13.11.1994 - Mehmed Zahid Kotku (r.a) Hayatından Misaller

13.11.1994 - Mehmed Zahid Kotku (r.a) Hayatından Misaller
Çok muhterem misafirlerimiz,değerli muhterem kardeşlerim,
Allahu Teâla Hazretlerinin selamı, dünyada ahirette ihsanı ikramı üzerinize olsun.Onun seçkin kulu Muhammedi Mustafa’sı habibi edibine, sonsuz, salât u selamlarımızı Tahiyyât ve ikramlarımızı arz ederim.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi rahmetine erdirdiği kullarından eylesin. Muhammed-i Mustafâ'sının öğrettiği yoldan, onun mübarek cadde-i kübrâsından, sünnet-i seniyyesinden bir göz yumup açıncaya kadar bizi ayrı düşürmesin. Yolunda dâim, zikrinde kâim eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzûr-u izzetine sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı cümlemize nasîb-i müyesser eylesin.
Sami Efendi'nin ihvânından bir zât, kendisi anlattı. Fatih camiinde ikindi namazını kılmış. Cenaze de varmış. Allahu ekber, cenaze namazını kılmış. Ama cenaze namazında yanlışlık yapmış. Ondan sonra namaz bittikten sonra artık ne yapsın, yalan yanlış da olsa cemaatle kılındı, "Hadi, ne yapayım? Pazar günü İskenderpaşa'da hadis dersi var." Buraya gelmiş. Hocamız'ın hâli öyleydi. Başka şeyhlere müntesip insanlar da çok teveccüh eder, gelirlerdi, evlerinde misafir ederlerdi, baş tâcı ederlerdi. Hocamız'ın, dikkatle takip edilecek bir hâli vardı. Dersten zevk almamış.
Muhterem kardeşlerim!
Feyiz olduğu zaman insan, her şeyin tadını duyar. Hasta olduğu zaman; ağız, hiçbir güzel yemeğin tadını almaz. Hastaya yemek yediremezsin, "Canım istemiyor." der.Neden? Hasta Ama sıhhatli olduğu zaman tadını duyar.
Bu hadîs-i şerîflerin tadına doyum olmaz.
Neden?
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in kelâmıdır. Bu hadîs-i şerîflerin içinde; kimisi namaza ait hadis gelir, kimisi taharete ait gelir, kimisi abdeste ait, kimisi gıybete ait, kimisi zekâta ait, çeşitli hadîs-i şerîfler gelir, hepsi heyecanlı bir hikâye gibi olmaz ki... Bu hadîs-i şerîftir. "Efendimiz böyle buyurmuş." diye dinimizi öğreneceğiz.
"Dersten hoşlanmadım. Hadisler bana tatsız geldi. Hocamız'ın anlatması tatsız geldi." diyor, kendisi anlatıyor bana. İsmi yanımda, yani bildiğim bir isim. Hocamız dersi kesmiş;
"Allah Allah, bu zamâne insanları ne acayiptir. Cenaze namazını doğru düzgün kılmaz, hata eder, burada kendisine vaaz beğendiremezsin."
Bir taraftan burada hadis dersi okuyor, bir taraftan da cemaatin gönlünden geçenlerle alâkası var. Bu beşerî bir tâkatle yapılmaz, muhterem kardeşlerim! Allah yardım ederse olur. Bu, Allah'ın sevgili kullarına has bir özelliktir.
Hocamız demek istiyor ki ;aziz ve sevgili kardeşlerim,
İnsan kuru kuruya, ilm-i zâhiri öğrenirse iş tamam olmaz. İlm-i zâhiri kuru kuruya öğrense, diplomaları alsa, duvara assa iş bitmez. Mühim olan Allah'ın sevgili kulu olmak, takvâ ehli kulu olmak, Allah'ın sevdiği kul hâline gelmek.
Onu anlatmak istiyor. Ve orada en çok söylenecek söz de o zaten.
Yüksek İslâm Enstitüsü'nü kuranlara, orada okuyanlara ve çıkanlara söylenecek en büyük nasihat ne?
"İlm-i zâhirle iş bitmez. Kalbini nurlandırmaya bak. Allah'ın sevgili kulu olmaya bak."
Bundan başka söz söylenir mi?
"Gafil olma! Sen biraz din ilimlerini öğrenmiş, öğrenecek insansın. Gafil olma da Allah'ın sevgili kulu olmayı başar." demekten başka nasihat mı olur?
Abdülhâlık-ı Gücdüvânî Efendimiz kendisinden sonra makama geçecek olan Hâce Evliyâ-ı Kelâl hazretlerine nasihatinde ne buyuruyor?
"Evlâdım, ilim öğren ama ilmin yanında takvâyı da öğren. İlim yetmez."
İlim müsteşrikte de var, Avrupalı alimde de var, mütekebbir alimde de var, imanı zayıf alimde de var, içki içen alimde de var.
Ben İlâhiyat fakültesinde de hocalık yaptım. Benim fakültemde, İlâhiyat fakültesinde içki içen insanlar biliyorum!
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır
Yunus'un böyle sözü var; çok doğru.
İlim öğrenecek, takvâyı öğrenecek, Allah'ın sevgisini kazanacak, rızasını kazanacak. Kazanamadı; rütbelerin hepsi boştur, muhterem kardeşlerim! Doktorluklar, doçentlikler, profosörlükler, ordinaryüslükler, hepsi mezarın kapısında biter, hepsi orada kalır. Ondan sonrasında insanın kabrinde, âhirette amel-i sâlihi yoldaş olacak, takvâsı yâr ve yâver olacaktır. Hocamız, onu söylemek istiyor.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Misalleri çoğaltmak mümkün. Zaten çoğaltmak da istiyorum. Birkaç tane daha söylemek de istiyorum.
Hocamız, fenne de âşinâ bir insandı. Saat tamir ederdi. Mesela gittiği evde, bozuk bir saat varsa; "Verin şunu, ben tamir edeyim." derdi. Başkalarının çalıştıramadığı saati eve alırdı. Sanki Hocamız'ın salonu, saat hastanesi kliniği gibiydi. Eski yazılı, rakamlı, 50 yıllık, 80 yıllık, 100 yıllık, 200 yıllık saatler orada öyle duvarda... Hepsi çalışır. Hepsine bakar. Bir merak tabii bu, kendisinin merakı...
Ön taraftaki evde otururken, ev düz ayaklı, salon bahçeyle hemzemindi ve camları çıplaktı, yani demir filan yoktu. Biz Ankara'dayız tabii, her zaman her şeyin ne olduğunu bilmiyoruz. Ama birisi gelmiş, demiş ki;
"Hocam burası cam, buraya demir yapalım."
Demir yapmışlar. Birer parmak kalınlığında kalın demirleri koymuşlar, camları sağlamlaştırmışlar. O gün salona, hırsız girmiş! O güne kadar hiç hırsız girmeyen salona hırsız girmiş, saatleri toplamış gitmiş. Saatlerin belki kimisi antikadır, kıymetlidir... Ama kimin saatini alıyorsun ya? Sen kimin evinden kimin saatini alıyorsun?
Horhor Yokuşundan aşağı inerken aşağıdan yukarıya doğru da elinde bir cop bir polis memuru geliyormuş... Yukarıdan gelen adama bakmış. Kravatlı, fötr şapkalı, ütülü, güzel giyimli bir insan. Bir dikkatli bakmış, "Kim bu?" diye. Sabıkalı birisi, hırsız. Elindeki copu kafasına fötrüne bir tane patlatmış; "Sen beyefendi mi oldun ya!" demiş. Eski sabıkalı ya... Fötre bir tane patlatınca hırsız zor tutmuş fötrü... Meğer bütün saatleri içine doldurmuş, başına geçirmiş. Yani üstünü arasan bulamayacaksın. Saatler fötrün içindeymiş. Tabii böyle tutunca; "Gel bakalım, bunu nereden aldın?" Saatler tekrar, Hocamız'ın evine geri gelmiş.
Çok misalleri var... Vakkasoğlu kardeşimiz, çok enteresan bir tanesini anlattı. Son devrin din alimleri hakkında bir kitap yazmaya karar vermiş. İsimleri tespit etmiş, "Şu alimi yazacağım, bu alimi yazacağım, şu alimi yazacağım, bu alimi yazacağım..." diye. Mehmed Zahid Kotku hazretlerini de yazacak. O da artık herkesin bildiği bir kimse diye, onu da yazmaya karar vermiş. Bunun bu niyetini bir arkadaşı -Alemdağ füze taburunda vazife gören bir astsubay arkadaşı- duyunca demiş ki;
"Güzel bir şey, ben de sana yardımcı olurum. Daireden izin alırım, ben de senin bu eserinin daktilo edilmesinde sana yardımcı olurum."
Fakat o gün gelmiş, komutan birlikte izinleri kaldırmış. Bu astsubaya izin yok. Astsubay gelmiş, demiş ki;
"Kusura bakma, ben sana söz vermiştim, daktilo etmene yardımcı olacaktım; ama bizim füzelerde arıza oldu. Bu rampalar atom başlıklı füze atıyor, önemli cihazlar..."
Arızayı giderememişler. Teknisyen çağırmışlar, giderememişler. Amerikalılar'ı çağırmışlar, giderememişler. Fakat o sırada da teftiş olacak. Komutan çok kızmış ve çok üzülmüş, telaşlanmış. Teftişte arızalı [füzelerle] yakalanacaklar. Tabii o komutan için sicile kötü bir yazı yazılacak. İzinleri meğerse ondan kaldırmış.
"İzinler kalktığı için ben de gelemiyorum, senin daktilo etmene yardımcı olamayacağım." demiş.
Bakın ne kadar enteresan bir hadise, muhterem kardeşlerim! Ne kadar ibretli bir hadise.
Astsubay geceleyin rüyasında aksakallı, pembe yanaklı, nurânî mübarek bir zât görmüş. O mübarek zât astsubaya demiş ki;
"Evlâdım, sizin füzenin bulunmayan arızası -teknisyenlerin bulamadığı, Amerika'dan mütehassıs getirilmesine karar verilen esrarengiz arıza, büyük arıza, bulamamışlar- o arıza, füzenin şurasındadır." diye rüyada söylemiş.
O da ertesi gün gitmiş, komutana demiş ki;
"Ben arızayı bulursam benim iznim vardı, verir misin?"
"Sen arızayı bul, ben sana iki misli izin veririm."
Gitmiş, rüyada tarif edilen yerde arızayı aynen bulmuş, muhterem kardeşlerim! Ve füze -füzenin cihazı, atma rampası diyelim- tamir olmuş. Komutan da buna iki misli izin vermiş.
Artık daha başka kerâmetler var... Araba tutup daktilo yapacağı yere gelecek, orada kerâmet var. Başka şeylerde kerâmet var, onları anlattı. Fakat sonradan, Hocamız'ın bir anılma merasiminde bir güzel boy resmi vardır, incirin altında çekilmiş güzel bir boy resmi vardır, onu görünce;
"Rüyada bana füzenin hatasını söyleyen zât-ı muhterem buydu!" demiş.
Allahu ekber! Gelin bakalım, bunu izah edin, ilericiler! Gelin bakalım devrimbazlar, gelin bakalım fizikçiler, kimyacılar; bu işi izah edin!
Bu işi, siz izah edemezsiniz. Bu işin bir tek izahı var; Allah bir kulunu sevdi mi füzenin arızasını bile buldurtacak kabiliyet veriyor, kavuklu hoca bile olsa!
Allah'ın sevgili kulu olmak lazım, muhterem kardeşlerim, başka çare yok!
Böyle bir kimseyi tanımayan kimseler tabii bilemiyorlar. Ben Hocamız'ın hayatı ile ilgili birkaç satır yazdım, kitaplarının evveline koydum. Bizim radikal arkadaşlarımız var. Herkesi beğenmezler, herkesi küfürle itham ederler...
"Tasavvuf ayrı bir din, İslâm değil." diyor mesela, iddiası böyle.
"Kerâmet yok." diyor.
Kardeşim sen "Kerâmeti ben görmedim." de, doğrusu o! Sen görmemiş olabilirsin ama biz bin tane kerâmet gördük! Bizim de aklımız senin aklından eksik değil, tahsilimizle de seni üçe beşe katlarız. Bizim de bilgimiz var. Senin bilginden fazla teknik bilgimiz var. Bizim de ihvânımız var, Teknik üniversitede profesör olan kaç tane ihvânımız var. İşte bu öyle değil. Bu iş senin sandığın gibi değil. Bu iş, başka türlü bir iş!
Rüyalara tasarrufu olur muymuş, bu şirkmiş.
Niye şirk olsun?
Allah sevdiği kula selâhiyet veriyor. Hadîs-i şerîfte yok mu?
Sevdiği kula ikramda bulunuyor. İşin esrârını söylemek de mümkün değil, "Tadan bilir." diyeceksin, o kadar. Kör renkleri bilemez, gören bilir. "Sen bu işi anlayamazsın, tadan bilir." diyeceksin.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Tabii olan oluyor, göçen göçüyor, ölen ölüyor.
Hocamız'ı sevmekten maksat nedir?
Nasihatlerini tutmaktır, onun büyük makamından istifade etmektir, kendimize çekidüzen vermektir, bizim de Allah'ın sevgili kulu olmak için, gayrete gelmemizdir. Aziz ve muhterem kardeşlerim.
Allahu Teâlâ hazretleri, bizleri kusurlarımızdan kurtarsın. Bizde sevmediği ne gibi hal, huy ve sıfat varsa bizi onlardan pak eylesin. Bizi sevdiği sıfatlarla, sıfatlandırsın. Sevdiği amellere, muvaffak eylesin. Sevdiği ilimlerle gönlümüzü doldursun. Sevdiği yollarda yürütsün. Sevdiği kullarıyla dost eylesin. Ömrümüzü sevdiği bir şekilde geçirip, huzuruna sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmayı nasip eylesin.
20.11.1998 -
Ahir Zamanda Olacaklar,
20.11.1988 -
İftar, Oruç Tutmak
