18.12.1994 - İhsan Sahibi Olmak, Nefs Terbiyesi

18.12.1994 - İhsan Sahibi Olmak, Nefs Terbiyesi
Bismillahirrahmânirrahîm.
El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.
Ve'sselâtü ve'sselâmü alâ hayri halkıhî sultâni'l-ârifîn Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l-cezâ.
Aziz ve değerli mü'min kardeşlerim!
[Mehmed Zahid] Hocamız diyor ki vefatına yakın zamanda;
"Her şey boştur bu dünyada; para da boştur, mal da boştur, mevki de boştur, makam da boştur, her şey boştur. Bütün iş Allah'ın sevgili kulu olmaktır."
Allah'ın sevdiği kul olursan olursun, olamazsan imtihanı kaybetmiş olursun. Mesele budur, bu kadar basit.
Şimdi, Ankara'da iki genç yolda gidiyorlarmış, bir arkadaş anlattı, benim de hoşuma gitti, şu kitapçığıma yazdım onu. İki üniversiteli genç, Orta Doğu [Teknik Üniversite]li genç galiba, yolda gidiyorlarmış. Birisi ötekisine sormuş;
"Yahu, üç gün sonra öleceğin sana mâlum olsa ne yapardın?"
Hani bazen rüyada görüyor insan ya, böyle "Üç gün sonra öleceğin mâlum olsaydı ne yapardın?" diye sormuş.
Orta Doğulu çocuk, bunlar hep teknik eleman, tahsil görmüş öğrenciler, şöyle bir düşünmüş, "Ne olurdum, ne olurdum?.." Ne yapacak yani, üç gün sonra ölecek olan bir insan ne yapar? Düşünmüş, düşünmüş;
"Gider, mutasavvıf olurdum, tasavvufa girerdim." demiş.
Haa, demek ki pabuç pahalı olduğu zaman, iş ciddiyete bindiği zaman, o zaman münakaşalar filan bitiyor. O zaman başka meşguliyetler bitiyor çünkü Allah'ın rızasını kazanmak gerekir.
Münih'te bana, verdiğim bir vaazın sonunda geldiler, sordular;
"Hocam, bu tasavvuf ille lazım mı insana? Gerekli mi? Tasavvufsuz olmaz mı?"
Ben dedim ki onlara, biraz durakladım, ne cevap vereceğim diye bekliyorlar;
"Bakın, tasavvuf insana su gibi, hava gibi, gıda kadar gereklidir." dedim.
Niye?
Açıklıyorum: Çünkü muhterem kardeşlerim, hayatın gayesi mârifetullaha ermek, Allah'ın rızasını bulmaktır.
Bir itirazımız var mı?
Yok.
Vemâ halaktu'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûn.
Allahu Teâlâ hazretleri bize "Ben sizi doktor olun diye yarattım." mı diyor? "Mühendis olun." mu, "Zengin olun." mu diyor? "Almanya'ya gidin." mi dedi? "Profesör olun." mu dedi? Şunu mu dedi, bunu mu dedi?..
Hiçbirisini demedi.
Ne dedi hepimize, müştereken bize söylediği, buyurduğu nedir?
Kendisine güzel kulluk etmemizi istiyor, kulluk istiyor bizden.
Biz ne ile meşgulüz?
Her şey ile meşgulüz. Kulluktan başka her şeyle meşgul millet ama kulluk yapmıyor. Hâlbuki Allah bizden kulluk istiyor.
Vemâ halaktu'l-cinne ve'l-inse illâ liya'budûn.
Tabii kulluk nasıl yapılacak Allah'a?
Allah'a kulluk yapmak ince, zarif, dikkatli, alimâne bir iştir. Bu da ilimle olur, irfanla olur.
İrfan dediğimiz şey nedir?
Mârifetullahtır. Mârifetullah ile olur.
Biliyorsunuz, Peygamber Efendimiz sahih hadîs-i şerîfte "İman nedir? İslâm nedir?" sorularının cevabını verdi. Ondan sonra bir de "İhsan nedir?" diye sordu kendisine Cebrail aleyhisselam;
Ve me'l-ihsânu yâ Resûlallah? "İhsan nedir?"
İhsan, kelime olarak "bir şeyi iyi yapmak" demek. "İyi yapmak nasıl olacak?" diye sordu. Neyin iyi yapılması, neyin ihsanı?
Her şeyin ihsanı vardır.
İnne'llâhe ketebe'l-ihsâne fî külli şey'in buyuruyor Peygamber Efendimiz. Allah iyi yapmayı her işte bizim boynumuza yazmıştır, her işi iyi yapmamız lazım. Yazıyı güzel yazmamız lazım, hüsn-ü hat sahibi olmamız lazım. Sözü güzel söylememiz lazım, hatîb-i fasih olmamız lazım. Sanatımızı güzel yapmamız lazım, bizim kılıcımız ötekisine vurduğu zaman onu kırması lazım. Gülü havaya atıp da altına kılıcı tuttuğumuz zaman gülün kesilmesi lazım. Pabucu yaptığımız zaman en güzel pabuç olması lazım. Hangi işi yaparsak... Diyor ki;
"Kurbanı keserken güzel kesin. Bıçağı güzel, keskin yapın; hayvana ezâ, cefâ çektirmeyin."
Yani hayvanın kurban edilmesinde bile güzel yapmak vardır.
Peki ihsan nedir burada?
Bu hadîs-i şerîfteki ihsan, kulluğu güzel yapmak.
Onun için bu izahtan sonra biz "Kulluğu güzel yapmak nasıl olacak?" diye sordu diyelim.
Cebrail aleyhisselam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e geldi. Cebrail aleyhisselam insanlara bazen göründü, muhterem kardeşlerim, bazen görünmeden vahyetti Peygamber Efendimiz'e.
"Yâ Ebû Bekir, bu Cebrail aleyhisselam sana Allah'tan selam getirdi." diyor. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz görmüyor, Resûlullah Efendimiz görüyor. Bu durum var.
Bir keresinde de Hz. Ömer radıyallahu anh anlatıyor ki;
"Biz böyle oturuyorduk Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile, birden pat pat pat, bir adam çıktı geldi Resûlullah'ın yanına. Bembeyaz elbiseli, üzerinde hiç toz, toprak yok, hiç tanımadığımız bir insan. Medineli olsa tanıyacağız, Medineli değil. Uzaktan gelmiş olsa üzerinde sefer alameti olması lazım, terlemiş olması lazım, tozlanmış olması lazım." Çölden gelecek bu Medine'ye, kolay mı? Şimdiki gibi değil ki; uçağa binip gidecek değil ki; devenin üstünde gidecek, tozlanacak. Üzerinde sefer alameti yok, elbisesi tertemiz.
Ne yapmış bir de?
Resûlullah'ın yanına gelmiş, dizini dizine değdirecek gibi sokulmuş, Resûlullah'ın dizinin dibine yanaşmış. "Bu ne samimiyet?" deriz değil mi? "Allah Allah, bu ne samimiyet yahu..." Resûlallah'ın yanına geliyor, dizi dizine değecek kadar yaklaşıyor Resûlullah'a, soruyor. Söyle bakalım...
Ahbirnî ani'l-İslâm. "İslâm nedir?"
Söylüyor Efendimiz.
Sadakta. "Doğru söyledin." diyor.
Hz. Ömer diyor ki, bakıyorlar yani, "Allah Allah, vaziyet çok garip; geldi Resûlullah'ın dizine dizi değecek şekilde oturdu, soru soruyor." Peygamber Efendimiz'e soru sormaya sahâbe-i kirâmın ödleri patlardı. Heybetinden Resûlullah'ın yüzüne bakamazlardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mescide geldiği zaman herkesin başı önüne eğik olurdu, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz bakardı, Hz. Ömer Efendimiz bakardı. Kayınpeder, biraz yakınlıkları var, dünürlükleri var, ondan. Onlar bakabilirlerdi, ötekiler böyle bakamazlardı.
Sahabeden birisi diyor ki;
"Resûlullah'a iclalimden -yani saygımdan demek, onun heybetinden demek- doya doya yüzüne bakamadım."
Resûlullah'ın sahabesi olmuş, doya doya yüzüne bakamamış Resûlullah'ın. Bu zât geliyor, dizini dizine dayıyor, soru soruyor. Soru soramazlardı da derlerdi ki;
"Dışarıdan bir bilmez kimse gelse, Resûlullah'a soru sorsa da, biz de dinlesek de istifade etsek."
Kendileri soramazlardı, "Resûlullah'a birisi sorsun." derlerdi. Bu geldi, dizinin dibine oturdu, soru soruyor.
"İman nedir? Söyle bakayım."
"İslâm nedir?"
Söyledi.
Feme'l-ihsânu yâ Resûlallah? "İhsan nedir yâ Resûlallah?"
İbadeti hoş ve güzel yapmak nasıl olacak? İhsan -güzel yapmak ibadeti- nasıl, nedir? Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
el-İhsânü en ta'budallâhe ke-enneke terâhü fe-in lem tekün terâhu fe-innehû yerâke. "İhsan, Allah'ı sen görüyormuşsun gibi ona ibadet etmendir."
İbadetteki ihsan budur. Çünkü sen her ne kadar O'nu görmüyorsan da O seni görmüyor mu? O seni görüyor.
Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Nerede olsanız o sizinle beraber."
"İhsan odur." dedi.
İşte mârifetullaha ermek ve ihsan makamına çıkmak, dinimizin esası.
İbadetin gayesi nedir, güzeli nedir?
İhsandır, görüyormuş gibi ibadet etmektir.
Tasavvuf ihsan yoludur, o ihsanı elde etme yoludur.
Biliyorsunuz, Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme var, hac konusuyla ilgili âyetlerin içinde,
Minküm men yürîdü'd-dünyâ ve minküm men yürîdül-âhirete.
Bu, savaş dolayısıyla inen âyet-i kerîmede geçiyor, hacla ilgili olan başka...
Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten…
O ayrı...
Minküm men yürîdü'd-dünyâ ve minküm men yürîdü'l-âhirete. Yani; "Ey mü'minler! Bu olay karşısında çeşitli fikirler var içinizde; kiminiz dünyayı istiyor, kiminiz âhireti istiyor." diyor âyet-i kerîme.
Tamam, biliyoruz ki dünyayı isteyen insanlar var; dünyayı istemek makbul değil. Âhireti isteyenler var, Allah'ı istiyor, âhireti istiyor; tamam, bu makbul. Bir şey daha var, iki âyet-i kerîmede geçiyor, Kehf sûresinde:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Vasbir nefseke meallezîne yed'ûne rabbehüm bi'l-ğadâti ve'l-aşiyyi yürîdûne vechehû. Bir de Allah'ın vech-i pâkini isteyenler var, Allah'ı isteyenler var. Zât-ı pâk-i ilâhiyesine yönelmiş olanlar var. Allah'ı isteyenler var.
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî diyenler var, onu anlatıyor bir de âyet-i kerîmeler.
Başka bir yerde daha geçiyor bu;
Ve lâ tatrudillezîne yed'ûne rabbehüm bi'l-ğadâti ve'l-aşiyyi yürîdûne vechehû. Yani; "Gece gündüz Mevlâsına dua edip duran, niyaz eden, zikreden o mübarekleri yanından tart etme ey benim Resûlüm. Onları yanından tart etme, o zenginlerin arzusunu boş ver, sen onları sev, onların yanında ol." diye tavsiye ettiği, bir Allah'ın vech-i pâkini isteyen zümreden bahsediliyor Kur'ân-ı Kerîm'de.
Yürîdûne vechehû. "Allah'ın zâtını isteyen."
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. "Yâ Rabbi, Sensin benim maksudum, ben senin rızanı istiyorum." diyen insanların olduğunu Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor. Rabbimiz "Onlarla beraber ol, onları yanından kovma. Onlar benim sevgili kullarım." diye Resûlullah'a nasihat ediyor.
İşte o, tasavvuf böyle olmak yolu.
Tasavvuf Kur'an'da var mı?
İşte bu; Kur'ân-ı Kerîm'i iyi incelersen görürsün, Kur'ân-ı Kerîm'de her şey var.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh
24.10.1995 -
Peygamber Efendimiz (SAS),
18.12.1994 -
Fıkıh İlmi, Kurban
