14.03.1997 - Cahillik, İlmin Kıymeti, Akıl Zenginligi, Tefekkür

14.03.1997 - Cahillik, İlmin Kıymeti, Akıl Zenginligi, Tefekkür
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Hz. Ali Efendimiz'den, onun rivayet ettiği hadîs-i şerîf size nakletmek istiyorum.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hz. Ali radiyallahu anh ve keremallâhu vecheh Efendimiz'in naklettiğine göre şöyle buyurmuşlar:
Lâ fakra eseddü mine'l-cehli velâ ginâ a'vedü mine'l-akli velâ ibadete ke't-tefekküri.
Bu ezberlenmesi gereken güzel bir hadîs-i şerîf. Muhtelif yerlerde söylendiği zaman, bu hadîs-i şerîfi herkes öğrenmiş olursa iyi olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz burada üç cümle ile bizlere çok geniş anlamlı işaretler veriyor. İslâm'ın ne kadar ileri olduğunu, ne kadar yüksek olduğunu, ne kadar akla ve mantığa dayandığını gösteren bir hadîs-i şerîf bu. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lâ fakra eseddü mine'l-cehli. "Cahillikten daha büyük bir fakirlik olamaz."
Lâ kelimesini lâ ilâhe sözünden de, lâ ilâhe illallah sözünden de halkımız bilir, herkes bilir, bütün müslümanlar bilir, hatta müslüman olmayanlar bile duymuştur; "Hiçbir şey yoktur." mânasına... Lâ nafiyetü'l-cins derler, yani arkasından gelen kelime hangi mânayı ifade ediyorsa o cinsten hiçbir şey yoktur, mânasına geliyor.
Lâ fakra eseddü mine'l-cehli. "Cahillikten daha şiddetli, daha fena, daha kötü, daha çirkin bir fakirlik olamaz."
Peygamber Efendimiz cahilliği çok büyük bir yoksulluk, çok büyük bir noksanlık, çok büyük bir eksiklik, çok büyük bir fakirlik gördüğü için; hatta en büyük yoksulluk, en büyük eksiklik, en büyük noksanlik, en büyük fakirlik gördüğü için böyle buyurmuş.
Lâ fakra. "Hiçbir fakirlik yok." Eseddü mine'l-cehli. "Cahillikten daha şiddetli olan."
Demek ki müslümanlar cahilliğin bu denli, bu kadar ileri derecede karşısında, cahilliği bu kadar zararlı görüyorlar. Cahillikten bu kadar uzak, cahilliği bu kadar karşılarına almışlar. Ne kadar güzel bir şey...
Tabii cahilliği sevmeyen insan cahillikten kurtulmaya çalışır, kurtulur. İlmi öğrenir, ilme sarılır, ilim için gecesini, gündüzünü harcar.
Hakikaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den sonra sahâbe-i kirâmin, Ümmet-i Muhammed'in fertlerinin, kişilerinin durumlarına bakacak olursak, bu işareti çok iyi anlamış olduklarını görürüz. Hiçbir şey bilmeyen, coğrafî şartlar dolayısıyla da mahrumiyet bölgesi olan bir mintikada doğmuş olmasına rağmen, cahil bir halkın arasında, cahiliye devri yaşayan bir halkın arasında doğmuş olmasına rağmen İslâmiyet, Allah'ın lütfuyla, Allah'ın bir ikrami olarak o hiçbir şeye sahip olmayan topluluğa çok büyük yenilikler getirmiş. Ahlâkını, kafasını, yaşayışını, dünyaya bakışını, dünyada çalışma tarzını değiştirmiş. Bakıyorsunuz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den az bir zaman sonra müslümanlar büyük imparatorlukları yenmiş ve cihanın üç kıtasına kol salmış bir muazzam devlet haline geliyor. Tabii bu, işin siyasî boyutu, müslümanların siyasî atılımı, siyasetteki uluslararasi başarısı.
Ama dışarıda bu başarı olurken toplumda da muazzam değişiklikler oluyor ve toplum da ilim bakımından çok ileri noktaya ilerlemiş, çok büyük gelişme göstermiş. Dünyanın başka kültürleriyle tanışmış olan müslümanlar o kültürleri hazmederek, o kültürleri tanıyıp kendileriyle mukayese ederek ilmi geliştirmişler, ilmî araştırmaları geliştirmişler. Ve dünyanın en büyük alimlerini, cihan durdukça adları anılacak olan alimleri yetiştirmişler. İslâm toplumu içinden böyle büyük alimler yetişmiş. [Onlar] Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin cehaletten kurtulmak, ilme sahip olmak, alim, fazıl olmak konusundaki işaretini böylece en iyi algılamış ve uygulamışlar. Tarih bunu göstermiş oluyor.
Hakikaten orta çağın karanlıklarına İslâm'ın çok büyük ışıklar getirdiğini, insan topluluklarını çok geliştirdiğini görüyoruz. Ondan sonra da İslâm'ın Batı'yı medenîleştirdiğini görüyoruz. Batı'da büyük etkiler yaptığını görüyoruz. İnanç yönünden etki yapmış, onların tozlanmış inançlarında bir hareket, değişiklik, kendi kendilerini tenkit meydana getirmiş. Dinde -kendi Hıristiyanlıklarında- reform hareketleri ortaya çıkarmış. Dünya görüşlerinde, medeniyet anlayışlarında çok büyük etkileri olmuş. İlimlerini, irfanlarını geliştirmiş. Böylece Fransızca "Rönesans" diye isimlendirilen bir medeniyet atılımı, hareketi meydana getirmiş.
Bu nereden oluyor?
Müslümanların oralara ilmi, irfanı götürmeleri ve onları cehaletten kurtarmaları... Rönesans ve Reform'un bir tek sebebi var; o toplumların İslâm'la tanışması, İslâm ilimlerinden istifade etmesi, kendi cahilliklerini tashih etmesi, düzeltmesi ve değiştirmesi.
Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfini biz de şu anda, şu yüzyılda, bu çağda aynı heyecanla algılamalıyız ve cihanda bizden daha bilgili millet kalmamalı. En bilgili biz olmalıyız. En ileri biz olmalıyız. En medenî biz olmalıyız. En konforlu biz olmalıyız. En ileri aletleri biz yapmalıyız.
Ben bizim arkadaşlara sanki kolay bir şeymiş gibi, latife olsun diye söylüyorum: "Niye boş duruyorsunuz, bir şeyler icat edin." diyorum. "Bak şimdi ben bir şey icat edeceğim, göreceksiniz." diye latife yapıyorum.
İnsan daima böyle bir atılım içinde olmalı ve ilmini, irfanını Allah'ın rızasını kazanmak için, dinimiz ilim irfan dini olduğu için artırmaya çalışmalı.
Hadîs-i şerîfin birinci cümlesi bu.
Evet, fakirlik çok büyük bir yoksulluk ve noksanlıktır, bütün müslümanlar ondan kurtulmaya çalışacak.
Velâ ginâ a'vedü mine'l-akli. "Akıldan daha faydalı bir zenginlik de olamaz." diyor Peygamber Efendimiz.
Bu cümlede biraz aklı methediyor. İnsanın en büyük zenginliği aklıdır. Allah insana akıl diye bir nimet vermiş, bu akıl nimetiyle çevresindeki varlıkları fark ediyor, inceliyor, aklını kullanıyor. Hem çevresini, dünyayı, fezayı tanıyor, hem görünen varlıkları daha iyi tanıyor, hem görünmeyen âlemlere ait bilgisini tefekkür yoluyla, aklını kullanarak geliştiriyor. Sosyal ilimler dediğimiz beşerî ilimlerde, insanî ilimlerde gelişme gösteriyor veyahut matematik gibi soyut ilimlerde başarı gösteriyor.
Allah insana akıldan daha büyük bir nimet vermemiştir ve akıldan daha kıymetli bir yaratık yaratmamıştır. İnsanın o akla sahip olması da en büyük zenginliğidir. Bir insan köylü çocuğu olabilir, bizim Anadolumuz'da bunun misali çok. Çoban olabilir, misali var. İşçi çocuğu olabilir, fakir mahalleden yetişmiş olabilir ama akıllı olunca, aklını kullanınca, edepli, terbiyeli olunca, çalışıp çabalayınca bakıyorsunuz sınıfında birinci oluyor, takdir alıyor, iftihar alıyor. Ondan sonra bakıyorsunuz devletin açtığı imtihanları kazanıyor, dış ülkelere gidiyor, o ülkelerde üstün başarı kazanıyor. Deniliyor ki; "Bir çobanken atom alimi olmuş filanca. Bir işçi çocuğu iken büyük ödül almış falanca." diye adımızı dünyaya duyuruyor, Allah razı olsun.
Demek ki bir insan fakir olabilir. Tabii zenginliği Allah istediğine veriyor. Herkes zengin olmak istiyor ama herkes zengin olamıyor. Bazısı, işte alnının teriyle yaşayan, elinin emeğiyle kazanan veya toprağa ektiğiyle yaşayan bir insan oluyor. Çocuğu da yoksul oluyor, devletin yardımıyla, konu komşunun desteğiyle okuyor veya hiç desteksiz mahrumiyetler içinde mum ışığı yakarak okuyor. Ama sonunda çok büyük bir insan oluyor. Misalleri çok. Bakıyoruz bizim başımızdaki, çevremizdeki büyük insanlara; köylü çocuğu, olabiliyor; işçi çocuğu, olabiliyor.
Demek ki akıl en büyük zenginlik. Akıllı oldu mu insan bütün zenginlikleri kazanabiliyor.
Demek ki insan üzülmemeli, şu andaki maddî imkânlarının az olduğuna esef edip kendisini, mâneviyâtını bozmamalı, çalışmaya devam etmeli. Aklı varsa aklı sayesinde inşaallah, akıl en büyük zenginliktir, nelere sahip olur... Bir zaman gelir, Allah ona neler nasip eder, neler...
İslâm'ın akla ne kadar önem verdiğini, aslında paranın çok önemli olmadığını, hele hele para alın emeği ile kazanılmamış da miras yoluyla veya kolay yoldan, bedavadan kazanılmışsa insana bir şey getirmediğini, asıl kıymetli olan varlığın akıl olduğunu Peygamber Efendimiz söylemiş oluyor. Bu da çok önemli.
Demek ki cahillikten kurtulmaya çalışacağız. Akla önem vereceğiz. Aklı geliştirmeye çalışacağız.
Çocuklarımızın akıllı çocuklar olarak yetiştirilmesine de çok dikkat etmeliyiz. Hani çocuk küçüktür diye [onu] höcülerle korkutup, akıl dışı şeylerle onu toplumdan, tabiatten, gerçeklerden uzak yetiştirmemeli. Her şeyi akıllı akıllı anlatmalı, çocuk tabiî olarak her şeyi tanımalı. Ondan sonra ona aklını kullanma fırsatı verilmeli. Bazı sorumluluklar verilmeli, "Hadi bakalım şu işi yap, bakalım nasıl yapacaksın..." diye. Yani Allah'ın ona vermiş olduğu akıl meziyetini kullanmasında ona yardımcı olmalı. Çocuklarımızı da böyle yetiştirmeye gayret etmeliyiz.
Peygamber Efendimiz'in, biliyorsunuz çocuklara öğretilecek şeyler konusunda tavsiyeleri var. "Ok atmayı, yüzmeyi, yazı yazmayı öğretin." diyor. "Kur'ân-ı Kerîm ve Resûlullah sevgisiyle çocuklarınızı yetiştirin." diyor. Bunların hepsi, ona dünyada ve âhirette lazım olacak bilgileri onlara vermemiz gerektiğini gösteren işaretler.
Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfindeki üçüncü cümleciği de duvarlara yazılacak kadar güzel bir söz:
Velâ ibadete ke't-tefekküri. "Tefekkür etmek kadar sevabı çok olan, kıymetli olan bir ibadet bulunmaz."
Çok güzel bir şey. Hem kısa hem de anlamı büyük, hem de insanı her şeyin, her başarının kaynağı olan düşünmeye sevk eden bir cümle.
Biz ibadet deyince hemen aklımıza namaz, oruç, hac, tesbih, zikir gelir. Bunlar doğru tabii, bunlar gerçekten birer güzel, faydalı ibadet. Her zaman da hatırlatıyorum kardeşlerime; ibadetleri bunlardan ibaret sanmayın, sadece bunlar ibadettir de başka şey ibadet değildir sanmayın diye söylüyorum. Mesela şaşılacak konulardan birisi; sükutun da ibadet olduğunu her zaman söylüyorum. Demek ki insan ya hayır söyleyecek ya da susacak. Çünkü tefekkür etmek için biraz da bir susulan ortam lazım. Yani herkes bangır bangır bağırır, konuşur, her kafadan bir ses çıkarsa, orada insanın aklını başına toplayıp da tefekkür etmesi de kolay olmaz. Demek ki sükut da ibadettir. Çünkü sükut ettiği zaman günah işlememiş oluyor, lüzumsuz veya kendisini günaha sokacak söz söylememiş oluyor. Düşünmenin de ibadet olduğunu insanların bilmesi lazım. Demek ki bizim de koltuğa oturup, rahat bir yere oturup, gözümüzü kapatıp bazı meseleleri enine boyuna, derin, derin, derin, derin düşünmemiz lazım. Çünkü bu bir ibadet.
Neleri düşüneceğiz? Her şeyi düşünebiliriz de en çok neleri düşünmeliyiz?
Bir kere Allah'ın kudretini düşünmeliyiz. Mârifetullaha ermemize sebep olacak hususları düşünmeliyiz. Yani Allahu Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü düşünmeliyiz. Yaratıklarındaki hikmetleri düşünmeliyiz. Yarın mahkeme-i kübrâda hesaba çekileceğimizi düşünmeliyiz. Bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu düşünmeliyiz. Yapacağımız işlerin doğru olmasını düşünmeliyiz. İşte bunlar güzel düşünceler. Dünyanın fâni olduğunu düşünmek, cennetin güzelliklerini düşünmek, cehennemin nasıl tehlikeli, cezalarla dolu bir azap yeri olarak Allah tarafından hazırlandığını düşünmek… Çok çeşitli düşünme şeyleri var, bunların hepsi faydalı. İşini düşünmek. Yaptığı işi önceden planlamak, sonunda pişman olmayacak şekilde yapmak...
Bunların hepsi -Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfi- son derece çağdas, hatta çağların üstünde, hatta çağımızdan ileri ne kadar güzel cümleler oldu. Cahillikten sakınacağız, aklımızı kullanacağız, aklın büyük bir zenginlik olduğunu bileceğiz ve tefekküre önem vereceğiz. Tefekkürün bir ibadet olduğunu bileceğiz.
Allahu Teâlâ hazretleri sizi hem iyi salih müslüman eylesin hem de başkalarının iyiliği için çalışan canlı, faal -yani aktif diyorlar- atılgan müslüman eylesin aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
14.03.1997 -
Cennete Giremeyecekler, İyiliği
21.07.1995 -
Allah Kafirler İçin
