21.10.1994 - Ölümden İbret Almak, Kendi Ayıbını Görmek

21.10.1994 - Ölümden İbret Almak, Kendi Ayıbını Görmek
Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı üzerinize olsun.
Aziz ve sevgili AKRA dinleyicilerim.
Enes radıyallahuanh'ten rivayet edildiğine göre bir hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki;
Yâeyyühe'n-nâs. "Ey insanlar!"
Peygamber Efendimiz demek ki bir büyük kalabalığa hitap etmiş. Bu belki bir hutbe olabilir; büyük bir topluluğa hitap etmiş.
Ke-enne'l-mevte fîhâalâgayrinâkütibe.
Peygamber Efendimiz "Ey insanlar" diye hitap ettikten sonra, "Sanki ölüm orada." diyor. "Orada" dediği dünya hayatı, bu âlem, yaşadığımız hayatı, bu dünyayı kastediyor. "Sanki orada…" Alâgayrinâkütibe. "Ölüm bizden gayrisine yazılmış sanki." Sanki biz ölmeyecekmişiz de, bizden gayri bizden başka varlıklara yazılmış; sanki bize ölüm hiç gelmeyecekmiş gibi.
Ve ke-enne'l-hakka fîhâalâğayrinâvecebe. "Sanki dünyada hak bize değil bizden başkasına vacip olmuş."
Sanki bize Allah'ın hiçbir hitabı, hiçbir emri, hiçbir isteği yokmuş gibi.
Bu neyi gösteriyor?
İnsanlar öyle bir davranış içindeler ki; sanki hiç ölmeyecekler, ölümü, âhireti, Hakk'ı düşünmüyorlar. Sanki Hakk'a riayet etmek onların üzerine yazılmamış, sanki birtakım kulluk görevleri yokmuş gibi hareket ediyorlar.
Ve ke-ennemâ nüşeyyiu mine'l-mevtâ an kalîlin ileynâ râciûn ebuyûtuhum ecdâsühüm. "Sanki biz ölülerden ölenleri az sonra bize geri döneceklermiş gibi uğurluyoruz. Sanki kabirleri evleriymiş de o eve bırakıyormuşuz, onlar sanki biraz sonra döneceklermiş gibi onları teşyî ediyoruz."
Teşyî-i cenâze, "cenazeyi kabre götürüp gömmek" demek. İnsanoğulları olarak genellikle sanki döneceklermiş gibi üzülmüyoruz, geri dönmeyeceklerini düşünmüyoruz, ölümden etkilenmiyoruz, ölenden ibret almıyoruz. İnsanların çoğu sanki ölenler biraz sonra döneceklermiş gibi düşünüyor.
Ve ne'külütürâsehüm. "Ve o ölenlerin mallarını yiyoruz."
Mirasları bize geliyor, biz onların mallarını yiyoruz.
Ke-ennâ muhalledûne minba'dihim. "Onlardan sonra sanki biz ebedî dünyada kalacakmışız gibi düşünüyoruz."
Halbuki ibret gözüyle olaylara baksak bizim de öleceğimiz ortada, bizim de geride bıraktığımız malları bizim mirasçılarımız yiyecekler. Onları o tarzda düşünmüyoruz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanlara hitaben böyle söylemiş. İnsanoğlunun genel durumunu tasvir etmiş. Ölümün karşısındaki duygusuzluğunu, âhireti düşünmemesini, haklara, kulluk vazifelerine riayet mecburiyetinde kendisini hissetmemesini dile getirmiş. Böyle bir söz; Peygamber Efendimiz bunları böyle söylüyor.
Ne mânaya söylüyor?
Böyle olmaması lazım.
O halde nasıl olması lazım geldiğini düşünerek tekrarlayalım:
Ölüm bizim boynumuza yazılmıştır. Bizden gayrisine değil. Biz de öleceğiz. Cenâb-ı Hak bizim boynumuza birtakım emirler yüklemiştir. Birtakım haklar vardır. Biz kul olarak o hakları yerine getirmekle görevliyiz. Ölüleri gömüyoruz, onlar bir daha bize gelmeyecekler. Onların kabirleri evleri. Biz onların miraslarını yiyoruz; bizim de miraslarımızı başkaları yiyecek. Biz de ebedî kalacak değiliz. Gidenlerden bu kaideyi anlamamız, bu işlerin bizim de başımıza geleceğini idrak etmemiz, aklımızı başımıza devşirmemiz lazım.
Diye ifade ediyor. "Onların miraslarını yediğimiz gibi biz de ebedî kalacağımızı sanıyoruz. Halbuki bizim de miraslarımızı başkaları yiyecek." diye anlatıyor.
"Bizim" diye söylüyor. Bu büyüklerin üslûbudur. "Bizim" diye söylerler. Ama maksat, "Sen anla ey muhatabım!" demektir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, dünyanın âhiretin her türlü inceliklerini bilen takvâda en üstün, en ileri olan, Allah'tan en çok korkan, Allah'ı en çok seven, Allah'a en güzel kulluk eden insan. Elbette o iyi biliyor ama böyle bir üslûp güzel, kibar bir üslûptur.
"Sen ölümü hiç düşünmüyorsun, sen hiç ölümden ibret almıyorsun sanki o ölen insan geri gelecekmiş gibi düşünüyorsun. Ölenin mirasını yiyorsun da senin de mirasını yiyeceklerini düşünmüyorsun" desen, "Sen, sen, sen" diye ithamkâr konuştuğun zaman karşı tarafta bir reaksiyon uyanıyor ve adam ha bire kızıyor "Allah, Allah" diyor. Bu sefer bahane arıyor, sende bir kusur arıyor. Bu sefer senin nasihatini kabul etme yoluna geçmiyor da, senin nasihatine karşı bir bahane bulup, bir kusur bulup onu reddetme tavrına düşüyor. Hâlbuki, "Biz böyleyiz işte" deyince, "Bu da benim gibiymiş" deyince, "Ha, ben de böyleyim." diye düşünüyor.
"Söyleyen gibiyim ben de…" diye o zaman insaflı bir yaklaşımla yaklaşıyor. O zaman sözü kabul etmesi mümkün oluyor.
Efendimiz'in söyleyiş tarzından ibret almamız lâzım. Yoksa Peygamber Efendimiz'in bu anlattığı durum kendisinin durumu değil.
Ölümü hiç hatırından çıkartmayan, âhireti daima düşünen, Allah'ı daima anan, daima niyaz hâlinde olan; her hâli dua, her hâli, her ânı, her nefesi ibadet olan zikir olan, çok yüksek bir yaşam tarzı yaşamış. Bizim için çok ibret halleri var. İbret alacağımız örnek insan. Onun için daima "Sünnet-i seniyyeye sımsıkı sarılmak önemlidir." diyoruz. Her sözümüzde, vaazımızda bunu açıkça beyan ediyoruz. Ama Peygamber Efendimiz ne kadar mütevazı bir üslûp ile tatlı bir tarzda nasihatini yapıyor.
Bu tarzda düşünmeliyiz biz de, bu sözlerden etkilenmeliyiz. Ölümü hiç unutmamalıyız ve ölüme hazırlanmalıyız. Yapacağımız hayırları erken yapmalıyız ve tevbemizi çabuk yapmalıyız. Kötülüklerden hemen kesilmeliyiz.
İnsanoğlu kötülük, kusur, kabahat, günah yapar mı?
Yapabilir, yapıyor, şaşırıyor, ayağı kayıyor. Bir ânı öteki ânına uymuyor. Gündüz iyi arkadaşlarla iyi; geceleyin fena, kötü arkadaşla kötü olabiliyor ama sonra da pişman oluyor.
"Hay Allah, ben o arkadaşın yanına niye gittim. Ben o günahı niye işledim. Keşke yapmasaydım. Ayıp oldu, günah oldu, yazık oldu, vah vah diyor."
Zaten, biliyor musunuz eski Türkçemizde de "yazık" sözü de "günah" demek. Yazıklı; günahlı demek. Şimdiki dilimizde oradan başka bir mânaya kaymış.
"Falanca insana yazık oldu." ne demek?
Günah işledi.
"Yazık bu senin yaptığın." ne demek?
Günah demek oluyor. Eski Türkçe'de böyle, ondördüncü onbeşinci yüzyılda "yazık" kelimesi "günah" mânasına kullanılmış.
Bunların arkasından Peygamber Efendimiz'in söylediği başka sözler hemen geliyor. Diyor ki;
Fe-tûbâ li-men şeğalehûa ybuhû an aybi ğayrihî.
Kelime olarak ilk önce açıklayalım.
Tûbâ; atyeb kelimesinin müennesidir. Feminen şeklidir. Tûbâ "en güzel, en hoş" demek. Tûbâ ne kadar hoş mânasına bir tabir olarak Arap dilinde kullanılıyor.
Bir de Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri var; "Tûbâ, cennette bir ağaç, Tûbâ ağacı diye bir ağaç var; onun adıdır." diye buyurmuş. O da en güzel, en hoş olduğundan, cennetin her şeyi hoş, Tûbâ ağacı da en hoş bir ağaç olduğundan o kelimeyle isimlendirilmiş olmalı.
Burada fe-tûbâ. "Ne mutlu..." Fe-tûbâ li-men şeğalehû aybuhû an aybi ğayrihî. "Ne mutlu o kimseye ki kendisinin ayıbı, onun başkasının ayıbıyla uğraşmasından onu alıkoyuyor, meşgul ediyor." Buyurmuş
Peygamber Efendimiz "Kendi ayıbıyla meşgul oluyor, ne mutlu böyle kimseye. Kendisinin kusuru, ayıbı var mı onu düşünüyor; başkasının ayıbına nazar etmiyor; onunla meşgul olmuyor. Ne mutlu böyle yapan kimseye!" diye buyurmuş.
Fe-tûbâ diyerek ilk cümlelere de bağlamış;
"Ey insanlar! Sanki ölüm bize yazılmamış, sanki boynumuza Allah'ın emrettiği birtakım haklar yokmuş; sanki haklara riayet etmek bize vacip değilmiş gibi ölüleri gönderiyoruz. Sanki biraz sonra geri geleceklermiş gibi hiç ürpermeden korkmadan onların miraslarını yiyoruz, sanki biz ebedî kalacakmışız gibi sanıyoruz. Böyle değil; öleceğiz…"
Fe-tûbâ li-men şeğalehû aybuhû an aybiğayrihî. "Ne mutlu kendi ayıbıyla meşgul olan başkasının ayıbıyla meşgul olmayan..."
O halde Peygamber Efendimiz ölümden korkan, ölümü düşünen bir müslümanın güzel bir duygusuna işaret ediyor. "Ne mutlu kendisinin ayıbıyla meşgul olup o meşgul olması başkasının ayıbıyla meşgul olmasını engelleyen kişiye!" diyor.
Bir insan bir şey yaparken öteki işi yapamaz. Bir şey düşünürken öteki işi düşünemez. Hepsini düşünmeye kalktı mı kafası karışır. Tane tane, bir bir düşünürse her işi güzel düşünür. Kendi ayıbını düşünürken, o düşünmesi başkasının ayıbını düşünmekten kendisini alıkoyuyor.
Demek ki nefsimizi meşgul edeceğiz.
Neyle meşgul edeceğiz?
Kendi ayıbımızı düşünmekle. Önce kendi ayıbımızı düşünelim; onu düzeltmeye çalışalım. Çünkü kendimizden biz sorumluyuz.
Başkası..?
Sorumluluk ona ait. Ne diye onun sorumluluğuna ait işi düşünüyoruz da kendimizi düşünmüyoruz.
Bizi gelip de başkası mı düzeltecek?
Kendimiz düzelteceğiz.
O halde ilk önce kendi işimizi kendimizin halletmesi gerekiyor. Başkasından bir şey gelmeyeceğine göre, iyi insan olacaksak kendi ayıbımızı kendimiz düzeltip ondan kendimiz vazgeçeceğiz. Binaenaleyh kendimizi düşünmeliyiz. Kusurlarımızı, ayıplarımızı düşünmeliyiz. Sormalıyız, dinlemeliyiz çevreyi…
Bize neler diyorlar?
Tenkitler hangi konularda geliyor?
Biz bir yerde oturup sohbet ettikten sonra kalkıp gidince arkamızdan neler diyorlar?
Yine Hz. Ömer'e geldi söz;
Hz. Ömer radıyallahu anh, sahabenin itimat ettiği, sevdiği arkadaşı olan bazılarına sorarmış:
"Söyle bakalım benim ayıbım nedir? Ben emîrü'l-mü'minînlik yapıyorum, halifelik yapıyorum, halk benim aleyhimde neler konuşuyor, benim ne kusurum var?" diye sorarmış.
Selmân-ı Fârisî'ye, Ebu'd-Derdâ radıyallahu anhum'a... Bu gibi sahabeye, doğru sözlü, dobra dobra söyleyen kimselere sorarmış. Hatta şikayet ediyorlar, diyorlar ki;
"Bu devirde zaman o kadar bozuldu ki insana bir ayıbını söyleyen bir arkadaş da kalmadı."
Demek ki doğru arkadaş düzeltsin diye insana samimiyetle hatasını söyler.
"Kardeşim ben sende şöyle bir kusur görüyorum. Bunu yapmasan daha iyi olacak. Ben seni sevdiğim için kusuruma bakma söylemeden duramadım." der.
Böyle diyen insan kalmadı mı?
Demek ki yakın arkadaşlık, samimiyet yok. Eskiler "Kimse kimsenin ayıbını gidip de söylemiyor." diye şikayet etmiş. Etrafında kendilerine ayıplarını söyleyecek dost insanlar aramışlar. Nâkıs insanlardan, iç âlemi gelişmemiş, duyguları olgunlaşmamış, bilgeleşmemiş, hakimleşmemiş insanlar da ayıbının söylenmesine kızarlar. Ayıp söyleyen kimseyi kovarlar. Bir takım yöneticiler, etrafında doğru söyleyen insanı barındırmazlar. Bu yanlıştır. Çok yanlıştır. Hem kendileri için yanlıştır hem devletin işleri bakımından yanlıştır. Çünkü o doğruyu söyleyenler kovulunca etrafta dalkavuklar toplanır. İşler çok yanlış noktaya gider.
İnsan kendi ayıbıyla meşgul olacak ve kendi ayıplarını bulmaya çalışacak. Sonra o ayıplarını düzeltmeye, yok etmeye çalışacak. O ayıpların yerine güzel şeyleri, faziletleri, güzel huyları, davranışları, hareketleri, meziyetleri elde etmeye gayret edecek.
Allahu Teâlâ hazretleri bizleri böyle bir gayret içinde olan uyanık müslümanlardan eylesin. Ölümün geleceği haktır, ölüme hazırlanmamız lazım. Elimizde hayatımız büyük bir nimet ve fırsattır.
Yaşıyoruz; çok büyük bir nimet, çok büyük bir devlet, çok büyük bir iş. Elhamdülillah yaşıyoruz güzel bir şey.
Neden güzel?
Çünkü yaşayarak, cenneti kazanacak güzel ameller işleyerek, âhiretteki sevabımızı, mertebemizi arttırabiliriz. Öldükten sonra bu işler biter. Sadaka-i câriyesi olanlar hariç insanın ameli kesilir, defteri dürülür, kapatılır. O bakımdan hayat çok büyük bir fırsattır. Ölüm de haktır; gelebilir, birden gelebilir, bir an sonra gelebilir. Ölüme hazırlanalım, hayatın kıymetini bilelim. Bir saniyemizi bile boş geçirmeyelim. Faziletleri elde etmeye çalışalım. Nakîselerden, kötü şeylerden de kendimizi sıyırmaya, temizlemeye, kurtarmaya çalışalım. Devamlı bir gayret içinde olalım. İki günümüz bir olmasın. İkinci günümüz birinci günümüzden biraz daha ileri, biraz daha yüksek olsun. Sonunda kaymak, bal, şeker, lokum gibi diyelim, böyle tatlı, hoş insanlar müslümanlar olarak yaşayalım. O hâle gelerek yaşayalım. Herkes bizden hayır görsün, hayır elde etsin. Arkamızda hayır bırakalım.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi âhirete gözümüzden perdeler kaldırılıp cennetteki makamımızı görüp de güle güle gidenlerden eylesin. Cennetiyle cemaliyle bizleri, sizleri ve sevdiklerinizi etrafınızda anneniz, babanız, evlatlarınız, akrabanız, dostlarınızla beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.. Sevgili ve değerli AKRA dinleyicileri
es-Selâmüaleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...
14.06.2000 -
Peygamberimizin Soyu, Peygamberimiz
14.06.1996 -
İlim Öğrenmek ve
