20.11.1988 - İftar, Oruç Tutmak

20.11.1988 - İftar, Oruç Tutmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve-li azîmi sultânih. Hamden lâ âhira li kâilihî illâ ridâ. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Muaz radıyallahu anh’ten şöyle rivayet edilmiş:
Kâne izâ eftara yâninnebîy. “Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz oruçluyken, akşam olup da iftar eyledikleri zaman."
Kâle. "Buyururlardı ki."
Elhamdüli’l-lâhi’l-lezî e’ânenî fe-sumtü ve razakanî fe-eftartü. [1] “O Allah’a hamd olsun ki bana yardım etti de oruç tutabildim, bana bu rızkları verdi ki, iftar edebildim.” diye iftar ederken böyle söylerdi. Peygamber Efendimiz’in âdet-i seniyyesi böyle idi.
Muhterem Kardeşlerim;
Burada mühim bir gerçeği görüyoruz. İnsanın yaptığı bütün fiilleri, Allahu Teâlâ hazretleri dilerse yapar; dilemezse yapamaz. Müsade ederse yapar, müsade etmezse yapamaz. Serbest bıraktığı zaman, serbest bıraktığı kadar, kul, bir şeyler yapar. Fakat istemediği zaman, hiç kimse O’nun istemediği bir şeyi yapmaya güç yetiremez.
Oruç tutuyoruz. Allah sıhhat verdi de onun için tutuyoruz. Allah nasip etti de onun için tutuyoruz. Allah, Müslüman eyledi de imanımızın gereği olarak bu bilgiyi öğrendik de onun için tutuyoruz. Akıl fikir verdi de onun için bu ibadeti yapabiliyoruz. Hasta olsaydık yapamazdık; deli, mecnun, divâne olsaydık yapamazdık. Daha nice mâniler olabilirdi. Demek ki ibadete ve taate kuvvet de O’ndan.
Aslında bizim övünülecek hiçbir şeyimiz yok. Sıfır, boş... Her şey O’ndan. Her lütuf O’ndan. Biz, O’nun nimetlerini, lütuflarını yiyen, nimetlerinden istifade eden bedavacı kullarıyız. O, gayb hazinelerinden ihsan ediyor, biz de istifade ediyoruz. Anlayışımız derin olur da bu gerçeği görürsek ne âlâ. Gören görüyor.
Peygamber Efendimiz nasıl buyurmuş?
“Bana yardım etti de orucumu tuttum, rızk verdi de iftar ettim.”
Rızık vermeseydi nasıl iftar edecekti?
Aç kalsaydı, yokluk olsaydı, kıtlık olsaydı nasıl iftar edecekti?
Rızk da O’ndan, oruç da O’ndan, ibadete kuvvet de O’ndan, her şey O’ndan. Her gücün, kuvvetin sahibi O.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اَلَّا بِاللَّه
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm. Yaşatan O, öldüren O. Yükselten O, alçaltan O. Aziz kılan O, zelil kılan O. Her şey O’ndan.
Ama bu dünya hayatı, imtihan dünyası olduğundan;
Li-yeblüveküm eyyüküm ahsenu amelâ. [2] “Bakalım hanginiz daha güzel salih ameller işleyecek, güzel kulluk yapacak?” diye, bir yarış ve imtihan dünyası olduğundan insanlar serbest bırakılmış, bir şeyler yapıyorlar. Şeytan da serbest bırakılmış, vesvese veriyor. Nefis de çeşit çeşit arzular ortaya koyuyor. Dünyanın da çeşit çeşit zevkleri, süsleri, ziynetleri insanın karşısına dökülüyor; her birisi insanın üstüne bir çeşit tesir ediyor. Şeytan şaşırtmaya çalışıyor. Nefis, arzusu peşinde koşturtmaya çalışıyor. Dünyanın zevkleri çekici, cazibedâr.
İnsan bir ona bakıyor, bir buna bakıyor.Eğer aklını kullanıp nefsini yener, şeytana uymaz, dünyanın lezzetlerine kapılmazsa Allah’ın istediği yolu tercih edebilirse; “Tamam, ben bunu yapacağım yâ Rabbi! Bunlara uymuyorum.” diye kendisini tutabilirse, iradesine hâkim olabilirse, o zaman sevap kazanıyor. O zaman Allah’ın sevgili ve makbul kulu oluyor. Ama Allah dilese yine felç eder, hiçbir şey yapamaz.
Bir şeyi küçücük bir isteme, küçücük ihtiyâr, küçücük seçme ve tercih hakkımız var. Allah bize, sırf o tercihten dolayı büyük sevaplar verir.
Bir tercih... Önüne çıkan iki tane yol, iki tane mal; "Şu mu daha güzel, bu mu daha güzel? Buyur hangisini istersen seç!” İyisini tercih ettiğin zaman küçücük bir tercihten, koca koca mükâfatlar alıyorsun, cenneti kazanıyorsun, Rıdvân’ı kazanıyorsun. Allah’ın rızasına eriyorsun; dünyada da âhirette de nice hayırlara mazhar oluyorsun. Allah, dünyada da nice mükâfatlar veriyor.
Küçücük bir tercih. Karşına çıkan iki yoldan bir tanesini tercih etmek. İş çatallaştığı zaman uygun olanını seçmek. O halde bu seçmeye kendimizi alıştıralım. Önümüzde tercihler, yollar çoğaldığı zaman, küçücük bir tercih hakkımız var; doğru yolu da seçebiliriz eğri yolu da seçebiliriz. Doğru yolda gitmeye de eğri yolda gitmeye de kendimizin tâkatimiz yok. Allah akıl, güç, kuvvet, sıhhat verirse seçebiliriz. Sevap da günah da O müsaade etmeden olmaz. Ancak O, güç kuvvet verirse olur. Ama günaha rızası yok. Serbest bıraktığı için; sana da sıhhat, afiyet verdiği için sen onu yapabiliyorsun ama razı değil. Yaparsan cezası var, yapmazsan mükâfatı var.
Bir iyiliği yapmaya niyet edersen ve yaparsan on misli, yedi yüz misli, daha fazla, bi-gayri hisâb sevap kazanabilirsin. Bir kötülüğü yapmaya niyet eder de yaparsan, bir tane günah kazanırsın. Birisinde en aşağı on misli, hatta yetmiş misli, yedi yüz misli veya bin misli daha fazla. Ötekisinde sadece yaptığın kötülüğe karşılık bir günah.
Bir iyiliği yapmaya niyet ettin, yapamadın mı yine sevap var. Bir kötülüğü yapmaya heveslendin ama sonra kendini tuttun mu yine sevap var. Bunlar da işin bizim lehimize olan, çok avantajlı tarafları.
Bütün bu güzelliklere, imkânlara rağmen insanlar, tabi bu küçücük tercihlerini güzel yapamıyorlar. Daima nefis, şeytan, dünya, aldanma, günah tarafı seçiliyor. Ömür boyu bu böyle devam ediyor. Mü’mini de böyle. “Hay Allah! Yine şaşırdım. Hay Allah! Yine beceremedim.” Zayıf yetişiyoruz. Çocukluğumuzdan beri zayıf yetişiyoruz. Çocukluğumuzdan beri, biraz irademizi sıkıp, kendimizi kuvvetli tutup tercihleri iyi yapmaya kendimizi alıştırmamışız. Pazumuz zayıf olduğundan yeniliyoruz. Halbuki insan küçüklükten alışmalı.
Çocuk tepiniyor;
“İlle şu şekeri isterim.” Annesi de;
“Aman evladım, ağlama al.” hemen veriyor.
Onu yiyor, ondan sonra bir başka şey için tepiniyor; zırlamaya, ağlamaya başlıyor.
“Aman evladım onu da al.”
"Şunu da isterim." diyor şımarık şımarık.
“Aman yavrum rahat etsin. Aman evladım bir şey yapmasın; üzülmesin.” Ama bir taraftan da onu nefsinin, arzularının esiri olmaya alıştırıyoruz.
İmam Gazzâlî onun için diyor ki; “Zengin bile olsan, çocuklarına her zaman her istediğini verme. Zengin bile olsan bazen kuru ekmek yedir. Zengin bile olsan katıksız sofraya oturt. Mahrumiyeti de görsün, mukayese etsin, işin kıymetini anlasın.”
Peygamber Efendimiz nasıl nübüvvet gözüyle bakıp anlıyor; “Yâ Rabbi! Sen bana yardım ettin de orucu tutabildim, rızkı verdin de iftarı yapabildim.” diyor. Ne kadar güzel! Her şeyi nasıl görüyor! Her şeyi güzel!
“Kış mevsimi ne güzeldir! Gündüzleri kısadır, rahatça oruç tutarsın; geceleri uzundur, kalkar ibadet edersin.” [3] diyor. Peygamber Efendimiz’in, her şeyi değerlendirmesi böyle.
Biz kış mevsimini belki sevmeyiz; soğuktur, soba yakıyoruz, yağmur yağıyor, titriyoruz, üşüyoruz. Abdest alırken, jilet keser gibi ellerimiz sızlıyor. Ama Peygamber Efendimiz; “Kış mevsimi ne güzel mevsimdir. Gündüzleri kısadır, kolay oruç tutarsın. Geceleri uzundur, kalkar uzun uzun ibadet edersin.” diyor. Her şeyi ilâhî cepheden görüyor. Her şeye Rahmânî yönden bakıyor. Değerlendirmesini öyle yapıyor.
Allah bizi, o mübarek Peygamber’e has ümmet eylesin. Onun yolunda daim eylesin.
كَانَ إِذَا أَفْطَرَ عِنْدَ قَوْمٍ قَالَأَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ الْأَبْرَارُ وَتَنَزَّلَتْ عَلَيْكُمُ الْمَلَائِكَةُ
Kâne izâ eftare inde kavmin, kâle: Eftare indekümü’s-sâimûn ve ekele taâmekümü’l-ebrâr. Ve tenezzelet aleykümü’l-melâike. [4]
“Peygamber Efendimiz;bir topluluğun misafiri olarak onların yanında iftar ettiği zaman, şu duayı buyururdu.” Âdet-i seniyyesi, mut’adı öyleydi. Derdi ki;
Eftare indekümü’s-sâimûn. “Sizin yanınızda oruçlular iftar etsin.”
“Bir kimse bir oruçluya, bir hurma vebir içim suyla bile iftar ettirirse, onun tuttuğu orucun sevabının misli, iftar ettirene yazılır.” Onun için, “Sofranızda hayırlı, ağzı oruçlu mübarek kullar, ibadet ehli kimseler iftar etsin.” diye dua ediyor.
Şerhte; “Haber sîgasında dua.” diyor. Ama haber de olsa, Peygamber Efendimiz; “Sofranızda oruçlular iftar etti, ne mutlu size!” demiş bile olsa, o da yine aynı kapıya çıkar.
Ne mutlu! Sizin sofranızda oruçlular iftar etti ne demek?
“O oruçluların sevapları kadar da, ev sahibi sevap alacak.” demek. Aynı kapıya çıkıyor. Böyle dua ederdi.
Sonra;
Ve ekele taâmekümü’l-ebrâr.“ Yemeklerinizi Allah’ın iyi kulları yesin.” Yani “Sizin rızıklarınız şerliye, hayduta, hırsıza, haramiye, edepsize, günahkâra değil de, Allah’ın sevgili kullarına nasip olsun.” demek istiyor.
Allahu Teâlâ hazretlerinin öyle mübarek kulları vardır ki; o mübarekler şöyle bir bakarlar, şöyle bir dua ederler ki bir şeye yemin etse “Vallahi şöyle olacak.” diye bir konuda, bir şeye yemin etse; o, Allah’ın nazlı, sevgili kulu olduğundan, onun yemini doğru çıksın diye, onun hatırına Allah, o işi öyle yapar.
Lev ekseme alellâhi le eberrahû. [5]
Allah’ın; öyle ebrâr, hayırlı, has, halis, muhlis,velî, mahbub, makbul kulları vardır. Onları Allah, öyle sevmiş. Sevmiş, yaratmış. Sevmiş, yaşatıyor. Sevmiş, yüksek makamlar ihsan eylemiş.
Senin sofrana öyle kimse gelir de, öyle bir kimse yemeğini yerse, öyle bir kimse dua ederse ne mutlu! İnsanın çocuğu olmazsa çocuğu olur, borcu varsa borcu gider, bereketsizse bereketlenir.
Peygamber Efendimiz, Hz. Halime’ye daha küçük bebekken gittiği zaman, sütü kendi yavrusuna yetmiyorken, iki kişiyi besleyecek kadar çoğaldı. O evin içinden bereket eksik olmadı.
Neden?
O eve Allah’ın sevdiği kulu, peygamberi, Muhammed-i Mustafâ’sı geldi.
Allah bizi, hep sevgili kullarıyla düşüp kalkan, beraber olan kimselerden eylesin.
“Yemeklerinizi Allah’ın iyi kulları yesin. Sofranızda oruçlular iftar etsin.”
Ve tenezzelet aleykümü’l-melâike. “Ve sizin üzerinize, evinize melekler insin, gelsin.” diye dua edermiş. Peygamber Efendimiz’in mutadı böyle imiş.
Eftare indekümü’s-sâimûn ve ekele taâmekümü’l-ebrâr. Ve tenezzelet aleykümü’l-melâike.
Kâne izâ eftare inde kavmin, kâle: Eftare indekümü’s-sâimûn ve sallet aleykümü’l-melâike. [5] Altında bir rivayet daha getirmiş; bu rivayette de şöyle diyor;
"Peygamber Efendimiz; bir topluluğun, kavmin misafiri olarak, onların yanında iftar ettiği zaman şöyle dua ederdi; ‘Sofranızda oruçlular iftar eylesin ve melekler size dua kılsın, sizin için istiğfar eylesin.’”
Ne mutlu! “Yâ Rabbi! Bu kulunu affet.” diye meleklerin ağzından destekleniyorsunuz! Melekler sizi yâd ediyor ve size dua ediyor ve Allah’tan sizin affınızı, mağfiretinizi, mükâfatlandırılmanızı istiyor.
Böyle bir şey ne güzel olur.
Peygamber Efendimiz böyle dua ederdi. Bir rivayette bu.
Demek ki; "tenezzelet aleykümü’l-melâike” rivayeti var, "ve sallet aleykümü’l-melâike” duası var. Birisinde; "Üzerinize, evinize melekler insin.” diye geçiyor, ötekisinde ise “Size dua etsin.” diye geçiyor.
İnince de boş durmayacak ki, orada yine dua edecek. Onun için bu rivayet, bu duanın bir başka yönünü açıklıyor. Melekler; demek ki o misafirperver kula, o ikram eden kula, o sofrayı tanzim eden, o kişileri misafir eden kimseye dua edecekler. “Dua etsinler.” diye de biz el açıyoruz, gittiğimiz zaman öyle demiş oluyoruz.
Allahu Teâlâ hazretleri tevfîkini refîk eylesin. Sevdiği, razı olduğu amelleri işlemeye muvaffak eylesin. Hülâsa-i meâl; işin sonunda sevdiği kul olmayı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı nasip eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
[1] İbnEbîŞeybe, Musannef,III, 344, r. 9744; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, V, 406, r. 3619; İbnü’l-Mübârek; ez-Zühd, I, 495;İbnü’s-sünnî, Amelü’l-Yevmi ve’l-Leyli, I, 429, r. 479; Hatîb, TârîhuBağdâd, XIII, 546, r. 6435; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 107, r. 6591; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, VII, 81, r. 18058; Gümüşhânevî, Ramûz, II, 527.
[2] 67/Mülk,2
[3] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 489, r. 8456; Şu’abu’l-îmân, V, 423, r. 3655; Deylemî, el-Firdevs, II, 375, r. 3672; Münâvî, Feyzu’l-kadîr, IV, 172, r. 4930; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, XII, 321, r. 35209; Gümüşhânevî, Ramûz, I, 215.
[4] Dârimî, “Savm”, 51, r. 1813; Ahmed b. Hanbel, III, 118, r. 12177; Abd b. Humeyd, Müsned, II, 249, r. 1232; Abdürrezzak, Musannef, IV, 311, r. 7907; İbn EbîŞeybe, Musannef,II, 344, r. 9745; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, V, 403, r. 8135;Münâvî, Feyzu’l-kadîr, V, 107, r. 6592; Ali el-Muttakî, Kenzu’l-ummâl, IX, 273, r. 25989;Gümüşhânevî, Ramûz, II, 527.
[5] Buhârî, “Sulh”, 8, r. 2703; “Cihâd”, 12, r. 2806; “Tefsîr”, 6, 23, r. 4611,4918;Müslim, “Zekât”, r. 24; EbûDâvud, “Diyât”, 32, r. 4595; Nesâî, “Kasâme”, 16-18, r. 4755-7; İbnMâce, “Diyât”,16, r.2649; Ahmed b. Hanbel, III, 167, 284, r. 12704, 14028.
13.11.1994 -
Mehmed Zahid Kotku
20.07.2000 -
Sadaka Vermekte Acele
