19.06.1998 - Dünyanın Kıymetsizliği, Peygamber Efendimizin Tevazusu

19.06.1998 - Dünyanın Kıymetsizliği, Peygamber Efendimizin Tevazusu
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh !
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Alla sizlerden razı olsun.
İbn Sa'd, Aka'dan mürsel olarak rivayet etmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri Ömer radıyallahu anh'a şöyle buyurmuş:
Lâ tebki yâ Ömer! Fe-lev eşâu en tesîre'l-cibâlü zeheben le-sârat ve lev enne'd-dünyâ ta'dilu indallâhi cenâha zubâbin mâ a'tâ kâfiran minhâ şey'â.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Hz. Ömer ağlamış. Ağlayınca Peygamber Efendimiz;
"Ağlama yâ Ömer!" diyor.
"Eğer ben dağların altın olmasını, altın olarak akmasını, yerinden hareket etmesini isteseydim dağlar altın olur önüme doğru hareket eder, akar gelirdi. Ama ben istemediğim için olmuyor, Allah vermediği için değil!"
Ve lev enne'd-dünyâ ta'dilu indallâhi cenâha zubâbin mâ a'tâ kâfiran minhâ şey'â. "Eğer dünya hayatının; içindeki eşyanın, varlıkların, ehl-i dünyanın kıymet verdiği mal mülk mevki-makam vs.nin Allah indinde, katında, Allah yanında sinek kanadı kadar bir ağırlığı olsaydı, bir kıymet ifade etseydi, ona muadil olsaydı kâfire bu dünyalıktan hiçbir şey vermezdi. Sinek kadar, sineğin kanadı kadar kıymeti olsaydı hiçbir şey vermezdi. O kadar bile değeri yok, sıfır. Hiç kıymeti olmadığı için varsınlar oyalansınlar."
Yunus Emre'nin;
Mal da yalan mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan." dediği gibi, oyalanmalarına Allahu Teâlâ hazretleri izin vermiş, ruhsat vermiş. Onlar da dünyalıkların içinde bir şey buldum sanarak, zengin oldum diye böbürlenerek, kibirlenerek, burunları havada dolaşıyorlar ama Allah indinde kıymeti yok.
Hz. Ömer gibi bir bahadır, bir mücahit, bir mert, bir yiğit insan neden ağlar?
Hz. Ömer radıyallahu anh ağlamış da, "Ağlama yâ Ömer!" diye teselli ediyor. Neden ağlamış?
Hz. Ömer'in ağlamasının sebebi -hatırımda kaldığı kadarıyla- şu: Hz. Ömer Peygamber Efendimiz'in yanına varmış. Peygamber Efendimiz de -herhalde günün sıcağından biraz istirahat etmek üzere- uzanmış. Hz. Ömer gelince kalkmış. Elini başının yanağının altına koyduğu için yattığı yerde de hiçbir şey olmadığından, bir hasır olduğundan yanağına ve elinin üzerine hasırın dokumaları kırmızı kırmızı iz yapmış. Çok haşin çok kaba bir örtü, yumuşak değil. Kaba bir hasır, üstüne yatınca insanın elinde, yanağında, alnında iz bırakıyor.
Hz. Ömer radıyallahu anh demiş ki;
"Yâ Resûlallah! Sen Allah'ın Resûlü'sün, habîbisin. Kisralar, Kayserler, imparatorlar; İran imparatoru Roma imparatoru gibi yüksek mertebelerde büyük ülkeleri elinin altına almış büyük devletlerin başına geçmiş insanlar ne nimetler içinde yaşıyorlar. Yataklarda, atlaslarda nimetler, lezzetler içinde… Yedikleri içtikleri her şey başkalarının imreneceği gibi. Ama sen Allah'ın Resûlü'sün, sen Allah'ın habibisin, sen hasırda yatıyorsun! Eline, alnına, yanağına hasırın izleri çıkmış, bu ne mahrumiyetli bir hayat ne mütevazı bir hayat!.."
Hz. Ömer; Peygamber Efendimiz'e sevgisinden, şefkatinden onun rahatını istediğinden ağlamış.
Sevgiden doğan bir ağlama! Peygamber Efendimiz'in o haline demiş ki; "Ne kadar mütevazı bir yaşam yaşıyorsun?! Hâlbuki Allah'ın en büyük, en sevgili kulusun. İnsanlığın başının tâcısın. Başka hükümdarlar, başka devlet başkanları ne nimetler içinde yüzerken, ne kadar rahat ederken sen ne kadar sıkıntı çekiyorsun?!.." deyince Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş:
"Ben istemiyorum; ben isteseydim dağlar benim önüme altın olarak hareket edip gelip akar yığılırdı. Allah verirdi ama Allah'ın indinde dünyanın, altının, gümüşün, mevkinin, makamın, atlasın, ipeğin, balın, kaymağın… kıymeti yok!"
Bunları insanlar seviyorlar, beğeniyorlar, değer veriyorlar. Onları elde etmeye koşuyorlar, birbirleriyle darılıyorlar, kırışıyorlar, vuruşuyorlar, savaşıyorlar. Ve nice canlar yanarak, nice mazlumların ahı alınarak, nice gözyaşları dökülerek, nice insanlar kahrolarak, mahvolarak bazı insanlar çok rahat ediyor, bazı insanlar o dünyalıkları elde ediyorlar ama bu fâni dünyada yapıyorlar, ebedî âhiret hayatında onların hesabını verecekler, cezasını çekecekler!
İnananlar bunu biliyor. Bazıları inanmıyor; "Boş ver. Âhiret var mı yok mu? Neme lazım? Bana dünya lazım! Ben dünyada bunları hangi yolla olursa olsun elde edeyim de; ister rüşvet olsun, ister gasp, ister zulüm, ister gadir olsun elde edeyim de keyfime bakayım… Arkadaş, bu dünyada babana bile acımayacaksın! Kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksın! Hayat bir mücadeledir. Kimisi ötekisini yer bitirir. Ormandaki hayvanların halini görmüyor musun? Aslan ceylanı yiyor, kuş kelebeği yiyor vs…" gibi felsefelerle insanlar bir vurdumduymazlaşıyor, gaddarlaşıyor, dünyevîleşiyor, maddîleşiyor, kalbi kaskatı oluyor, merhametsizleşiyor.
O zaman sömürgecilik başlıyor, istila başlıyor, öldürme başlıyor, katliam başlıyor, o zaman sevmediği dinden, sevmediği ırktan bir insanı kökten yok etmeye başlıyor. Ormanları yakmak, yuvaları yıkmak, köyleri yerle bir etmek, bombalamak başlıyor. Atom bombası, hidrojen bombası vs. Bunların hepsi kullananların amaçlarına hizmet etmek için başkalarını sindirecek araçlar olarak kullanılıyor.
İslâm sevgi, merhamet, eşitlik, herkesin kalbini kazanmak, duasını almak dini ama dünya böyle insanlarla dolu.
O zaman ne yapmak gerekiyor?
Onlara karşı hazırlanmak gerekiyor. O zalimler o zulmü yapmasınlar, saldırıp da müslümanları mahvetmesinler diye çalışma yapmak gerekiyor.
Büyüklerimiz; peygamberler, din büyükleri bu dünyaya değer vermemişler ki! Peygamberler tarihi kitaplarından Hz. İsa aleyhisselam'ın hayatını okuyalım; İbrahim aleyhisselam'ın hayatını okuyalım, diğer peygamberlerin hayatlarını okuyalım; neler çekmişler?!.. Hz. Eyyüb aleyhisselam'ın sabrı meşhur, Nuh aleyhisselam'ın kavmi ile mücadelesi meşhur…
Dünya hayatı mü'min için birinci, ön planda gelen amaç değil. Amaç Allah'ın rızasını kazanmak! Hatta bunları elde etmeye gücü yettiği halde Peygamber Efendimiz istemiyor. Peygamber Efendimiz; "Dağların altın olmasını isteseydim olurdu; hareket edip önüme gelsin deseydim önüme gelirdi…" diyor. Yani istememiş.
Peki istemediği halde geldiği zaman ne yapmış?
Ganimet gelmiş, ortaya yığılmış. Bir sürü ganimet; mal, altın, para-pul…
Onları ne yapmış?
Onları da sabah gelmişse akşama kadar fukarâya avuç avuç dağıtmış; akşam geldiyse bütün gece avuç avuç dağıtmış, sabaha bırakmamış. Sabah geleni akşama, geceye bırakmamış, dağıtmış. En son gelene "Artık elimde bir şey kalmadı." diyecek kadar bir şey bırakmadan dağıtmış. Fakirlere, yoksullara dağıtmış. Yoksulların gönlünü almayı, onların ihtiyacını karşılamayı esas almış. Geleni de tutmamış.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'de bizim gibi eğer biraz tutum, biraz biriktirme fikri olsaydı yine çok servet biriktirirdi. Kendisi İran'a elçi gönderdi, Roma'ya elçi gönderdi, Mısır'a, Habeşistan'a, Bahreyn'e elçiler gönderdi. Mesela Mısır hükümdarı kendisine bir sürü hediyeler; cariyeler, kıymetli eşyalar gönderdi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir devlet başkanı!
Bir devlet başkanı olarak dileseydi neler biriktirirdi, neler yapardı?!..
Arabistan'da köşk, kasır, saray yok mu?
O zaman da vardı.
Yemen'de yok mu?
Yemen'in kasırları, bahçeleri meşhur. Taif, Mekke'nin biraz ilerisi- sularıyla, âb u havasının letafetiyle tanınmış bağlık-bahçelik, meyvelik bir yazlık yeri. Efendimiz oralarda safa sürmedi ki!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah'ın emirlerini uygulamak için çalıştı. Eline geleni de dağıttı; kim ne isterse istediğini fazlası ile verdi. Bir koyun sürüsüne hayranlıkla bakana sürüyü hediye etti.
Allah şefaatine erdirsin, onun yolundan, sünnetinden bizleri ayırmasın.
Hz. Ömer istiyor ki Peygamber Efendimiz biraz rahat etsin. Ama Resûlullah Efendimiz mütevazı. Hanımın birisi Peygamber Efendimiz'i sevdiği için kendisine;
"Yâ Resûlullah! Buyur, burada yat!" diye çok güzel bir döşek hediye etti.
Döşek de mi olmaz?! Arabistan'da koyun mu yok, yün mü yok? Koyunların yünlerini doldurursun, olur bir döşek!
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hurma yapraklarından, liflerinden yapılmış bir sert şey üzerinde yatardı.
Bak, rahat edecek malzeme eline geliyor.
Bir döşek gönderdi. Peygamber Efendimiz o gece o kadar rahat uyudu ki sabaha bir kalktı; sabah namazının zamanı gelmiş! Gece geçmiş, sahur bitmiş, sabah namazının zamanı gelmiş. Hâlbuki Peygamber Efendimiz geceleyin teheccüde kalkardı.
Ve mine'l-leyli fe tehecced bihî nâfileten lek.
Sevap kazanmak için gece ibadeti tatlı, sevaplı, feyizli olduğundan geceleyin teheccüd namazına kalkardı.
Bazen cüzlerle Kur'ân-ı Kerîm okurdu. Bakara sûresinden başlardı, Âl-i İmrân'a. O biterdi, ondan sonraki sûrelere geçerdi. Kur'ân-ı Kerîm'i o kadar uzun okurdu. Ayakları şişinceye kadar ayaklarda dururdu, ibadet ederdi ama bunu severek yapardı.
O gece yatak çok rahat, çok sıcak, çok yumuşak olduğundan teheccüde kalkamadı; farz namaza değil teheccüde kalkamadı. Sabahleyin dedi ki;
"Bu yatak çok güzelmiş, beni çok rahat ettirdi."
Ne olacak?
Peygamber Efendimiz; "Bu rahatın bu rehavetin tesiri ile gece kalkıp da abdest alıp namaz, teheccüd namazımı kılamadım. Bu yatağı götürün!" dedi, iade etti.
Bütün bunlar gösteriyor ki Peygamber Efendimiz o yolu yokluktan [dolayı] seçmedi, yokluktan mahrum yaşamadı. Olanı vererek, hatta rahat ettiği eşyadan kurtulmayı kendisi isteyerek tevazuyu seçti, mütevazı bir hayat yaşadı, mahrumiyeti yaşadı.
Peygamber Efendimiz'in zevceleri ricada bulundular:
"Yâ Resûlullah! Bu yaşam tarzı çok mütevazı bir yaşam tarzı. Biraz genişlik olsa…"
Âyet-i kerîme indi.
"Ey Resûl'üm! Eğer onlar dünya hayatını ve ziynetlerini istiyorlarsa onlara de ki; ‘Gelin sizi güzel bir şekilde dostça boşayayım, nikâhımız bitsin; rahat yaşayın!'…"
Ama âhireti istiyorlarsa Resûlullah'ın hayat şartlarına, yaşam tarzına uymalarını istedi. Onlar da mütevazı yaşamayı, mahrumiyetli ama sevaplı yaşamayı tercih ettiler. Hz. Ömer'i ağlatacak kadar!..
Hz. Ömer çok mu lüks yaşıyordu? Hz. Ömer'in evinde bizim evlerimiz kadar yumuşak döşekler, yataklar, buzdolapları, yemekler, kebaplar, biftekler mi vardı?
Hayır.
Ama Efendimiz, onun bile gözünü yaşartacak, ağlatacak kadar mütevazı yaşadı. Biriktirdiğini fakirlere dağıttı. Her fakirin duasını almak, gözyaşını dindirmek onun için en önemli şey oldu.
Allah böyle devlet adamları nasip etsin, bütün Ümmet-i Muhammed'in her yerdeki yöneticilerini o insafta, o merhamette eylesin.
Devletleri, milletleri yönetmek için, hizmet için başa geçen kimselere Allah insaf versin. İmanlı, insaflı olursa Allah'tan korkar Allah'ın rızasını düşünürse… Allah; Peygamber Efendimiz gibi, Hz. Ömer gibi, Ömer b. Abdülaziz gibi, bizim Osmanlı sultanlarından -sonradan tantanaya, saltanata bulaşanlar gibi değil de- nâm u şânı tarihe geçmiş mütevazı mücahit olanları gibi, ahlâkı bozulmayanlar gibi iyi idareciler halkını, milletini seven, onların huzurunu, rahatını, refahını, mutluluğunu, saadetini isteyen idareciler ihsan eylesin.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi sapasağlam, güzel ahlâklı, sevgi dolu saygı dolu, cesaret dolu Müslümanlar eylesin. Hem dünyada hem âhirette aziz ve bahtiyar olun.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh,
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
12.09.1997 -
Dininizin Haysiyetini Koruyun,
12.09.1997 -
Anne Babaya Hürmet,
