24.09.1989 - Rabbena Atina Duasının Anlamı, Salebenin Hikayesi ve Zekat Vermek

24.09.1989 - Rabbena Atina Duasının Anlamı, Salebenin Hikayesi ve Zekat Vermek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn ve şefîi’l müznibîn. Seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Kâne ekseru da'vetin yed'û bihâ rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr.
Yine Ahmed b. Hanbel, Beyhâkî ve Ebû Dâvud rahmetullahi aleyhim ecmain Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.
"Peygamber Efendimiz'in çokça yaptıkları dua şudur: Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr."
Bu duayı hepimiz biliyoruz. Namazda tahiyyat'tan sonra, selam vermeden önce okuyoruz. Bilelum ki bu Kur’an-ı Kerîm’in ayetinde de vardır, ayetinden alınmadır. Bu dua Kur'ân-ı Kerîm'dendir. Allah-u Teâlâ hazretleri bu duayı Müslümanlara işaret eylemiş oluyor.
Rabbenâ. "Ey bizim Rabbimiz!" Âtinâ fi'd-dünyâ haseneten. "Bize dünyada bir iyilik ver." Ve fi'l-âhireti haseneten. "Âhirette de bir iyilik ver." Ve kınâ azâbe'n-nâr. "Ve bizi cehennem ateşinin azabından hıfz eyle, koru, mahfuz eyle, bizi o ateşe düşürme."
Dünyada iyilik nedir?
[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh şöyle yazmış:
Li-yutuvassala bi-hâ ile'l-âhireti alâ mâ yurdîke. "Yâ Rabbi! Seni hoşnut ve razı edecek, onunla âhiretteki sevaplara erişmemize yarayacak iyilik ver."
"Dünyada iyilik ver." diyoruz ya, bu iyilik nedir?
Mal çokluğu mudur?
Hayır! Asla ve kat'a!
Her zaman "mal çokluğu" değil. Bazen ve çok kere malın çokluğu insanı sapıtır. İnsanın kendisi sapıtmazsa çocuğu sapıtır, çocuğu sapıtmazsa torunu sapıtır. Bir nesil, iki nesil sonra bakarsın zengin ya şımarmış. Bakarsın raydan çıkmış, bakarsın namazı bırakmış.
Bak muhtaç olsaydı, hasta olsaydı nasıl da namaza gelirdi; işi vardı duaya nasıl gelirdi. Parası pulu çok olunca, ihtiyacı olmayınca "Nerede keyif yapacağım?" diye düşünmekten dua etmek aklına gelmiyor.
Onun için dünyada iyilikten maksat "âhirette insanı azaptan kurtaracak, Allah'ın rızasına erdirecek şeyler" demek. Hayırlı evlat, hayırlı mal, hayırlı iş, hayırlı amel; bunlar dünyadaki iyilikler.
Bir insan ömrünü zevkle, sefayla, zenginlikle, yemekle, içmekle, göbek büyütmekle geçirse; Allah'ın sevmediği bir kul olarak, gafil olarak ölse bu dünyada bir iyilik kazanmış olur mu? Olmaz!
Sâlebe isminde bir şahıs Peygamber Efendimiz'e geldi. Sâlebe'nin hikâyesi herkesin ezberinde olmalı.
"Yâ Resûlallah! Çok fakirim. Fakirlik canıma tâk etti, dua et de zengin olayım." dedi.
Peygamber Efendimiz dedi ki:
"Ey Sâlebe! Şükrünü edâ edebileceğin az mal zengin olmandan, çok mal sahibi olmandan senin için daha hayırlıdır. Benden böyle şey isteme." dedi.
Gitti o. Bir müddet sonra yine geldi:
"Yâ Resûlallah! Fakirliğe dayanamıyorum, çok yoksulum, çok sıkıntı çekiyorum. Dua et de zengin olayım." dedi.
"Yâ Sâlebe! Ben sana demedim mi ‘şükrünü edâ edebileceğin az bir mal şükründen âciz kalıp seni azdıracak, sapıtacak, hak yoldan alıkoyacak çok maldan daha hayırlıdır' isteme bunu."
Yine yutkundu gitti. Üçüncü sefer yine geldi:
"Ya Resûlallah! Artık dayanamıyorum, dua buyur da ben zengin olayım." dedi.
Biliyor. Resûlullah'ın duasının kabul edileceğini herkes biliyor. Cümle cihan halkı biliyor. Müslümanların hepsi biliyor. Ne istese olacak. O da elini açtı:
"Yâ Rabbi! Sâlebe'ye istediğini ver!" dedi. Ama kaç defa ihtar etti, o öyle dedi diye, ‘istediğini ver’ dedi.
Ondan sonra Sâlebe'nin koyunları kuzulamaya, develeri yavrulamaya, davarları artmaya, malları çoğalmaya başladı. Onlara bakmak için meşguliyeti arttı. Eskiden, meşguliyeti az olduğundan camiye gelirdi, camiye gelemez oldu.
Camiye gelememek şimdi de aynı tehlikedir. Bir insan işinden dolayı camiye gelemiyorsa o ağlasın. Resûlullah'ın camisine gelememek de kötü, İskenderpaşa camiine gelememek de kötü, iş vaktinde işyerindeki camiye gidememek de kötü.
Ağla sen! Niye gelemediğini düşün de ağla! Camiye gelememek büyük mahrumiyettir; "Allah seni evine misafir olarak kabul etmiyor." demektir, Türkçesi odur. Allah seni evinde görmek istemiyor, "Nerede dolaşırsan dolaş, git, gelme evime!" diyor.
Allah bizi camiden ayırmasın, rızasından ayırmasın.
Sâlebe camiye gelememeye başladı. Resûlullah'ın imamlık yaptığı, namaz kıldırdığı camiye gelememeye başladı.
Şimdi o mal O'nun için hayırlı mı?
Peygamber Efendimiz soruyordu:
"Sâlebe'ye ne oldu?"
"Yâ Resûlallah! Sürüleri çoğaldı, malları arttı. Onlara bakacağım derken gelemiyor, başını kaşıyacak zamanı olmuyor."
Bir zaman geçti, Sâlebe cumaları da gelememeye başladı.
"Sâlebe'ye ne oldu?"
"Yâ Resûlallah! Medine'de değil. Hayvanlara otlak bulmak için onları uzaklardaki yaylalara götürüyor, ancak oralarda otlatabiliyor. Sürüsü çok, malı çok; onlarla meşguliyetten cumaya da gelemiyor."
Peygamber Efendimiz hep soruyordu, arkasından da:
"Yazık oldu Sâlebe'ye! Yazık oldu Sâlebe'ye!" diyordu. Demek ki mal çokluğu "hasene" değilmiş.
Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten.
O hasene her zaman "mal çokluğu" diye anlaşılmasın. Herkes paranın her kapıyı açtığını görüp ille mal istiyor.
"Yâ Rabbi! Bana mal ver, çuvalla para ver." diyor.
Nasreddin Hoca'nın; "100 tane olsun, 99 altın olursa kabul etme." dediği gibi boyuna istiyor. Neredeyse çek yazılmasını isteyecek. Boyuna para istiyor.
Hayırlısını iste! Hakiki hasene insanı Allah'ın rızasına götüren şeydir. Hakiki hasene âhirette insanın yüzünü güldürecek şeydir. Yoksa ahirette felakete uğratacaksa o hasene mi!
Değil!
Onun için izah çok hoşuma gitti de onu da size okudum. Hocamızın kenarına dipnot olarak yazmış olduğu izah çok önemli. Dünyada da iyilik ver ama bu para demek değil! Hayırlı evlat, hayırlı hanım.
Öyle hanım vardır ki; "Efendi kalk! Ne yapıyorsun? Teheccüd vakti geçiyor, şu namazı kıl." der.
Öyle hanım vardır ki; "Bana gerdanlık lazım küpe lazım. Nereden kazanırsan kazan, getir!" der.
"Akşama şunu isterim, filanca yere gideceğim, düğünde giyecek şeyim kalmadı, nereden bulursan bul." der.
Tazyik eder rüşvet aldırır; tazyik eder hırsızlık yaptırır.
Kadının hayırlısı, evladın hayırlısı, malın hayırlısı, hayatın hayırlısı, ilmin hayırlısı, her şeyin hayırlısı. Allah her şeyin hayırlısını versin.
Ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr. "Âhirette de iyilik ver yâ Rabbi! Ve bizi cehennem azabına düşürme, ateşlere yakma, azaplara uğratma, bizi koru!" demiş oluyor.
İşin aslı esası budur.
Uzun lafın kısası budur; bir insan cehennem azabından kurtuldu mu, cehenneme düşmedi mi, cennete girdi mi tamam yaşadı. Devlet onun, nimet onun, fevz-ü felâh onun. Ne mutlu ki cennete girdi!
İşin aslı budur. Bizi dünyada da, ahirette de iyiliklere erdirsin.
İyiliğin ne olduğunu O biliyor.
"Yâ Rabbi! İyiliğin ne olduğunu ve her işin iç yüzünü sen biliyorsun; iyilik neyse bize onu ver."
Fuzûlî, Türk Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden, Kânûnî devrinde yaşamış, meşhur bir zât. El açmış, şiir yazmış, bir gazelinde şöyle dua ediyor:
"Ben bilmezem bana gereken sen hakîmsin
Men eyle verme her ne gerekmez bana bana."
Edebî sanatlarla süslü, vezinli kafiyeli bir söz söylüyor. Mânası şu:
"Yâ Rabbi! Ben bilmiyorum, sen biliyorsun. Bana neyin gerekmediğini ben bilmem. Belki gerekmeyen şeyi isteyebilirim ama onun bana gerekmediğini sen bilirsin. Sen Hakîmsin, her şeyi hikmetli yaparsın; neyin gerektiğini neyin gerekmediğini bilirsin. Bana gerekmeyeni istesem dahi verme." diye dua ediyor.
Ama haklı, işin doğrusu öyle. Biz bilmiyoruz, her şeyi Allah celle celâlüh biliyor.
Sâlebe işin sonunun bu kadar feci olacağını bilseydi o malı ister miydi?
İstemezdi.
Çünkü âhiret sevabı daha üstün. Sâlebe, Peygamber Efendimiz'in darıldığı bir kimse oldu. Peygamber Efendimiz, ona darıldı.
Neden darıldı?
Camiye gelemediğinden insan nursuzlaşıyor da ama asıl neden darıldı biliyor musunuz?
Zekât âyeti indi. Müslümanlar mallarından bir miktar ayıracaklar, hak yolda verecekler. Zenginin malında fakirin hakkı var! Ayıracak verecek! O kendi malı değil; Allah ona verdi, "şu kadarını da fakire ver" dedi, o onun hakkı.
Şimdi ben cebimden çıkarsam bir arkadaşa bir milyon lira versem ve şöyle desem:
"Al, bu paranın 975 bin lirası senin, 25 bin lirasını da mahallendeki filanca yere vereceksin."
Böyle diyebilirim değil mi?
O da o 25 bin lirayı vermese, cebine atsa olur mu?
Olmaz.
Ben ona verirken "şu kadarı senin, şu kadarını da mahalledeki fakire vereceksin" dedim.
Allah da bize mal verirken, zenginlik verirken "paranın kırkta birini fakire vereceksin" buyurmuş. "Tarla ziraatının, mahsulünün onda birini fakire vereceksin." buyurmuş.
Onun özel adı ne?
Öşür.
Millet şimdi tarımdan vergi vermiyor, zekât vermiyor.
Allah istemiş, öyle şey olur mu? Allah istemiş, emretmiş; malının, arazi mahsulâtının öşrünü verecek. Kendisi sulayarak, zahmet çekerek yetiştiriyorsa yirmide birini verecek. Kendiliğinden; yağmurla, toprağın bereketiyle oluyorsa onda birini verecek; öşrünü verecek. Buğdayının, arpasının, fındığının, pancarının onda birini hak yola verecek. Para ise kırkta birini verecek, koyun ise kırk tanede bir tanesini verecek.
Deve ise ne olacak? Sığırsa ne olacak? Hepsinin hesabı var, vermesi gerekiyor; kendisinin değil. Allah-u Teâlâ hazretleri öyle emrediyor, onu dinlemiyor. Kendisinin olmayan şeyi alıyor, onu yiyor, harama giriyor.
Zekât âyeti indi. "Zenginler şu nispette develerinden, koyunlarından, mahsullerinden verecekler." diye âyet indi. Peygamber Efendimiz vazifeli insanları, her yerdeki Müslümanlara gönderdi. Herkes verdi. Sâlebe'ye geldiler;
"Hadi bakalım! Zekât âyeti indi; malından, devenden, koyunundan şu kadarını vereceksin, Resûlullah haber gönderdi." dediler, Sâlebe veremedi! Allah'ın farzını dinlemedi. Resûlullah'ın habercisine, zekât için görevlendirdiği kimseye zekâtını vermedi. Resûlullah onun için darıldı. Çünkü farzı tutmadı. Farzı tutmadığı için darıldı.
Bir düşünün, içimizde Resûlullah'ın darıldığı ne kadar insan vardır!
Aman yâ Rabbî! Resûlullah'ın Sâlebe'ye zekât vermediği için darıldığını bilse acaba o zekâtı yanında tutabilir mi?
Ateş gibi yakar insanı. Cebini yakar, derisini yakar. Ama bilmiyor. Zekât vermeyenlere söyleyin:
"Resûlullah zekât vermeyenlere darılmış ha! Ayağını denk al!" diye bu haberi iletin.
Müslümanların bunca ihtiyacı varken malının kırkta birini veremiyor! Bu ne biçim Müslüman! Farz olan emri tutamıyor.
Resûlullah ondan darıldı. Bir zaman geçti, zekâtı vermeye gönlü yatar gibi oldu ama Resûlullah almadı.
Neden?
Farzı inkâr eden kâfir olur, kâfirden zekât almaya lüzum yok!
Herhalde bu mantıktan, bu muhakemeden, bu hükümden dolayı Resûlullah ondan almadı.
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz halife oldu. Resûlullah Efendimiz âhirete dargın göçtü, Sâlebe Resûlullah Efendimiz'in gönlünü alamadı, mahrum kaldı, Resûlullah Efendimiz âhirete göçtü. Utanıyor, kabahatini biliyor, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e geldi, dedi ki:
"Zekâtımı vereyim."
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz nasıl bir kimse? Ümmetin en faziletlisi. Halife olduğunda bazı kabileler kendisine haber göndermişler:
"Yâ Ebû Bekir! Namaz kılacağız tamam. Ama bizden zekât isteme."
Kaytarmaya çalışıyorlar. Namaz kılmak kolay, yatıp kalkıyor, bir şey değil ama mal canın yongası olduğundan zekâtı vermek zor geliyor. İnsanoğlunun tabiatı bu. Pinti bu insanoğlu, cimri! Allah o kadar veriyor da o küçük bir parçasını veremiyor! Ne mantık! Ne kadar cahil şu insanoğlu ne kadar zalim!
"Vermeyelim" diye Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimizle pazarlık yapmaya kalktılar. Ebû Bekr-i Sıddîk anladı tabi, ârif insan;
"Resûlullah zamanında verdiğiniz zekât neyse aynen onu verirsiniz ya da sizden zorla almak için her birinizle savaşırım." dedi. Öyle dinden dönmek yok! Dinin farzlarını, ahkâmını değiştirmek yok!
E-fe tü'minûne bi-ba'di'l-kitâbi ve tekfürûne bi-ba'd. "Allah'ın bazı âyetlerine inanıp da bazılarını inkâr mı ediyorsunuz?"
Öyle saçma şey mi olur? Allah'ın dini bir bütündür ya tutarsın ya tutmazsın. Farzların hepsi de önemlidir. Takım halindedir, öyle "yarısını al yarısını alma" Öyle şey olur mu!
Müslümanlık bir bütündür, bazısını almak bazısını almamak olmaz.
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz:
"Her birinizle savaşırım, hizaya gelin, aklınızı başınıza toplayın, teklifiniz İslâm'ın ruhuna aykırı. Hepinizin canına okurum." dedi.
Neden?
Çünkü inkâr ettikleri zaman onlar da savaşılacak duruma düşüyorlar da ondan. Böyle söyledi.
Bu zihniyetteki Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e, Sâlebe sallana sallana geldi, dedi ki:
"Zekâtı vermek istiyorum."
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in ona cevabına bakın:
"Resûlullah'ın senden almadığı zekâtı ben nasıl alırım?"
"Resûlullah almamış ben nasıl alırım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetullaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
18.10.1996 -
İlmin Önemi, Hastalara
18.10.1996 -
Dilimiz ve Kültürümüzün
