22.08.1997 - Emirlerin, Yöneticilerin Veballeri

22.08.1997 - Emirlerin, Yöneticilerin Veballeri
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…
Aziz ve sevgili AKRA dinleyicileri,
Allahu Teâlâ hazretleri sizi gönlünüzce dünya ve âhirette aziz, bahtiyar ve mutlu eylesin. Muratlarınıza nâil eylesin... Sevdiği kul olarak yaşayıp huzuruna sevdiği kul olarak varmayı nasip eylesin...
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Mâ min ehadin yüemmeru alâ aşeretin fe-sâiden illâ câe yevme'l-kıyâmeti fi'l-asfâdi vel-ağlâl.
"Hiç bir kişi yoktur ki on kişiye veya daha fazlaya emir, komutan, başkan, müdür tayin edilmiş olsun da," illâ câe yevme'l-kıyâmeti fi'l-asfâdi ve'l-ağlâl. "Mahşer yerine elleri ayakları, zincirlere bağlanmış, bukağılarla bukağılanmış, kelepçelerle kelepçelenmiş olarak gelmiş olmasın."
On kişiye ve daha fazlaya emir olan kimse mahşer yerine mutlaka kelepçeli, zincirli gelir.
Adam emir oldu, müdür oldu, nahiye müdürü, kaymakam, vali, komutan, reisicumhur, milletvekili oldu, bir şey oldu... Mahşer yerine zincirli geliyor.
Sonra ne olur?
Sorguya çekilir. "Bu vazifeyi güzel yaptı mı, yapmadı mı?" diye sorguya çekilir. Başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz. Mahşer yerinde sorguya çekilir.
Eğer ümmetle, toplumla ilgili, kendisine yüklenmiş resmî vazifeyi güzel yapmışsa kelepçeler çözülür, zincirler açılır. "Sen suçsuzmuşsun, kurtuldun!" diye bukağılar, boynuna, ayaklarına, bileklerine mahşer yerinde takılmış halkalar çözülür, kurtulur. Ama vazifeyi güzel yapmamışsa o zaman zincir üstüne zincir, kelepçe üstüne kelepçe, bukağı üstüne bukağı vurulur. Demirden zincirlerle şakır şakır, mahkumlar gibi her tarafı bağlanarak cehenneme atılır.
Bu hususta başka hadîs-i şerîfler de var, Ma'kıl b. Yesâr el-Müzenî'den Buhârî ve Müslim rivayet etmiş.Buyurmuş ki:
Mâ min vâlin yelî raiyyeten mine'l-müslimîne fe-yemûtu ve hüve ğâşun lehüm illâ harramallâhu aleyhi'l-cennete. "Hiçbir vali yoktur ki, hiçbir resmî görevi yüklenmiş, görevli yoktur ki..."
Vali ilde vilayete, reislik eden kimse demek değildir; emir demektir, bir resmî işi görevi yüklenmiş kişi demektir.
"Müslümanlardan bir grup raiyenin, ahalinin üstüne tayin edilmiş bir görevli yoktur ki," fe-yemûtu ve hüve ğâşun lehüm "onlara hıyanet ederek, onları aldatarak ölmüş olsun da," illâ harramallâhu aleyhi'l-cennete "Allah ona cenneti haram etmesin."
Bir göreve getirilmiş de müslümanlara hıyanet etmişse, Allah o kimseye cenneti haram kılar, o kimse cennete giremez.
Yine aynı râvîden başka bir rivayet de şöyle:
Mâ min abdin yester'îhi'l-lahü raiyyeten fe-lem yehuthâ bi-nasîhatin illâ lem yecid râihate'l-cennete. "Allah bir kimseyi bir grup müslümanın başına bir resmî görevle getirmiş de, o da onlara samimiyetle hizmete sarılmamışsa, o cennetin kokusunu bile koklayamaz!"
Demek ki resmî görevi alanların Allah'tan korkup tir tir titremesi ve vazifeyi güzel yapmaya çalışması lazım! Müslüman bile olsa öyle yapmadığı zaman ne kadar cezalara çarptırılıyor. Bir de müslüman değilse, dışı müslüman içi kâfirse, münafıksa; o zaman hali doğrudan doğruya daha beter, kesin olarak fena!
Herkes dünyevî bakımdan mevkii makamı istiyor, hatta talip oluyor. Aracılar, kartvizitler filan temin etmeye çalışıyor. Falancadan kart getiriyor, filancadan yazı getirtiyor, kendisini bir yere tayin ettirmeye çalışıyor. Halbuki İslâm'da bu doğru değil! Bu işler veballi işler, bir insan böyle bir makama geldi mi sorumluluk yüklenmiş oluyor. Ondan sonra da onun hesabı var, o hesabı düşünmesi lazım, tir tir titremesi lazım!
Hz. Ömer radıyallahu anh, "Ah!" dermiş ağlarmış:
"Yâ Ömer, keşke annen seni doğurmasaydı, dünyaya gelmeseydin, keşke insan olmasaydın, çayırlarda biten ot olsaydın da bu sorumlulukları yüklenmeseydin!" dermiş. Devletin başında halife-i müslimîn oldu, diyarlar fethedildi, herkes karşısında el pençe divan duruyor, ama sorumluluğu bildiği, cennetlik olduğu, mübarek insan olduğu için, o öyle dermiş.
Allahu Teâlâ hazretleri, cümlemize bu imanın şuurunu ihsan eylesin, sorumluluk duygusuna sahip eylesin. Âhirette hesaba çekileceğimizi unutturmasın. Hesabı yüz akıyla vermemize sebep olacak şekilde yaşamayı ve güzel işler yapmayı cümlemize nasip eylesin. Herhangi bir şekilde, herhangi bir göreve istemese de çağırılmış, davet edilmiş olan, o görevin başında bulunan kimselere de yardım eylesin. Hakkı hak olarak görmelerini, onu uygulamalarını nasip eylesin. Batılı batıl olarak görüp, ondan sakınıp korunmalarını nasip eylesin. Allah'ın sevmediği işleri yaptırmasın, şeytana uydurmasın, âhiretlerini berbat ettirmesin. Güzel işler yapıp da, Allah'ın rızasını kazanıp müslümanların da duasını almayı nasip eylesin.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi dinî bilgileri iyi bilen, İslâm'da bilgi sahibi, uyanık müslüman eylesin. İnsan uyanık müslüman olmadı mı, anasından babasından gelme, nüfus kağıdı müslümanlığı fayda etmeyebilir. Çünkü yanlış işler yapar, bu incelikleri bilmez, bilmediği için de sorumluluklar, veballer yüklenir, âhireti de, dünyası da mahvolur. Bak dünyada da insan, sıla-i rahim yapmadığı zaman bile ne kadar hızlı ceza geliyor, nice cezalara uğrayabiliyor.
Onun için ben âcizâne kardeşiniz olarak sizlere tavsiye ediyorum:
Lütfen hemen mümkünse bu konuşmamı duyduğunuz andan itibaren kütüphanenizdeki hadis kitaplarını okumaya, besmeleyi çekip girişin! Çoluk çocuğunuzla hadisleri okuyun! Hadisleri okumak ve anlamak kolay... İslâm'ı hadisler yoluyla çok sağlam öğrenirsiniz, çok kısa zamanda hakikatli bir âlim olursunuz.
Ahmed Ziyâeddîn-i Gümüşhânevî Hocamız, Râmûzü'l-ehâdîs kitabını tertip etmiş olan şeyhimiz, büyük alim, geçen asrın en büyük hadis alimlerinden birisiydi. Kitabının mukaddemesinde o öyle diyor;
"Bu kitabı tekrar tekrar okur da devrederseniz, bu kitabı öğrendiğiniz zaman, kısa zamanda hakikatli bir alim olursunuz." diyor, bu ifadeyi kullanıyor.
Çok hoşuma gidiyor. "Hakikatli, gerçekleri kavrayan bir alim olursunuz."
İnsan gerçekleri kavrayamadığı zaman ne olur?
Sonunda pişman olur. Ömrü biter, arkaya baktığı zaman bir sürü pişmanlıklar görür.
Ömrüne şöyle bir baktığı zaman;
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde gümüş renkli bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semâya, ağlayarak,
şairin dediği gibi... Semaya ağlaya ağlaya bakmanın faydası yoktur, ömür yaprakları önüne yığılmış, sonbahar hüznü kalbine çökmüş; "Vah ömrü boş geçirdim, tuh yazık oldu, hay Allah, İslâm'ı bilemedim. Allah'ın rızasına uygun yaşayamadım, yazık oldu..." filan demek yerine, İslâm'ı öğrenip müslümanca yaşamak, Allah'ın rızasını kazanıp bir gül bahçesine girercesine;
Râdıyeten merdîyyeten. Allah'ın cennetine girenlerden olmak daha iyi... Buna çalışmak lazım, çalışmadan olmaz.
Çoluk çocuğunuz da bu duruma gelsin diye İslâmî bakımdan bilgili yetiştirin, hadisleri öğretin, hadis kitaplarını okuyun, oradan başlayın!
Kitaplar çoksa da şaşırmayın; eğer kütüphanenizde Riyâzü's-sâlihîn varsa, Diyanet'in neşrettiği güzel bir sahih hadis kitabıdır; Riyâzü's-sâlihîn'den başlayın!
Hadis kitabını bir devredin, ondan sonra daha genişleri okursunuz. Böylece İslâm'ı öğrenir, sonunda her hareketinizi Allah'ın rızasına uygun yapmaya muvaffak olursunuz, incelikleri bilirsiniz, yanılmazsınız, şaşırmazsınız. Abuk sabuk hurafelere, batıllara, yıldız fallarına, yalan yanlış şeylere inanıp, kanıp da suçlu olarak, yüzü kara olarak Allah'ın huzuruna varmazsınız.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizin, cümlemizin yardımcısı olsun. Bizleri duadan unutmayın. Allah iki cihanda cümlenizi aziz eylesin.
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…
14.12.1986 -
Adaletle Hükmetmek Üzerine
22.05.1998 -
İnsanın Azası İçinde
