18.09.1998 - Helal Kazanç

18.09.1998 - Helal Kazanç
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Allah'ın rahmeti, bereketi, selamı, her türlü lütfu, ihsanı üzerinize olsun. Allahu Teâlâ dünyada, âhirette cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin.
Eyyumâ raculin kesebe mâlen min halâlin fe-et'ame nefsehû ve kesâhâ fe men dûnehu min halkillâhi fe innehâ lehû zekâtün ve eyyumâ raculin müslimin lem yekün lehû sadakatun fe'l-yekul fî du'âihî: Allahümme salli alâ muhammedin abdike ve resûlike ve salli ale'l-mü'minîne ve'l-mü'minâti ve'l-müslimîne ve'l-müslimâti fe innehâ lehû zekâtün.
Ebû Saîd el-Hudrî hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
Eyyumâ raculin. "Herhangi bir adam ki;" kesebe mâlen min halâlin. "Helâlden bir kazanç, bir mal sağladı, kazandı." Fe-et'ame nefsehû ve kesâhâ fe-men dûnehû. "Hem kendisine yedirdi giydirdi hem de başkalarına ama kendisinin ötesindeki, gerek bakımıyla mükellef olduğu çoluk çocuğu, anne babası, akrabası, gerekse ziyafet verdiği eşi dostu, akrabası, sevdikleri, evine misafir gelmiş kimseler…"
Herhangi bir adam ki böyle helâlden mal kazanıp, para kazanıp da kendisi de, -kendisine de yedirip, kazandığından giydirdi- ve kendisinin dışındaki insanlara da yedirip giydirdi mi" min halkillâhi. "Allah'ın yarattığı kullarından..."
Min halkillâhi. "Allah'ın yarattığı mahlukâttan" demek.
Demek ki penceresinin önüne kurumuş ekmekleri ufalasa bile, o da Allah'ın mahlukâtından birisine bir şey yedirmiş oluyor; o da Allah'ın mahlukâtı. Veyahut bahçenin kenarına karıncalara biraz ekmek koysa bile. Kendisine ve Allah'ın mahlukâtından bir mahlukâta yedirse, giydirse… fe-innehâ lehû zekâtün. "Bu onun için malının temizlenmesi, paklanması vesilesidir, bir hayırdır, sadakadır."
Ve eyyumâ raculin müslimin. "Herhangi bir müslüman adam ki" lem yekün lehû sadakatun. "Onun böyle bir sadaka, hayır yapmaya imkânı yok."
Zengin değil; parası, imkânı yok. O ne yapsın?
Fe'l-yekul fî du'âihî. "Duasında desin ki:" Allahümme salli alâ muhammedin abdike ve resûlike. "Senin kulun ve resûlün olan Muhammed'e yâ Rabbi salât eyle, teveccüh eyle, lütfeyle." Ve salli ale'l-mü'minîne ve'l-mü'minâti ve'l-müslimîne ve'l-müslimâti. "Mü'min erkek, mü'min kadın kullarına, müslüman erkek, müslüman kadın kullarına da teveccüh eyle, lütfeyle, rahmeyle." desin duasında. Böyle dua etmesi, fe-innehâ lehû zekâtün. "Onun için bir temizlenmedir."
Buralardaki zekât kelimesi keskin ‘z' ile, "temizlenmek" demek.
Maldan ayrılan farz miktardaki sadakaya, ayırıyor da fakirlere "Allah bunu bana emretmiş." diye verecek, ona da zekât deniliyor çünkü o da malı temizliyor. Zekâtı verilmemiş olan bir mal içine haram karışmış, pis bir mal oluyor. Zekâtı, sadakası, fakirlerin hakkı olan, Allah'ın emrettiği miktar ayrılıp fakirlere verilince mal temizleniyor. Onun için bu farz olan sadakaya zekât adı verilmiş, malı temizlemiş olduğu için. Başkasının hakkının içinde kalmamış olduğu, fukarânın hakkı sahibi olan fakirlere dağıtıldığı için.
Zekât aslında temizleme demek.
Bir müslüman eğer helâlden bir şey kazanır da kendisi yerse, başkalarına yedirirse, kazancından kendisi giyinir, örtünür, başkalarına da ikram eder örttürürse; insanlar olsun, başka mahlûklar olsun Allah'ın halkından herhangi birisine bu kazancından yedirme, giydirme gibi hususlarda gene onlara da bir şeyler verirse bu onun için bir zekâttır.
Ne demek?
Malının temizlenmesidir. İsterse kendisine zekât farz olmamış olsun. Çünkü insanın zekât verecek durumda olması için malının belli bir miktara ulaşması lazım. Koyunlarının, sürü sahibiyse belli miktara ulaşması lazım; ticaret erbabıysa her malın ne kadar miktara ulaşırsa bir sene geçtikten sonra zekâtı verilmesi gerekir, diye fıkıh kitaplarında zekât bahsinde yazılmıştır.
Gerek bu yiyen ve yediren, giyen ve giydiren kimse o zekât miktarına sahip olan, dînî bakımdan zengin durumda olan kimse olsun; isterse o miktara ulaşmamış, henüz zekât verecek durumda değil, fakir sayılan bir kimse ama o da birilerine yedirmiş, kendisinden başka Allah'ın mahlukâtından birilerine bir şey yedirmiş. Atına saman vermiş, kuzusuna yem vermiş, yavrusuna yedirmiş, annesine babasına, akrabasına fakirâne bir tuz ekmek, basit çorba, bir şey vermiş. İlle farz olan sadaka zekât mânasına değil. Bu hayrı yaptı mı bu onun için bir temizlenmedir. O insanın malı temizlenir, nurlanır, paklanır, böylece mübarek bir mal olur. Ama vermese, bu hayrı hasenâtı yapmasa mal temiz olmaz, pis olur.
Hatta kazancı tamamen temiz olsa insanın, zekâtını vermese kazancı temiz olduğu halde zekâtı vermediği için malı pislenir. Zekâtını ayıracak. Zengin oldu, Allah'ın emrettiği miktarda zekâtı ayıracak, verecek. O zaman mal temiz olur. Sırf temiz kazanmak yetmiyor. İslâm'da kazancının vazifesi olan, dînî görevi olan miktarda fukarâya ve belirli yerlere zekât verilir. Zekât sekiz sınıfa verilir, sekiz cins yere verilir, onlara vermediği zaman helâl yollarla kazandığı mal bile pislenir, içinden fukarânın hakkı ayrılmayıp, verilmeyip kaldığı için pislenir. Onun için o çıkartılacak, fukarâya verilecek. Ama ister zengin olsun ister fakir olsun kendisi yediği gibi başkasına da yediren, başkasını da giydiren insanın da yaptığı bu amel onun malını tertemiz yapar.
Demek ki ister zengin olalım ister olmayalım; ister zekât verecek kadar belli miktara sahip olalım isterse onun altında olsun; hayır, hasenât yapmalıyız. Karınca kararınca, eskilerin yarım elma gönül alma dedikleri gibi, az da olsa sağa sola ikramcı olmalıyız, mükrim olmalıyız, cömert olmalıyız, hayır yapmalıyız.
Ankara'da, Özelif camimizde vaaz verirken birisini anlattılar, adresini almadığıma hâlâ çok üzülürüm. Gidip de tanışamadığıma hâlâ esef ederim. Postanede memurmuş; postanede bir memur kardeşin ne kadar maaş aldığı belli. Kira olan bir gecekonduda oturuyormuş. Maaşının da ne kadarının kiraya gittiği üç aşağı beş yukarı bellidir. Bilmem kaç tane çocuğu varmış, rakamı unuttum, herhalde beş-altı tane. Bir iki tane de yetime bakıyormuş. Galiba tamamı dokuz kişi. "Gül gibi geçiniyoruz." da diyormuş. Gözü de tok gönlü de zengin. Zaten kendisi fakir ama başkasına da iyilik yapıyor.
İslâm böyle. Allah'ın mahlukâtına acımak, sevmek, yardımcı olmak… Başta insanlar. İnsanların da kendisine yakın olan akrabası, bakımıyla mükellef olduğu kimseler; teyzesi, halası, yeğeni, sonra komşuları, ondan sonra daha başka insanlar. Onlara karşı iyiliksever olması Allah tarafından mükâfatlandırılıyor, o kimsenin malı nurlanıyor.
Allah razı olsun, bizim memleketimizin müslümanları hem kendi beldelerinde hayır yaparlar hem dünyanın her yerindeki müslüman kardeşlerine acırlar, yardım gönderirler. Dünyanın neresinde bir mazlum mağdur müslüman varsa, yardımına koşarlar, hayır hasenât yaparlar, seve seve camilerde "ne verirsen elinle, o gider seninle" diye hacı babalar camilerin kapısında para toplarlar, halkımız da hayır hasenâtı yapar. Allah hayır yapmaktan geri bırakmasın. Hayrı da isabetli, güzel, doğru yerlere yapmayı nasip etsin.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi, iyi Müslüman olamaya muvaffak eylesin. Arif Müslüman eylesin. İnsan-ı kamil olmayı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varmayı nasip eylesin.
24.09.1989 -
Pazartesi ve Perşembe
24.09.1989 -
Günahların Etkileri ve
