24.10.1995 - Peygamber Efendimizin Mütevazı Hayatı

24.10.1995 - Peygamber Efendimizin Mütevazı Hayatı
Allah bizi sevdiği kullarından eylesin.Peygamber Efendimizin şefâatine nail eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, kendisinin insanların en şereflisi olduğunu biliyordu. Diyor ki;
Seyyidü veledi âdem ve lâ fahr. ''Ben Benî Âdem'in efendisiyim. Övünmek yok; Allah'ın emri bu.''
''Âdem aleyhisselâm'dan bana gelinceye kadar sülalem hep asil ailelerden nikâhla gelmiştir, hiç zina durumu yoktur.'' Ve lâ fahr. ''Övünmek yok.'' ''Âhirette de bana şunlar, şunlar, şunlar verilecektir; övünmek yok.'' diyor. Övünmeye ait her çeşit şeyin tahakkuk ettiğini biliyor ve lâ fahre; ''Övünmek yok'' diyor.
Mütevazı bir hayat yaşamıştır.
Nasıl mütevazı yaşadığının misallerini anlatacağım. Kendisi çok basit elbiseler giyerdi, sof giyerdi. Pabuçlarını, elbiselerini yamardı. Deve varken, at varken, soylu insanlar böyle tantanalı şeyler yaparken o merkebe binerdi, icabında arkasına birisini alırdı. Bazen Abdullah b. Abbas vesaire gibi kimselerin bindiğini, konuşmalarını biliyoruz.
Koyun sağardı, hizmetçisiyle birlikte yemek yerdi. Kölelere iyi bakmak hususunda sözleri devrim yapmıştır. Kölelerle beraber yemek yemek, onları âzat etmek konusunda muazzam teşvikleri vardır. Zengin fakir herkesle musafaha ederdi. Önce kendisi selam verirdi.
Davet edilirse, mutlaka davete icabet ederdi. Hatta ''Bir deve paçasına bile çağrılsam gelirim.'' diyor. Tabi o zaman deve paçası en basit yemek. Çünkü herkesin bulabildiği bir şey. Kazana konulacak, fokur fokur kaynayacak, biraz yağı çıkacak, işte o kadar; lüks bir yemek değil. ''Ona bile çağırılsam gelirim.'' derdi. Bir keresinde gittiği evde kendisine sirke ikram etmişler. Ekmeği sirkeye banıp yedi. ''Sirke ne güzel gıdadır, sirke ne güzel gıdadır!'' diye övdü. Hiçbir yemeği beğenmezlik yapmazdı.
Kahkahayla güldüğü görülmemiştir, tebessümü vardır. Bizim sabahları okuduğumuz Evrad'da;
Min ma'diney mantikin ve mübtesemi, ''Resûlullah güzel konuşma ve tebessüm mâdeniydi.'' diye geçiyor. Mütebessimdi.
Cömert ve güleç yüzlü idi. Cömertliği, emsalsiz bir cömertlikti. Ganimetten kendi hissesine ne gelirse, hepsini akşama kadar dağıtırdı. Akşam gelmişse sabaha kadar dağıtırdı, evde bekletmezdi. Vefat edeceği zaman evde üç dirhem bir şey kaldığını hissetmiş; vefatı gününde onun hemen tasadduk edilmesini söylemiş.
''Peygamberler miras bırakmazlar.'' diyor. Mal mülk edinmemiştir, malı depo etmemiştir, malın depo edilmesini uygun görmemiştir.
Hizmetçisi bir gün kendisine bir yemek getirdi; Bir gün önceki yemek. ''Niye bugüne beklettin? O gün verseydin fukaraya; Allah, her günün rızkını yeniden verir.'' dedi. Yemek depo etmeyi uygun görmemişti.
Üzüldüğü zaman somurtmazdı. Çok konuşmazdı, tefekkür ederdi.
Bir keresinde birisi, Resûlullah'ın yanındaki koyunları gördü.
''Yâ Resûlallah! Ne kadar güzel bir sürü!'' dedi. Peygamber Efendimiz;
''Çok mu beğendin?'' diye sordu.
''Bu koyunlar çok güzel yâ Resûlallah, çok güzel!'' deyince,
''Al öyleyse senin olsun.'' dedi.
''Hepsi mi yâ Resûlallah?'' ''Hepsi senin olsun!'' dedi.
Adam bütün sürüyü aldı, muazzam bir sevinç içinde, sürüyle beraber kabilesine döndü. Sordular;
''Ne oldu böyle? Yoksa bunları çaldın mı? Sabahleyin nasıl çıktın, akşam nasıl geliyorsun?''
''Muhammed veriyor ve Hazreti Muhammed Mustafa öyle bir verişle veriyor ki emsali yok! Fakirlikten korkmayan insanın verişiyle veriyor!''
Evinde, yarına bir şey depo etmezdi. Günlerce evinde sıcak yemek pişmediğini biliyorsunuz. Sahabesi dediler ki;
''Yâ Resûlallah! Hurma yemekten içimiz yandı; hep tatlı, hep hurma, sadece meyve.''
''Ben de sizin gibiyim, iki aydır evde yemek yok. Ben de sizin gibi yapıyorum.'' dedi.
Birisi açlıktan karnına taş bağlamış. Sıcak taşı bağlayınca galiba midesi biraz rahat ediyor. O karnını gösterince Peygamber Efendimiz de açtı; o da iki taş bağlamış. Yani toplumundan hiç farklı değil.
Bunlar; eline bir şey geçmediğinden veyahut zengin olamayacağından değildi. Bir kere Allah kendisine her türlü zenginliği vermeyi vaat ettiği halde, Cebrail aleyhisselâm ''isterse zengin bir peygamber olmasını'' teklif ettiği halde onu tercih etmemişti. Kendisi tercih etmedi. Hiçbir şey biriktirmezdi. Eline bir şey geçmediğinden değil. Bir keresinde kendisine çok rahat bir yatak hediye etmişlerdi, o gece teheccüde kalkamadı. Dalmış, derin derin uyumuş. ''Bunu alın geri götürün, beni gece namazına kaldırmadı.'' dedi. ''Rahat'' diye. Rahatı kendisi istemiyor, zenginliği kendisi istemiyor; tevazu gösteriyor, kendisi isteyerek yapıyor.
Dulları çok kollardı, yetimlere çok merhametli idi. Nefsi için kızmaz ve intikam almazdı. Ama Allah'ın emri çiğnendiği zaman, muazzam kızardı. Mekke fethedildiği zaman, her türlü intikamı alacak hale geldiği halde, hepsini affetmişti. İslâm ordusundan bazıları müslümanlara çok zarar vermiş olan kimseler hakkında; ''Onları elimize geçirince çiğ çiğ yiyeceğiz, onlara neler yapacağız!'' diyenleri; ''aşırı bir şeyler yaparlar'' diye komutanlıktan aldı, arka hizmetlere verdi. Tir tir titreyip karşısında, hükmünü bekleyen Mekkeliler'e; ''Benden ne umuyorsunuz?'' dedi. ''Yıllarca benimle uğraştınız; ordu gönderdiniz, çarpıştınız. Birçok şey oldu.'' demek istedi ama hepsini affetti. Efendimiz'in genel davranışı böyleydi.
Biliyorsunuz, Taif'te kendisine hücum edildi. Şehirden dışarı çıkardılar, çıkarken peşine takıldılar, taş attılar; topukları yaralandı. O bağda bulunan bir adam, bir bağ evine çağırdı da orada istirahat eti. Cebrail aleyhisselam geldi; ''Yâ Resûlallah! Emredersen bu şehri mahvedeyim, yok edeyim!'' dedi ama o kabul etmedi, beddua da etmedi.
''Yâ Resûlallah! Çok sıkıntı çekiyoruz. Şu müşriklere lanet etseniz.'' dediler.
''Ben lanet edici bir peygamber olarak gelmedim, rahmet peygamberi olarak geldim. Sabredin! Sizden önceki ümmetler çok daha fazlasına maruz kalmışlardı, meşakkatlere uğramışlardı. Siz de sabredin.'' diye sabrı tavsiye etti.
Kimseye beddua etmemişti. Önemli şeylerden birisi. Enes radıyallahu anh diyor ki; ''Resûlullah'a yirmi sene hizmet ettim. Ne beni dövdü ne de yaptığım bir şeyden dolayı ‘Niçin böyle yaptın veya yapmadın?' diye sordu.'' Hizmetçisine karşı gayet centilmen, gayet yumuşak idi.
Onu kendisine köle olarak hediye etmişlerdi. Babası geldi; ''Gel oğlum!'' dedi, fidye-i necât verip kurtaracak, alacak, kabilesine geri götürecek. Resûlullah'tan istedi. Resûlullah;
''Kendisine sorun, nasıl istiyorsa öyle yapsın. İstiyorsa seninle gelsin, fidye-i necât da istemem.'' dedi. O da;
''Yâ Resûlallah! Ben senin yanında kalmak istiyorum.'' dedi.
Babası kızdı. Tekrar ısrar edince Efendimiz;
''Beni tercih eden insanı ben dışlayamam, ‘git' diyemem.'' dedi.
Enes radıyallahu anh çok isabetli bir karar vererek Resûlullah'ın yanında kaldı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir palas üzerinde, bir bez parçası üzerinde uyurdu. O kadar sade ve mütevazı bir hayat yaşardı ki, hanımları bu sadeliğe dayanamadılar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mescidinin yanındaki hücre-i saadette hanımlarının da odaları vardı. Mescit genişletileceği zaman onlar yıkılmış, sahâbe-i kirâm ağlamışlar. Tabi bu yıkma ve genişletme işini o zamanki Emevî hükümeti yapıyor, valilik yapıyor. ''Keşke yıkılmasaydı, kalsaydı da millet bu odaları görseydi.'' demişler. Üç arşın boyunda, bir arşın eninde odalar. Bir somya kadar. Bir insan rahat yatar, iki insan zor yatar. Odalar böyleydi. Hanımları, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bu sade hayatına dayanamadılar.
Bir gün Hz. Ömer, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına geldi, baktı ki hasır üzerinde yatmış; hasır, eline yüzüne iz yapmış. Erzak olarak içinde biraz su bulunan bir çömleği vardı, bir avuç arpası vardı; Peygamber Efendimiz onunla yaşıyordu. O hali, o manzarayı görünce Hz. Ömer ağladı. O da nihayet o toplumun insanı ama toplumun genel seviyesinden bile daha sade bir yaşam sürüyor ki, Hz. Ömer ağlıyor.
Kurduğu devlet tuttuğu, kendisi devlet başkanı olduğu halde; elçiler kabul ettiği, elçiler gönderdiği halde yaşayışında bir değişiklik yapmadı. Artık elinde her türlü imkân olabilirdi çünkü ülkeler fethediliyordu, çok büyük maddî imkânlar geliyordu. Ama o yine de kul gibi, köle gibi yaşardı. Kimseyi incitmezdi. Kimseyi dövmemişti. Bir yere dayanarak yemek yemezdi. ''Uhud dağı kadar altınım olsa, hepsini Allah yolunda sarf ederim.'' dediğini rivayet ediyorlar. Ashabını da infak etmeye teşvik ederdi.
Bir keresinde Hz. Ali Efendimiz'in, Fâtıma anamızın evine ziyarete gitmiş. Birisi kızı, birisi evlatlığı - Hz. Ali'yi de yanında büyüttü - damadı ve amcasının oğlu olduğu için yeğeni. Bir perde gördü, dört dirhem değerindeymiş; birkaç salkım üzüm fiyatına. Geri döndü. Hz. Ali Efendimiz peşinden koşup dedi ki;
''Yâ Resûlallah! Geliyordunuz, niye geri döndünüz? Perdeye mi kızdınız?''
''Onu satıp parasını, fakirlere verebilirdin.'' dedi.
Kendi kızı. Nihayet bir perde.
Kendi kızı ve damadı ellerini gösterdiler;
''Yâ Resûlallah! Kuyudan iple su çekmekten, değirmeni döndürmekten ellerimiz yara oldu. Bize köle ver de bu işleri o görsün.'' dediler. Vermedi.
''Ben size bir şey öğreteyim; her namazdan sonra 33 kere sübhanallah, 33 kere elhamdülillah, 33 kere Allahu Ekber deyin; Allah size kolaylık verir, köle kullanmanızdan daha iyi olur.'' dedi. Köle kullanmadı, onları sattı.
Çeşitli içtimâi münasebetlerde Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimizin, tavsiyelerine gelince kendisinin hayatı yaşayışı, dünyaya bakışı böyle.
Allah hepinizden razı olsun.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
18.10.1996 -
Kadın ve Erkekte
18.10.1996 -
İlmin Önemi, Hastalara
