21.06.1996 - Salavat Çekmenin Fazileti, Mütevazi Olmak, Yün Giymek, Gösteriş

21.06.1996 - Salavat Çekmenin Fazileti, Mütevazi Olmak, Yün Giymek, Gösteriş
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh…
Gününüz hayırlı olsun.. Allahu Teâlâ hazretleri bu güzel günün feyzinden, bereketinden cümlenizi, cümlemizi faydalananlardan eylesin.
Size Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden sevinçli bazı haberleri ihtiva edenleri okumak istiyorum. Hz. Aişe-i Sıddîka validemizden rivayet edilmiş
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in okumak istediğim birinci hadîs-i şerîfi
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdular ki;
Men serrehû en yelka'llâhe azze ve celle ğaden râdiyen fe'l-yüksiru's-salâte aleyye.
Sadaka Resûlullah fî mâ kal ev kemâ kâl.
Bu hadîs-i şerîfin mâna-ı münîfi şöyle;
"Kim Allahu Teâlâ'ya, aziz ve celil olan Allah'a yarın razı olarak kavuşmayı, onunla razı olarak karşılaşmayı arzu ediyorsa; karşılaşmaktan sevinç duyarsa, karşılaştırması onu sevindirirse…" Fe'l-yüksiru's-salate aleyye. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, "Bana salât ü selâmı çok eylesin." diyor.
Cuma günleri size zaten hatırlatıyordum. Salât ü selâmı çok getirmenin çok sevaplı olduğunu, vazifeniz olduğunu, Cuma günlerinde bunun özellikle gerektiğini hatırlatıyordum. Bugün de bu hadîs-i şerîf geldi.
Men serrehû. "Kimi şöyle olmak sevindiriyorsa…"
Serre "sevindirmek" demek. "Surûr" kelimesini duymuşsunuzdur. "Sevinç" mânasına kullanılıyor. Aziz ve celil olan Allah'a, ğaden "yarın" demek ama bu yarın "âhiret" demek.
"Âhirette Azîz ve Celîl olan Allah'a razı olarak mülâki olmayı, kavuşmayı, onunla karşılaşmayı razı olarak karşılaşmayı kim severse, karşılaşmak kimi memnun edecekse o bana salât ü selâmı çok eylesin."
Radiyen bir düşünce yoruma göre;
"Bir insan Allah'ın kendisinden razı olarak, onunla kavuşmak istiyorsa Peygamber Efendimize salât ü selâmı çok eylesin."
Bu radiyen kelimesinde öteki bir ihtimal daha var.
"Kul razı olarak Allah'a kavuşmak isterse…"
Allahu Teâlâ hazretleri kendisine ikram ve ihsanda bulunduğu için o da memnun, mesrur, cennete girdiğinden sevinçli, affı mağfirete mazhar olduğundan şâd u hürrem böyle bir durumda karşılaşmak isterse Peygamber Efendimize salât ü selâmı çok eylesin.
Peygamber Efendimize salât ü selâm getirmek sözle;
es-Salâtu ve's-selâmu aleyke yâ Rasûlallah veya;
Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve men tebiahû ihsanih gibi salât ü selâm sözleriyle oluyor.
Namazımızda, namazların son oturuşunda tahiyyattan sonra salât ü selâm getiriliyor. Böylece Allahu Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerim'de salât ü selâm getirmeyi bize emretmesi, fiilen namaz esnasında tahakkuk etmiş oluyor ama bu hadîs-i şerîfte;
Fe'l-yüksiru's-salâte aleyye. "Bana salât ü selâmı çokça eylesin." buyuruyor.
İslâm'ın ibret alınacak bir takım, çok mükemmel eğitim metotları var. İslâm'a göre bir takım sonuçları almak için bazı şeyleri yapmak lazım. Bu gibi şeyleri kullana kullana, yapa yapa insan istenilen o sonuca ulaşabilir. Onlardan birisi mesela Allahu Teâlâ hazretlerini zikretmektir. İnsan Allah'ı tanıyacak, mârifetullaha erecek. Allah'ı tanıdıktan sonra, sevmemesi, âşık olmaması mümkün değil. Mârifetullaha, muhabbetullaha erecek. Allah'ı seven, Allah'a âşık olan, Allah sevgisiyle dopdolu bir kul olacak.
Peki bu nasıl olur? Bunun yolu, yöntemi ne? Bu işe nereden başlanacak, nereden tutulacak?
Bu, zikirden başlıyor. Allah, Allah diye zikretmekten başlıyor. İnsan zikretti mi, bir şeyi çok söyleye söyleye o onun zihninde yerleşiyor. İleriye doğru çalışma yapıldıkça zikirden Allah'ın muhabbeti hâsıl oluyor.
Tasavvufta, tarikatlerde de Allah sevgisine ulaşmak amaç olduğundan, bu bakımdan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ve Kur'ân-ı Kerîm'in emrettiği zikir işlemi, ameli, ibadeti yapıla yapıla sonunda muhabbetullah, müridin, dervişin kalbinde yerleşiyor. Yunus gibi, Mevlânâ gibi oluyor.
Dinimizin ana esaslarından birisi de Resûlullah'ı sevmek. Çünkü Peygamber Efendimiz sahih hadîs-i şerîflerde bize bildirmiş ki; biz Resûlullah'ı anamızdan, evladımızdan, dünyadaki her şahıstan, her varlıktan daha çok sevmek durumundayız, vazifemiz bu... O sevgi hâsıl olmayınca insan gerçek mü'min olamıyor.
Lâ yü'minu ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve'n-nâsi ecmaîn. hadîs-i şerîfi.
Onun için salât ü selâmı çokça getirmek lazım.
Salât ü selâm, nasıl bir şekilde iş görüyor, İnsan salât ü selâm getirince mânevî bakımından ne oluyor?
Bir insan salâvât-ı şerîfe getirdiği zaman o salât ü selâmı melekler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e tebliğ ediyorlar. Götürüyorlar, diyorlar ki;
"Yâ Resûlullah, sana filancanın oğlu falanca veyahut filancanın kızı falanca; kızsa kız, oğlansa erkekse erkek, annesinin babasının ismiyle, memleketiyle "Yâ Resûlullah sana falanca falanca selât ü selâm söyledi." diye gidip bildiriyorlar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de buyuruyor ki;
"Bana Allahu Teâlâ hazretleri imkân verir,ben o salât ü selâmı alırım. Allah bana o imkânı verir."
Ve aleyke's-selâm gibi, biz birbirimizle selamlaştığımız gibi birisi nasıl selam veriyor, ötekisi selamı alıyorsa biz de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e salât ü selâm getirince Resûlullah Efendimiz de bize salât ü selâm getirir.
Salât ü selâm dua olduğundan, içinde dua mânası güzel temenniler olduğundan o salât ü selâmı Peygamber Efendimiz bize iade edince, o da bize salât ü selâm getirince ne oluyoruz?
Resûlullah'ın duasına mazhar olmuş oluyoruz.
Resûlullah da duası reddedilmeyen Allah'ın en sevgili kulu olduğu için oradan hayıra ermek başlıyor ve insan salât ü selâm getirince mânevî bakımından önünde muazzam imkânlar, yollar, kapılar açılıyor ve sonunda çok güzel sonuçlara ulaşması mümkün oluyor.
Bu sonuç nereye varıyor?
Âhirete varıyor. Âhirette Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkmaya kadar gidiyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıktığı zaman Allah ondan razı yahut da o Allah'ın kendisine verdiği ikramlardan razı, cennete girmekten memnun durumunda olmak istiyorsa bir insan Peygamber Efendimize salât ü selâmı çokça eylesin.
Bu bir müjdeli hadîs-i şerîf. Çünkü bize bir güzel şeyi sağlıyor. Cennete girmek, Allah'ın kendisinden razı olduğu bir şekilde Allah'a kavuşmak, çok güzel bir hedef. Onu sağlayacak bir çareyi söylediği için çok güzel bir hadîs-i şerîf.
İkinci hadîs-i şerîf yine aynı şekilde başlıyor.
Men serrehû en yecide helâvete'l-imâni fe'l-yelbesi's-sûfe tezellülen li-rabbihî azze ve celle.
Bu da Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş ikinci bir hadîs-i şerîf.
Ben bu hadîs-i şerîfleri niye peş peşe okuyorum?
Hepsinde "Kim şöyle bir durumda olmaktan memnun olacaksa, kimin şöyle bir durumda bulunmak, şöyle bir durumla karşılaşmak sevindirecekse…" diye başladığı için sevindirici hadisleri sizlere anlatmak istediğimden bu hadîs-i şerîfi okuyorum.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten böyle başlayan ikinci hadîs-i şerîfi okudum. Mâna-ı şerîfi şöyle;
"Kim imanın tadını hissetmek istiyorsa…" yahut tam tercemesi olarak " İmanın tadını böyle olanca lezzetiyle duymak kendisini sevindirecek olan kimse, böyle bir durumla, karşılaşmaktan memnun olacak insan…"
Fe'l-yelbesi's-sûfe. "Azîz ve Celîl olan Rabbi'nin üzerinden tevazu göstermek için yün giysin."
Yün giyince Allah onu ne yapar?
Onu sever ve imanın lezzetini, tadını ona duyurur. İmanın bir lezzeti vardır, tadı vardır ki tadına doyum olmaz.
Mü'min bir insanın yürüyüşü, bakışı, hareketleri başkadır; fedakârdır, cefakârdır, tatlıdır, sevimlidir, hizmet ehlidir… İman'ın tadını tatmış olmak çok büyük bir nimet. İman'ın kendisine güzel duygular aşılaması haline gelmek çok güzel bir derece… Herkese nasip olmuyor bu.
İman güzel bir şey de. Herkes imanın güzelliğini duyamıyor. Onun için herkes imana gelemiyor. Batıl inancı var, yanlış inancı var, taşa tapıyor, puta tapıyor, boş şeylere tapıyor, yanlışa tapıyor; ilmî olmayan, ilmen yanlışı belli olan şeylere tapıyor, ama bırakamıyor. Hakiki imanı yakalayamıyor.
Neden?
Allah nasip etmediği için; Allah sevmezse, sevmezse iman nasip etmez. Allah sevmezse imanın tadını duyurmaz. Anadan babadan müslüman lâ ilâhe illâllah Muhammedun resûlullah diyor. Ama imanın tadını tadamamış, duyamamış, günahlardan kendisini çekemiyor, ibadetlere gelemiyor.
Neden?
İman'ın tadını tatmamış da ondan. Bîhaber, habersiz geziyor. Babadan, anadan, aileden müslüman ama imanı tam içine sindirememiş. İmanı hissedebilmek çok önemli bir nokta. İman insanın içine sağlam olarak girdi mi; insan onun tadını iyice aldı mı artık o çok hoş bir insan olur. Çok mutlu olur. Dünyada, âhirette bahtiyar olur.
İmanın tadını duyurmak, kendisini sevdirecek olan insan ne yapsın?
Sof, yün giysin. Sof Arapça da yün demek.
Neden?
Tevazudan.
Tezellülen li-rabbihî azze ve celle. "Allahu Teâlâ hazretleri mütevazı kullarını sever."
Mütekebbir, kendini beğenmiş, burnu havada, kaf dağında kimseyi beğenmez. Allah, herkese tepeden bakan, herkese çalım satan, caka yapan insanı sevmiyor. Mütevazı kullarını seviyor. Faziletli olsa da, kıymetli olsa da mütevazı kulları seviyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz o kadar mütevazı bir yaşam içindeydi ki yün giyerdi, kölelerle konuşurdu, fukarânın yanında otururdu, mütevazı tavırlarla hareket ederdi. Kimseye tepeden baktığını hiç gören yok. Herkes canından çok sevecek durumda, onun o güzel ahlâkına hayran olurdu. Çok tevazu sahibiydi. Halbuki Makâm-ı Mahmûd'un sahibiydi. Ondan daha yüksek makamlı bir beşer yok, bir insan yok. Onun makamına çıkacak Adem neslinden bir şahıs yok. Cennette onun derecesi Makâm-ı Mahmûd, o en yüksek derece. Ona hiç kimse ulaşamayacak. Ama mütevazı idi.
Neden?
Allahu Teâlâ hazretleri mütevazı kullarını sever. Mütekebbir kulları sevmez.
O halde ne yapmak lazım?
Mütevazı olmak lazım! Haddini bilmek lazım! Güzel huylu olmak lazım! Boynu bükük olmak lazım! Şirret olmamak lazım! Azametli, edalı, herkesin canını sıkacak tavırlı, giyimine kuşamına, parasına puluna, mevkisine makamına dayanıp, güvenip de çalım satan bir insan olmamak lazım.
Eskiden fakirâne, sade kıyafet sof idi. Çünkü herkesin en basit geçim tarzı olan koyunu keçisi vardı. Koyunun keçinin tüyleri uzadığı zaman bunlar kırpılırdı. En basit usullerle yün eğrilir, iplik yapılırdı. Ondan kumaş olurdu. Çok basit şekilde dokunurdu veya örülürdü. En ucuz malzeme yün idi, en sade giyim yünlü giyimdi.
Sahabe-i kirâm da hep yün giymişlerdir. Çünkü Hint'ten, Yemen'den gelen kumaşlar yoktu. O zaman böyle ince ipekli veya daha başka malzemeden yapılmış pamuklu ince bir kumaş son derece kıymetliydi. Çünkü sıcak tutmayacak, serin olacak diye herkes onu arardı ve yapımı zor olduğundan herkes elde öremezdi. Sof giyerdi.
Onun için sof giymek tevazuun alameti olmuştur. Fakirliğin, yoksulluğun sonucudur.
Onun için tasavvufta da Allah'ın rızasını kazanma yoluna giren kimseye sofi deniliyor. Sof giyen fukarâ, yoksul alameti, mütevazı insan demek oluyor. İşte bu giyimi böyle yapan kimse sof giyen, tevazuan sof giyen bir kimse imanın tadını tadar.
Tevazu gösterdi mi Allah ona imanın lezzetini hissettirir, duygularını nasip eder, iman tadını tadar.
Demek ki esas itibariyle mütevazı olmak iyi. Demek ki esas itibariyle pek şatafatlı olmayacak şekilde giyinmek de Allah'ın huzurunda, tevazudan, tevazu göstermek için böyle giyinmek iyi. O zaman insan bir takım iyi sonuçlara ulaşıyor. İmanın tadını tadıyor. İyi bir müslüman olabiliyor
Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizi güzel huylara sahip eylesin, güzel ömür sürmeyi nasip etsin, yanlış işler yapmamayı, şeytana uymamayı nasip etsin
İki cihanda mutlu olalım. Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği kul olarak yaşayalım. Âhirette de sevdiği kullarını topladığı cennetine girelim. Cemâlini müşahede zevkine, şerefine nâil olalım. Allahu Teâlâ hazretlerinin rıdvân-ı ekberine nâil olalım; Allah'ın lütfuyla, keremiyle.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh…
21.06.1996 -
Tek Kalmamak, Müslümanların
14.02.1997 -
Hanımların Sosyal Hayattaki
