan elbette çok gerideyim. Çünkü onlar daha çok ibadet ettiler. Daha gençlerden elbette daha gerideyim. Çünkü onlar benim kadar suç işlemediler. Suçları benden daha az. Acizliğimi, nacizliğimi itiraf ederim. Bir zerre-i naciz olduğumu asıl unvanımın bu olduğunu size taktim eden kardeşimin bana, ismime eklediği sıfatlardan aldanmamanız için ihbar ve ihtar ederim. Bir aciz, naciz kardeşinizim. Bir varmış, bir yokmuş gibi masal gibi bir hayatımız olacak ondan sonra ahirete göçeceğiz. Sizlerde öyle.
Allah celle celâluhû hazretleri kainatın, her varlığın ve bizim de sahibimiz. Bizim yaptığımız işler Allah-u teala hazretlerinin makbulu olursa, rızasını kazanmaya vesile olursa ne mutlu bize! Eğer hayatımız ve faaliyetlerimiz Allah’ın rızasına uygun olmazsa ne yazık bize! Hiç kıymeti yok!
Hani tüm dünya bizim olsa, bir elimize ayı, bir elimize kameri-güneşi verseler ne kıymeti var.
Biz tüm düşünceleri felsefeleri, gayeleri elekten geçiripte “İlâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” diyen büyüklerin izindeyiz. Onların talebesiyiz. Onların naçiz bir talebesiyiz. Onların naçiz bir muhakkıbiyiz. Onların naçiz bir mühibbiyiz, seveniyiz, sayanıyız.
Gayemiz Allah-u teala hazretlerinin rızasını kazanmak. Onu kazanabilirsek ne mutlu!. Kazanamazsak faaliyetlerin canlı olması, şaşalı olması, depdebeli olması, saltanatlı olması, gösterişli olması, alkışın çok olması, taraftarın çok olması... Hepsi bu dünyanın faniliği içinde onunla beraber yok olacak şeyler.
Bunu hissediyorum ve hayatımı buna göre tanzim etmeye çalışıyorum. Size de bunu tavsiye ederim.
Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde bizlere yaşadığımız hayatın mânası hakkında bazı âyetler göndermiş. Bunun en ürpertici olanlarından birisi:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
﴿اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ﴾
E fe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ türceûne. [23/Mü'minûn 115]
“Ey insanlar; siz sanıyor musunuz ki biz sizi abes yere, maksatsız, gayesiz, boş, bâtıl, bir hiç olarak yarattık? Böyle mi sanıyorsunuz? Bize dönmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?”
Buna edebiyatta istifâm-ı istinkârî derler veya inkârî derler. Yani böyle değil, soru soruyor ama böyle olmadığını beyan etmek için soruyor. Hayat boşuna değildir. Gayesiz değildir, maksatsız değildir, abes değildir. Hayatın bir anlamı var, bir gayesi var. Bir fonksiyonu var. Bizim; yaşayan insanların hayata sahip olan, hayatın içinde olan varlıkların bir misyonumuz var; sırtımıza yüklenmiş olan bir görevimiz var.
İnanmayan insanlar, hayatı anlamsız, boş bir şey olarak görüyorlar. Şairin birisi diyor ki;
Hadîs ez mutrib u mey gû ve râz-i dehr kemter cû
Ki kes negşûd u negşâyed be hikmet in muammâ râ
Meşhur İran şairlerinden birisidir bunu söyleyen. Diyor ki; “Boşver. Çalgıdan bahset, içkiden bahset. Hayatın anlamını arayıp ne yapacaksın. Arama. Çünkü bu muammayı şimdiye kadar kimse çözmüş değil.”
Bir başka şiirinde demiş ki; “Bu kitabın baş sayfaları, son sayfaları kopuktur.”
Yani meçhul, bilmiyoruz. Başı nereden başlıyor, neyin nesiymiş? Bize meçhul. Sonu nerede bitiyor bu kitabın, bilmiyoruz, diyor.
Bu, imansızların inançsızlık boşluğu içinde çırpınışları! Boş bir hayat, gayesiz bir hayat! Bu yokluk muazzam, müthiş bir şey. Bu yokluk hissinin düşürdüğü tuzak.
“İçkiden bahset, zevkten bahset, keyiften bahset. Dünyaya bir defa gelmişim sonumun ne olacağı belli değil.
Hani doyunca, patlayınca, tıksırınca yemek, içmek, yaşamak tarzında.
Hayat bir imtihan!
﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا﴾
Ellezî haleka’l-mevte ve’l-hayâte li-yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelen.[67/Mülk 2]
“Hanginiz daha güzel iş yapacak, hanginiz daha güzel imtihan başaracak diye sizi imtihan etmek için ölümü, hayatı var eyledik!” diyen Allah-u Teâlâ hazretlerinin kulları sınaması bir imtihan! Bu gerçek! Bu hakikat! İslâm’ın en mühim hakikatlerinden birisi bu! Ahiret inancı. Âhirete gideceğiz.
Bu dünya hayatı, el-hayâtü’d-dünyâ. Fâni ve geçici. Rüzgâr gibi geçen, yel gibi geçen, esip tozan, göz yumup açınca tükeniveren, nasıl geçtiği anlaşılmayan bir zaman parçası.
El-hayâtü’l-âhireh. Asıl hayat, ebedî hayat, sonsuz hayat, bitmeyen hayat!
﴿هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴾
Hüm fî hâ hâlidûne. [2/Bakara 39]
İnsanlar orada neyle karşılaşacaklar, hangi dâra; dâr-ı saadete mi, dâr-ı cennâte mi girecekler yoksa dâr-ı cahîme mi girecekler? Cennetlik mi olacaklar cehennemlik mi olacaklar? Orada ebedî kalınacak.
Asıl âlem orası! Rakamlarla ifade edilemeyecek, devamlı, sonsuz, ebedî hâlidî âlem orası. Burası rakamlı olduğu için, sonlu olduğu için burası bir hiç. İkisini birbirine nispet edersek dünya hayatı, âhiret hayatına göre nedir diye nispet edersek, oranlarsak bu bunun kaçta kaçıdır diyecek olursak; diyelim ki yüz yıl yaşadık veya bin yıl yaşadık. Âhiret hayatı sonsuz. Bini, sonsuza bölersek sıfır! Bir rakamın sonsuza bölümü sıfırdır. Çünkü sonsuz derecede küçük parçalara bölüyorsunuz; sıfır olur. Sıfırdır, matematik bunu söylüyor.
Dünya hayatıyla âhiret hayatını inceleyecek olursanız acaba bu bunun kaçta kaçı?
Dünya hayatı bin yıl sürecek olsa âhiret hayatının yanında kaçtır?
Sıfırdır.
Dünya hayatı sıfırdır.
Biz buraya gelmişiz. Bir müddet yaşamışız. İşte siz gençlik yaşlarındasınız. Biz de ihtiyarlığın başındayız. Bilmiyoruz bundan sonra ne olacak? Kaderimiz, anlımızda yazımız nedir, bilmiyoruz.
Ama burada bazı şeyleri bilmek en büyük vazifemiz:
Bizi kim yarattı? Bize bu nimetleri kim veriyor? Bize bu varlığı kim vermiş? Bu aklı kim vermiş? Bu düşünce, bu tefekkür, şu şiirler, bu güzellikler, vücudumuzun kabiliyetleri… Bizden değil. Bizim dışımızdan bize verilmiş nimetler. Küçücük bir tohumdan çıkan ağaç. Ağacın dallarından sarkan meyveler; kırmızılar, yeşiller, renkler, tatlılar, ekşiler… Yerden fışkıran feyizler, bereketler; küçücük bir tohumdan harika sonuçlar… Allah’ın çeşitli nimetleri! Bunların mahiyetini biliyor muyuz! İşte biz bu nimetlerden istifade ediyoruz. Yiyoruz, içiyoruz, yaşıyoruz. Sıhhatteyiz, âfiyetteyiz, şeniz, zindeyiz, hoşuz, iyiyiz.
Kime teşekkür edeceğiz?
Bu nimetlerin kaynağı, neresidir?
Kim gönderiyor bize?
Her gün bir yerden, bir zarf içinde bize bir milyon lira para gelse sahibini merak etmez miyiz? Kim gönderiyor? Bize bunca nimeti kim verdi? Kim vermeye devam ediyor? Kim bizi bu nimetlerine gark etti?
Kur’ân-ı Kerîm’in şehadetiyle bizim en mühim görevimiz, en büyük ödevimiz bizi yaratanı bilmek ve bulmak.
En affedilmez suç; yaratanını bilmemek, tanımamak veya yanlış tanımak. Yanlış tanımaya şirk diyoruz. Bilmemeye küfür diyoruz, inkar diyoruz. Suçların en büyüğü bu!
Erhamürrâhimîn olan Allah-u Teâlâ hazretleri, her günahı bağışlayabiliyor. Adam öldürmüş, hırsızlık yapmış, ömrünü fena yollarla geçirmiş vesaire. Tevbe edip doğru yola gelince affedebiliyor.
﴿اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُ﴾
İnnallâhe lâ yağfiru en yüşrake bihi ve yağfiru mâ dûne zâlike li-men yeşâü. [4/Nisa 48]
Öbür suçların hepsini bağışlayabilir ama kendisini bilememe, bulamama suçunu bağışlamıyor.
Çünkü bundan büyük suç olmaz. Bundan büyük duygusuzluk olmaz. Bundan büyük gabîlik olmaz. Bundan büyük vurdumduymazlık olmaz. Bundan büyük tembellik olmaz. Bundan büyük ahlaksızlık olmaz. Bundan büyük nezaketsizlik olmaz.
Bunca nimeti kim gönderiyor?
Kime teşekkür edeceğim?
Ondan haberi yok! Hayatın gayesi yaratanı bilmektir.
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ﴾
Ve mâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ li-ya’büdûni. [51/Zariyat 56]
Yaratanı bileceksiniz. Hem de çok sağlam bir şekilde bileceksiniz. Mutlaka bileceksiniz. Muhakkak bileceksiniz. Bunu bilmediğiniz zaman, vazifenizi yapmamış oluyorsunuz. Hayatınız boş. Dünya üzerinde Allah’ın bir sürü bu gerçeği yakalayamamış kulu var. Onlar gibi olursunuz.
﴿وَمَٓا اَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِن۪ينَ﴾
Ve mâ ekseru’n-nâse ve lev haraste bi-mü’minîne.[12/Yusuf 103]
İnsanların çoğu bu gerçekleri yakalayamıyorlar. Sirke sineği gibi. Bir sirke çanağının üzerinde uçuşan zayıf naif sinekler sabahleyin, akşamleyin bakarsınız üstünde uçuşuyorlar, yerler sinek ölüsü dolu. Sirke sineği gibi insanlar. Kıymeti yok! İnanmaşız insanın kıymeti yok.
İnsanı insan yapan, insanı sultan yapan, insanı ölmez bir varlık hâline getiren imanıdır.
"Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez"
diyor Yunus Emre. Sözün büyüklüğüne bakın! Sonra bilmemeye karşı duyulan tahkire, tahkir duygusuna bakın. Kendisine rızkı gönderen, nimeti veren, varlığı veren, aklı, fikri veren, İslâm’ı veren, imanı veren, duyguyu veren Rabbini bilmek ve ona âşık olmak; hayatın gayesi bu! Sevgi! Sevgi, makamların, mânevî, tasavvufî makamlarının en üstünü sevmek. Aşk makamı, şevk makamı. Aşkullah, muhabbetullah makamı. O makamı bulmuşlar. O âb-ı hayattan içmişler, eskiler. Asıl vazifemiz bu. Kur’ân-ı Kerîm’in âyet-i kerîmesi bize bunu bildiriyor.
Ve mâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ li-ya’büdûni.
Sizin asıl işiniz bu! Sizden öncekilerin de asıl işi buydu. Sizden sonrakilerin de asıl işi bu. Babanızın da işi bu annenizin işi de bu. Kardeşinizin, komşunuzun işi de bu. Allah’ı bileceğiz. Allah’ı bulacağız. Çünkü;
﴿وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ﴾
Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. [57/Hadid 4]
Âyet-i kerîme bize bildiriyor ki; “Nerede isek O bizimle beraber! Nerede idiysek bizimle beraber!”
﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾
Ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verid. [50/Kâf 16]
“Biz insanoğluna onun şah damarından daha yakınız.”
﴿وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾
Va’lemû ennallâhe yahûlü beyne’l-mer’i ve kalbihi.[8/Enfal 24]
“Kişiyle kalbi arasında ihâta eder. O arayı kuşatır, çevreler.” diye bildiriliyor. Yani Yunus bunu çok güzel anlamış. Diyor ki;
İstemegil anı ırak
Gönüldedir ana durak
"Cenâb-ı Mevlâ’yı uzaklarda arama!"
Çocukların din kitabını getirmişlerdi. İlk sayfayı açtım, diyor ki;
Gott ist in der himmer. “Tanrı göktedir.”
Böyle saçma şey mi olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri her yerde! Bir yerde olup bir yerde olmaması düşünülebilir mi? Öyle saçma şey mi olur? Adamlar uzakları düşünüyorlar. Adamlar yer arıyorlar. Yer arayınca da bulamıyor tabii. Ama gerçek öyle değil. Bulan buluyor ve bulduğunun sonucu da belli oluyor. Bulduğunun sonucu da belli oluyor.
Bulan acaba sübjektif bir olguya mı varmış? Acaba bulamadığı halde kendisini buldu mu sanıyor yoksa gerçekten mi buluyor?
Bulan gerçekten buluyor. Gerçekten buluyor. Çünkü olgularla, tezahürâtıyla bulduğu anlaşılıyor. Allahu Teâlâ hazretleri bir hadîs-i kudsîde buyurmuş ki;
«قَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ: «مَنْ آذَى لِي وَلِيًّا فَقَدِ اسْتَحَلَّ مُحَارَبَتِي، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِمِثْلِ أَدَاءِ الْفَرَائِضِ، وَمَا يَزَالُ الْعَبْدُ يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ عَيْنَهُ الَّتِي يُبْصِرُ بِهَا، وَأُذْنَهُ الَّتِي يَسْمَعُ بِهَا، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَفُؤَادَهُ الَّذِي يَعْقِلُ بِهِ، وَلِسَانَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ بِهِ. إِنْ دَعَانِي أَجَبْتُهُ، وَإِنْ سَأَلَنِي أَعْطَيْتُهُ؛ وَمَا تَرَدَّدْتُ عَنْ شَيْءٍ أَنَا فَاعِلُهُ تَرَدُّدِي عَنْ وَفَاتِهِ، وَذَاكَ لِأَنَّهُ يَكْرَهُ الْـمَوْتَ، وَأَنَا أَكْرَهُ مُسَاءَتَهُ». حم، ع، طس، كر، ق، وَالْحَكِيمُ، عَنْ عَائِشَةَ.»
“Kulum bana ibadet ve taatlerle, hayır ve hasenât ile nevâfil ile yaklaşadurur. Her yaptığı ibadet, kulu Allah’a biraz daha yaklaştırır, biraz daha yaklaştırır, biraz daha yaklaştırır. Nihayet iyiliği galebe çalar. Kul esas yapısı itibariyle, genel manzarası itibariyle iyi bir kul olur.”
İyilik yapan bir kul olur. Ufak tefek kusurları olsa bile hatasız kul olmaz ama genel yapısı itibariyle, nihayet hayırla hasenâtla, iyiliklerle meşgul olan bir iyilik meleği gibi bir insan olur. Herkes görür, sever. Karınca ezmez, tatlı dilli, kimsenin kalbini kırmaz iyi insan. Herkese ittifak eder.
Hattâ uhibbehû. “Nihayet ben o kulumu severim. Böyle nafile ibadetleri yaptığı zaman ilerleye ilerleye ben o kulumu severim.”
Fe izâ ahbebtü küntü aynehû. “O kulumu sevdiğim zaman da gören gözü olurum. İşiten kulağı olurum. Tutan eli olurum. Söyleyen dili olurum. Yürüyen ayağı olurum. Benimle görür…”
Bir beşer görüşü ile görme değil, Allah-u Teâlâ hazretlerinin gösterdiği her şeyi görme durumuna gelir.
Dünü görür, istikbali görür, cenneti görür, hilkati görür. Falanca insanın uzakta yaptığı şeyi görür. Söylediği sözü duyar. Yaptığı ters işi haber verir onun karşısına çıkar.
Neden?
Çünkü Allah gören gözü oldu. Allah işiten kulağı oldu. Allah tutan eli oldu. Allah ona yardım etti.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
00.00.2000 -
Yeni Hilal Duası
00.00.2000 -
Peygamber Efendimizin Arkadaş
