17.10.1997 - Lailahe İlallah Sözününün Faziletleri, Aşikare Tevhit, İyiliği Küçümseme, Gıybet

17.10.1997 - Lailahe İlallah Sözününün Faziletleri, Aşikare Tevhit, İyiliği Küçümseme, Gıybet
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Allah-u Teâlâ Hazretleri dünya ve ahiretin her türlü hayırlarına cümlenizi erdirsin.
Peygamber Efendimiz’in lâ ilâhe illallah ile ilgili bir hadîs-i şerîfini okumak istiyorum. Enes radıyallahu anh’ten, İbbün Neccar rivayet etmiş.
Lâ ilâhe illallah kelimetün azîmetün kerîmetün ale'llâhi teâlâ. Men kâlehâ muhlisan istevcebe'l cennete. Fe-men kâlehâ kâziben asamet mâlehû ve demehû ve kâne masîruhû ile'n-nâri.
Bu hadîs-i şerîfin mânasını da güzel sözlerini okuduktan sonra açıklayalım.
Lâ ilâhe illallah kelimetün azîmetün kerîmetün ale'llâhi teâlâ.
"Lâ ilâhe illallah sözü çok muazzam bir sözdür, çok ulu bir sözdür, çok yüce bir sözdür ve Allahu Teâlâ hazretlerinin nazarında çok kıymeti olan soylu, asil bir sözdür."
Men kâlehâ muhlisan.
"İhlâs ile, kalbinden inanarak kim Allah'tan başka ilâh yoktur diye Allah'a inancını bu sözle ifade ederse." İstevcebe'l-cennete. "Cenneti kendisine gerekli, zorunlu, vacip kılar."
Yani bunu ihlâsla söyleyen cennetlik olur.
Fe-men kâlehâ kâziben.
"Kim bu sözü aldatmaca olarak, yalan olarak söylerse…"
Peygamber Efendimiz'in zamanında böyleleri de vardı. Müslümanlardan korkuyorlardı, yalandan lâ ilâhe illallah diyorlardı. Toplumun tepkisinden korkuyorlardı. Rasülüllâh’ın, müslümanların karşısında aksini söylediği takdirde başına geleceklerden korkuyordu. Yalandan, inanmadığı halde, müslüman olmadığı halde, mü'min olmadığı halde söylüyordu.
Peki o zaman ne olur?
Asamet mâlehû ve demehû.
"Bu söz, bu kelam onun malını ve kanını korur."
Yani canını korur. Malı heder olmaz, elinden alınmaz. Hayatına kast olunmaz, korunur. Müslümanların arasında müslümanların himayesinde müslümanlardan sanılır, sayılır, korunur.
Ve kâne masîruhû ile'n-nâri. "Ama âkıbeti, cehenneme düşmek olur, sonucu cehenneme gider." Yani yalandan söylediği için kurtulmaz, cehenneme gider, cehennemde yanar. Yalandan söylememek lazım! Aşk ile, şevk ile inanarak söylemek lazım.
Bu hadîs-i şeriften anlaşıldığı üzere lâ ilâhe illallah sözünün gereğini yapmak lazım. Allah'a inanıyorsan Allah'ın emirlerini tut. Peygamber aleyhisselâtü vesselam'a inanıyorsan Peygamber Efendimiz'in nasihatlerini öğren. Efendimiz'in buyruklarını, hadîs-i şerîflerini anla, anladığını uygula. Resûlullah'ın sünnetine uygun yaşa. Kur'an'a inanıyorsan Kur'ân-ı Kerîm oku, Kur'ân-ı Kerîm'in içindeki emirlere kendini uydur, hayatını Kur'an'a uygun bir hayat eyle. İslâm fıkhına, İslâm hukukuna inanıyorsan; Allah'ın emirlerini, fıkhını, ahkâmını her konuda uygula.
Böylece lâ ilâhe illallah demenin ihlâsla olması gerektiğini Peygamber Efendimiz bize öğretmiş oluyor. Ve “lâ ilâhe illallah sözünün” de gereği var, icabı var, Lâ ilâhe illallah diyenin yaşaması gereken bir tarz var, onları da yapması gerektiğini; dünyayı tercih etmemesi, dinini tercih etmesi gerektiğini, dünya menfaatine aldanmaması, dininin emirlerine sarılması gerektiğini anlıyoruz.
Peygamber Efendimiz İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan bize rivayet olunduğuna göre buyuruyor ki;
Lâ ilâhe illallah tedfau an kâilihâ tis'aten ve tis'îne bâben mine'l-belâ'i ednâhâ el-hemmü.
"Lâ ilâhe illallah sözü; bu sözü söyleyen mü'minden 99 çeşit belayı def eder. Bela ona gelmez."
Bela gelecekken durdurur, gelmesini engeller, gelmekten kurtarır.
Ednâhâ el-hemmü. "Bu belaların en aşağısı hemdir."
Tasadır, üzüntüdür, iç sıkıntısıdır. İnsanın kederidir, gamıdır, elemidir. Lâ ilâhe illallah diyenin 99 cins belası uzaklaşır. Kelime-i tevhid onu korur. En aşağısı iç sıkıntısı, kaygı ve tasa. Onları bile alır gider.
Onun için ben, bazı kardeşlerim bazı ruhî rahatsızlıklarını bana anlattıkları zaman;
"Bak aşk ile, şevk ile lâ ilâhe illallah deyin. Bu söz sadece mânevî bakımdan insana sevap kazandırmakla kalmaz. Aynı zamanda maddî faydası da vardır. İlaç gibidir, ruh hastalıklarını tedavi eder. Üzüntüleri def eder. İnsanın içini nurlandırır, şenlendirir. Alnını pırıl pırıl parlatır. Kale gibi sağlam, şeker gibi, lokum gibi, kaymak gibi, tatlı bir insan haline getirir." diye söylüyorum.
Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, dindarlığımızı, lâ ilâhe illallah sözünü söyleyen ehl-i tevhid oluşumuzu iyi düşünelim ve iyi uygulayalım. Bir de Abdülaziz [Bekkine] Hocamız rahmetullahi aleyh derslerinde söylemiş, ben de duyanlardan dinlemiştim. Kitapta -Râmûz'da- da okudum: Lâ ilâhe illallah âşikâre tevhiddir. Yani Allah var; Allah'ın şerîki, nazîri yok.
Budistlerin taptığı Buda nedir?
Bir insandır. Onun heykelini yapıyorlar. Niye tapınıyorlar? Tapınmamaları lazım!
Bu güneş nedir?
Gökteki varlıklardan bir tanesidir. Japonlar'ın güneşe tapınmaması lazım.
Haçın üstünde bir heykel var. Güya Hz. İsa'ymış! Buna da tapmamaları lazim.Çünkü o da Allah'ın mübarek bir peygamberidir. O yanlıştır, sonradan çıkmıştır, teslis, vesaire dogru değildir.
Tamam, bu lâ ilâhe illallah anlaşılıyor.
Lâ ilâhe illallah'ı Kur'ân-ı Kerîm'de açıklayan sûre hangisidir?
İhlâs sûresi dediğimiz kul hüve'llâhü ehad sûresidir.
Kul hüve'llâhü ehad. "Ey resûlüm, ey mü'minler, ey imanlılar deyin ki; O'dur, O Allah'tır, bir tektir. O'nun şerîki, nazîri yoktur." Allahu's-samed. "Her mahluka ihtiyacını veren, muhtaç olduğu ihtiyaçlarını karşılayan, yaratan, yaşatan, varlığını devam ettiren O'dur, Samed'dir." Lem yelid ve lem yûled. "Ne O'nun çocuğu olmuştur, ne de O birisinin çocuğudur. Doğmamıştır, doğurmamıştır."
Beşere mahsus olan bu sıfatlar - işte annesi vardır, babası vardır, evlenmişlerdir, nikâhlanmışlardır, çocukları olmuştur, bunlar insanlara mahsus, mahluka mahsus sıfatlardır- Allahu Teâlâ hazretleri evlat edinmekten veya birisinin oğlu olmaktan münezzehtir.
Eğer oğluysa, öyle tenasülle baba-oğul diye giderse o zaman ne olur?
Devam eder. Olmaz, mantık dışıdır.
Bu açık bir tevhid:
Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehû küfüven ehad. "Onun şerîki, nazîri, hiç O'na denk olan bir varlık da yoktur."
"Yani bir Allah var, tamam inandım da, bir de O'nun karşısında..."
Karşısında filan, öyle bir şey yok! Karşı güç vesaire yok! Allahu Teâlâ hazretleri kâdir-i mutlaktır. Kâinatın sahibidir. Hiçbir şey O'na denk olamaz. Her şey O'nun mahlukudur. Ne dilerse öyle yapar.
Bu âşikâre görünen, bilinen bir durum. Bunu ilkokul çocuğu da anlar. Tahsilsiz de anlar, tahsilli de çok derinden anlar, severek anlar. Gözyaşlarıyla okur, sever. Mânasının derinliğine inip zevkine varır.
Ama bu âşikâre tevhidden başka bir tevhid çeşidi daha var:
Lâ havle velâ kuvvette illâ billah.
Lâ havle velâ kuvvette illâ billah da örtülü, perdenin arkasındaki tevhiddir. "Bütün güç ve kuvvet Allah'tadır." demek. Lâ havle "Tahvil edici, değiştirici güç yoktur." Velâ kuvvete "Herhangi bir kuvvet yoktur." İllâ billah "Hepsi Allah'ın elindedir." Başka bir varlıkta böyle bir değiştirme gücü, bir şeyi yaptırım gücü, kuvveti vesairesi yoktur. Her şey Allah'ın kudreti elindedir. Ne dilerse o olur. Bu da perdenin arkasındaki derin tevhiddir. Bu da gizli tevhiddir.
Demek ki lâ ilâhe illallah olarak derinlemesine öğreneceğiz.
Tasavvuf zaten dervişi ne yapar?
Hakiki muvahhid yapar, hakiki tevhidçi yapar. Tasavvufta ilerleye ilerleye bir mürid, tevhidin mertebelerini geçe geçe, yüksele yüksele, derinleşe derinleşe sonunda Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini çok yakından, âşikâre, çok güzel anlar; hakiki muvahhid olur.
Bazıları diyorlarmış ki bizim ecdadımıza, Osmanlılar'a;
"Efendim onlar sûfî idi…"
Tenkit ediyorlarmış.
Halbuki niye tenkit ediyorlar?
Hakiki muvahhid onlar. Yani tasavvuf terbiyesi sonunda tevhidin bütün inceliklerini öğrenip en iyi muvahhid olarak onlar yaşamışlar. Ne güzel de hizmetler etmişler, cihatlar etmişler, görevler yapmışlar. Yapan yapmış, yapmayan yapmamış. Tabi iyisi de var kötüsü de var. Kimisi gazel yazmış, şarap içmiş, zevk etmiş, keyif yapmış, ömrünü öyle geçirmiş. Eh eden bulur. Ne ekerse insan onu biçer. İyiye iyi, kötüye kötü. Kötüyü medih de etmiyoruz, iyiye de iftira edilmesine razı gelemeyiz. Onları da savunmak vazifemiz.
Sevgili Akra dinleyicileri, sonuncu bir hadîs-i şerîfle konuyu tamamlamak istiyorum.
Süleym b. Cabir radıyallahu anh'ten Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Lâ tahkiranne mine'l-ma'rûfi şey'en ve lev en tesudde min delvüke fî inâi'l-müsteskı ve en telka ehâke bi-işrin hasen. Fe-izâ edvera felâ tağtâbehû.
Peygamber Efendimiz ısrarlı bir nasihatle, "Aman! Sakın ha iyilikten herhangi bir çeşidini hor ve hakir görmeyin!" buyuruyor.
Lâ tahkiranne mine'l-ma'rûfi şey'a. "Mâruftan hiçbir şeyi sakın hor, hakir, küçük, önemsiz görme!" diye emir buyuruyor.
Ama çok ısrarlı bir emir! Fiilin sonuna nun-u te'kîd-i sakîle koymuş. "Aman ha, sakın ha iyilikten hiçbir şeyi hor hakir görme!"
Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun her işe, dinin, aklın, şeriatin güzel gördüğü her bir işe "mâruf" denir. Müslümanın emr-i mâruf yapması lazım. Marufun -iyi, aklın ve dinin güzel gördüğü- şeyin yapılmasını tavsiye de etmesi lazım. Fiilî mâruf da lazım. Fiilî olarak da emrettiği o şeyi kendisinin de yapması lazım. Hem kendisi yapacak hem de başkasına yaptırmaya çalışacak, tavsiye edecek. Mâruf, iyilik demek.
"İyilikten hiçbir şeyi aman, sakın ha hor ve hakir görme!" diyor Peygamber Efendimiz. Çünkü bazen bir iyilik dolayısıyla insan cennetlik olabilir. Misal veriyor;
Ve lev en tesudde min delvüke fî inâi'l-müsteskı. "Senden su isteyen bir kimseye elindeki kovandan ‘al, su mu istiyorsun?' diye ona su boşaltıvermen, su döküvermen bile bir çeşit iyiliktir."
"Elini yıka, hadi ben dökeyim." veyahut, "al, getir kovanı, benim kovamdakini sana dökeyim." diye birazcık su vermek veya kovanın tamamını vermek. Küçük bir şey ama bunu bile hor görme. Belki o bunun sebebiyle "Allah razı olsun." der. Velev bir bardak su bile olsa, "çok şükür, elhamdülillah!" dedikten sonra sana dua eder. Bir mâruf, bir iyilik, bu bile belki senin sebeb-i necâtın olur.
Ve en telkâ ehâke bi-işrîn hasen. "Mü'min kardeşin ile karşılaştığın zaman onu böyle güzel, tatlı gülüşle, tebessümle, güleç bir yüzle karşılamanı bile önemsiz sayma."
Nihayet bir gülümsemedir. Ne olacak insana, mühim bir şey değil. Bir gülümsedi, bir gülücük ama o bile önemsiz değil. Bakarsın insan, güleç yüzle karşılamaktan bile Allah'ın rızasına erer, cennetlik olabilir.
Fe-izâ edvera felâ tağtâbehû.
Tabi karşılaştığın bir insana gülüyorsun da yüzüne, güleç bir yüzle karşılıyorsun, "hoşgeldin” diyorsun, tatlı söz söylüyorsun. Peki kalkıp gittiği zaman arkasından gıybet etmemek; o da bir iyilik. Kimisi yüzüne güler, gittiği zaman da giden adamcağızın arkasından bir sürü ileri geri laf söyler. O gıybet oldu işte. Kötülük oldu, münker oldu, münkerâttan oldu.
Halbuki mâruf nedir?
İyiliktir. Giden insanın arkasından konuşmamak da bir çeşit mâruftur.
Onun için mârufun, iyiliğin, örfün hiçbirisini hor ve hakir görmeyin. Yolun üzerindeki bir taşı kenara koymak bile olsa, birisini sevindirecek küçük bir tavır, bir hareket bile olsa iyilik yapmaya azmedin, gayret edin. Hayatınız iyiliklerle, güzelliklerle geçsin. İyilikleriniz, sevaplarınız biriksin. Allah'ın sevgili kulu olun. Lâ ilâhe illallah'ın hakiki ehli, hakiki sahibi, hakiki erbabı olun.
Sevgili Akra dinleyicileri;
Allah-u Teâlâ hazretleri sizleri sıhhatli, afiyetli, aziz ve bahtiyar eylesin. Hem dünyada mutlu yaşayın. Hem âhirette sevdiklerinizle beraber cennetlik olun. Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına vâsıl olun, cemaliyle müşerref olun. Hepimiz olalım, sizler de bizler de... Allahu Teâlâ hazretleri dualarımızı kabul eylesin. Dünya ve âhirette hepimizi aziz ve bahtiyar eylesin.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi berekâtüh.
17.11.1995 -
Allaha En Yakın
17.10.1997 -
İslamın Şahsi ve
