18.10.1996 - Dilimiz ve Kültürümüzün Güzelliği

18.10.1996 - Dilimiz ve Kültürümüzün Güzelliği
Akra ve sevgili Akra dinleyicileri,
Allah sizi dünya ve ahirettin her türlü hayırlarına erdirsin. Ömrünüz gönlünüzce olsun. Ahirette de Allah dileklerinize, taleplerinize sizleri muratlarınıza nail eylesin.
Bizim medeniyetimizi herkes inceliyor. Kıyafetimizi, yemeğimizi, davranışımızı herkes beğeniyor. Biz kendi elimizdeki hazinelerin farkında değiliz. Böyle şey olur mu? O halde kendimize gelmemiz lazım!
Hep yabancı kelimeleri kullanmamaya çalışıyorum ya.
Neden kullanmıyorsun hocam, bu inat niye? bu dikkat niye?
Türkçe’miz elimizden gidiyor. Çarşıya, pazara çıktığımızda dükkânların isimlerine baktığımız zaman Türkçe isimler yok, İngilizce, Fransızca, Almanca; Türkçe’de olmayan harflerle. Türkçe’nin resmî elifbâsında mesela x harfi yok ama x harfi ile filan yazılar... Bizim o kadar kendi medeniyetimizde, tarihimizden nice nice güzel isimler bulunabilir. Onu bulmuyorlar, onu kullanmıyorlar.
Bizim Yunan’dan, Alman’dan, Fransız’dan, İtalyan’dan aşağı kalır bir tarafımız mı var?
O kadar zengin bir tarihimiz var ki… Kanûnî sergisi dünyayı fethetti, Kanûnî’den asırlarca sonra Kanûnî’nin devrinin eserleri Avrupa’nın müzelerinde dolaştı, herkes hayran kaldı. Bizim medeniyetimizi herkes inceliyor. Kıyafetimizi, yemeğimizi, davranışımızı herkes beğeniyor. Biz kendi elimizdeki hazinelerin farkında değiliz. Böyle şey olur mu? O halde kendimize gelmemiz lazım!
Bizim, Edebiyat Fakültesi’nde bir Alman hocamız vardı [Helmut Ritter]. Bir yabancının sözü tarafgir olmadığı için, bîtaraf olduğu, tarafsız, tam dengeli olabileceği için, bizim lehimize söylediği bir söz önemli.
O Alman profesörü meşhur bir profesördü. Avrupa’da tanınmış bir insandı, ülkemizde de yıllarca kalmıştı. Arapça, Farsça, Osmanlıca biliyordu, birçok Batı dilini biliyordu. Yunanca, Latince, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Rusça… Benim bildiğim bunlar, belki daha başka diller de biliyordu.
Bu Alman Profesör Arapça’yı da şiveleriyle, lehçeleriyle biliyordu hatta bize bir ara Suriye Lehçesi’ni de okutmaya başlamıştı. Halk konuşmasını da, ağızları, şiveleri, lehçeleri de takip edecek bilgili bir insandı.
İsmini de söyleyeyim, Helmut Ritter diye birisiydi.
Üç sözünü söyleyeyim:
Eskiden yaşamış çok mübarek İsmail Sâib Sencer isminde bir hocaefendi vardı; büyük bir alim, eserleri de var, Beyazıt Umumi Kütüphanesi’nin müdürlüğünü yapmış.
Zamanında, bizim Helmut Ritter isimli Alman asıllı profesör gitmiş, onda ders okumak istemiş. “Bana ilminizden öğretiniz, ben sizin talebeniz olayım…” demiş. İsmail Saib Hoca da;
“Ben müslüman olmayana ders vermem!” demiş.
Bunlar da; Oscar Rescher ve Helmut Ritter, ikisi müslüman olmuşlar. Oscar Rescher, Osman Reşher olmuş.
Birincisi:
Bir gün ders sırasında bir konu geçmişti de bizim Helmut Ritter isimli hocamız;
“Ben de Şâfiîyim.” demişti.
Ben bir irkilmiştim çünkü onu Alman olarak biliyorum. Artık, hakikaten Şâfiî olduysa faydasını görmüştür. Ama sırf ilim öğreneyim, ondan da bilgim artsın, onun istediği şeyi zahiren yapayım ama aslında olduğum gibi kalayım… diye düşünmüşse tabii âhirette hesabını verecek.
Helmut Ritter isminde Alman profesör, bir kere bize “Ben Şâfiîyim. Benim hocam İsmail Sâib Sencer, Şâfiî idi, ben de onun mezhebindenim, ben de Şâfiîyim.” deyivermişti. Ben de şaşırmıştım.
İkinci şaşırdığım nokta:
“Sizin diliniz ondokuzuncu yüzyılın sonunda yirminci yüzyılın başında şâheser bir dil olmuştu!..” demişti.
Bir dilin şâheserliği nereden anlaşılır? Bir dil ne zaman bir şâheser dil olur, hangi dil en şâheserdir?
İçinizdeki duyguları o dille karşı tarafa zorlanmadan, çok rahat anlatabiliyorsanız, karşı taraf da yanlış anlamadan güzel anlayabiliyorsa o dil iyi araç, iyi bir dil! Karşı tarafa her şeyi anlatabiliyor. Gelişmiş bir dil! Her dilde bu gelişmişlik olmadığı için kelimeyi bulamazsınız, yabancı kelime kullanmak zorunda kalırsınız.
“Sizin diliniz çok gelişmiş bir dil idi, her türlü fikri ve duyguyu ifade edebilecek zenginlikte idi. Siz bu dilin kıymetini bilmediniz; kısalttınız, kestiniz, kırptınız, biçtiniz!..” dedi.
Kuşa döndürmek var ya, hani birisi leyleği beğenmemiş. “Bu ne biçim kuş?” demiş; hart diye gagasını kesmiş, bacaklarını kesmiş…
“Şimdi kuşa benzedin.” demiş.
Gagası uzun, bacakları uzun ama gagasının uzunluğunun hikmeti var, bacağının uzunluğunun hikmeti var...
Çok faydalı, çok lüzumlu şeyleri kırp kırp kesip de bir şeyi mahvedenlere “Onu kuşa döndürdü!” derler. Bu anlattığım şeyde “Şimdi kuşa benzedin!” dediği gibi. Aslında yanlış bir şey yapıyor. Allah onu uzun bacaklı yapmış, çünkü bataklıklarda yürüyebilecek ve batmayacak. Uzun gagalı yapmış çünkü suyun içerisine gagasını daldıracak, avını yakalayabilecek... Yaşam ortamına uygun bir hılkatte yaratmış. İlel-i gâiye dediğimiz şey var. Allah her mahlûku, her uzvu gayesine uygun bir biçimde yaratıyor. Kuşun şekli, balığın şekli havada suda gitmeye uygun, filan gibi.
Bunlar derin derin, uzun uzun, ayrı ayrı konular.
O demişti ki; “Sizin çok güzel bir diliniz vardı, siz bu dilin kıymetini bilmediniz, kuşa döndürdünüz! Kırptınız biçtiniz, kırptınız biçtiniz...”
İyi kırptık biçtik!
Niye kırptılar biçtiler?
“İşte dilimizde Arapça, Farsça kelime kalmasın!”
İyi ama biz Araplar’a da hâkim olmuşuz, İranlılar’a da hâkim olmuşuz! İran; Büyük Selçuklu Devleti’nin merkeziymiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun eyaletiymiş. Tarihimizden bunlar birer antika.
Topkapı Sarayı’ndaki bütün antika eserler eskidir, bunları atalım mı?
Atılır mı?!
Bunlar tarihî antika, kelimeleri de kullanmalıydık! Kullanmamışız, atmışız.
Peki, atınca ne oldu?
Dil fakirledi.
Dil fakirleşince ne oldu?
İnsan yabancı kelimeleri kullanmak zorunda kaldı. Çünkü o düşündüğü şeyi ifade edebilecek Türkçe kelime bulamayınca bu sefer İngilizce’den, Fransızca’dan, Latince’den, Almanca’dan almaya başladık. Çünkü ihtiyaç var.
Ötekisini atmayacaktı, atınca ihtiyaç oldu; ortada kaldı, boşluk kaldı. O boşluk boş kalmıyor, yabancı kelime ile doluyor.
Bu sefer bizim dilcilerimiz “Yabancı Kelimelerle Mücadele” dediler ama onu pek samimi yapmıyorlar, isteksiz isteksiz yapıyorlar! Dilimiz bir sürü yabancı kelime doldu. Ben bunun ne kadar feci boyutlara vardığını son zamanlarda yabancı kelime kullanmayayım diye çok dikkat etmeye başladığım zaman anlıyorum.
Yabancı, nihayet bir Alman ama bak dilimizi sevmişti, yani “Siz o dilinizi mahvettiniz!..” diye bize acıyor.
Üçüncü söylediği:
Biz bir kitabı, Araplar’ın çok edebî bir eserini okuyorduk. Zor bir eser, Avrupalılar böyle eserlere klasik diyorlar. Çok klasik, çok ağır, çok bilimsel bir eseri okuyorduk.
Tabii tercemede zorluklar vardı; asistan var, doçent var yüksek sınıftan birkaç talebe var, ben varım. Hep beraber o kitabı okuyoruz.
İmam Sibeveyh’in; dilbilgisi ilminin en üstün zirvesi olan Sibeveyh’in el-Kitâb isimli meşhur eserini okuyoruz. Çok müthiş bir eser, çok büyük bir eser!
Orada takıldığımız beyitler, fıkralar, bölümler oluyor. Orada bizim asistan gözümün önünde bir yere bakıyordu. Tabii biz o zaman talebeydik, asistan bizim hocamız. O bir yerden bakıp pat hemen o zor metnin tercemesini söylüyordu.
Bizim Helmut Ritter dayanamadı:
“Yahu sen nereden faydalanıyorsun? Bu kitabın Türkçe tercemesi yok ki…”
Mehmed Zihni Efendi’nin Arap dili ile ilgili el-Muktedab diye bir kitabı var. Arap dilbilgisiyle ilgili kıymetli birkaç eseri var, oralarda bunları terceme etmiş, aşağılara dipnotlara koymuş, Meğer oradan okuyormuş. Asistan o zaman, onu söyleyince, Helmut Ritter dedi ki;
“Siz sizin yetiştirdiğiniz alimlerinizin kıymetini bilmiyorsunuz! Sizin kendi alimlerinizin kadrini, kıymetini bilmiyorsunuz! Bu Mehmed Zihni Efendi çok büyük, çok muhterem bir şahıs, çok büyük bir alim. Ben buna çok derinden hayranım...”
Mehmed Zihni Efendi kim?
Osmanlılar’ın son devrinde yetişmiş en büyük alimlerinden biri.
Avrupalı kıymetini biliyor, bizim öyle şeylerden haberimiz yok!
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allahu Teâlâ hazretleri bizleri ilim sahibi etsin, mal sahibi etsin. Zengin de olalım, zengin de olun ama zengin olunca malınızın zekâtını, hayrını hasenâtını yapın. Fakirleri unutmayın, yoksulları, dulları, yetimleri unutmayın; zavallıları unutmayın.
İlim sahibi olun ama ilim sahibi olduğunuz zaman da ilminizi sağa sola söylemeyi unutmayın. Emr-i mâruf yapın, ilim öğretin, talim ve terbiyede bulunun!
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâh!
Allah hepinizden razı olsun.
24.09.1989 -
Rabbena Atina Duasının
24.09.1989 -
Pazartesi ve Perşembe
