14.12.1986 - Adaletle Hükmetmek Üzerine Hadis-i Şerif

14.12.1986 - Adaletle Hükmetmek Üzerine Hadis-i Şerif
Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh.Alâ külli halin ve fi küllü hin
Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin Ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ilâ yevmiddîn
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ takdiyenne ve lâ tafsılenne illâ bimâ ta'lemû ve in üşkile aleyke emrün fe-kıf hattâ tebînehû ev tektübe ileyye fîhi.
Sadaka Resûlullâh fi mâ kâl ev kemâ kâl.
İlk hadîs-i şerîf Peygamber Efendimiz'in, Muaz b. Cebel radıyallâhu anh'e, "adaletle hükmetmek" konusunda bir tavsiyesi ile ilgili.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Lâ takdiyenne. "Sakın hükmetme, sakın bir hüküm verme." Ve lâ tafsilenne illâ. "Ve sakın iki kişinin arasında iki tarafı dinleyip de aralarını fasledecek, halledecek bir şey söyleme." İllâ bimâ ta'lem. "Ancak bildiğin konu üzerinde, bildiğin takdirde bu hükmü ver."
"Aksi takdirde iki kişinin arasında hâkimlik edip hüküm verme. İki veya daha fazla kişiyi dinleyip onlar hakkında bir netice söyleyip aralarını fasletme, halletme, haklarında hükmetme."
Ve in üşkile aleyke emrün. "Sana bir şey sorulduğu zaman, eğer senin biraz anlayamadığın bir şekilde olursa, sana müşkil gelirse, sana mahiyetini kavrayamadığın, bilemediğin, müphem bir tarzda gelirse, o işi anlayamazsan." Fe-kıf hattâ tebînehû. "Orada dur. Bilmediğin şeyde gözü kapalı hükmetme, dur; o iş iyice belli oluncaya kadar acele etme. Ondan sonra hüküm ver."
İyice aşikâr oluncaya kadar araştırıp bekleye. Tabi şahitlere başvuracak, belki başka türlü tahkikat, tetkikat yapacak.
"O iyice belli olmadıkça, sana aşikâr olmadıkça, o iş müphem bir durumdayken, karışık karmaşık bir durumdayken katiyen hüküm verme!"
Ev tektübe ileyye fîhi. "Veyahut karşılaştığın konuda bana bir mektup yazıp benden cevabı beklersin; böyle yapmadıkça sakın hükmetme."
"Bilmediğin, anlayamadığın bir meselede, öyle gözü kapalı, anlamadan bilmeden, lambur lumbur konuşup da bir şey söylemek doğru değil!" demek istiyor
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
Muaz b. Cebel, Peygamber Efendimiz'in sahabe-i güzîninden bir zât-ı muhteremdir, Allah şefaatine nâil eylesin. Onu vazifeli olarak Yemen'e göndermişti. Yemen'de hükmedecek, hâkim olacak, oradaki müslümanlara başkanlık edecek. Müslümanlığa itaat etmiş olan, Nasrânî olarak kalmış kimselere de hükmedecek, Resulullâh'ın emirlerini oradakilere tebliğ edecek ve orada müslümanların mümessilliğini yapacak.
Böyle mühim bir vazifeyle gittiği için Peygamber Efendimiz kendisine bir takım tavsiyelerde bulunmuştu ki başka hadîs-i şerîflerden onları da biliyoruz.
Bu hadîs-i şerîfte de; "Sakın bilmediğin konuda, bilmeden cahillikle iki kişi arasında hüküm vermeye kalkışma. İkisinin arasındaki meseleyi hall u fasletmeye girişme." demiş oluyor.
Bilmeden müdahale yok. Hükmünü biliyorsa, meseleyi iyice kavramışsa olur.
"Eğer müphem ise, iş karışık ise, kendisine biraz şüpheli gelmişse, biraz karanlık noktaları var gibi gelmişse, o iş iyice aydınlanıncaya kadar; veyahut bana bir mektup yazıp da benden sana cevap gelinceye kadar hükmetme!" diyor Peygamber Efendimiz.
Hepimiz anlıyoruz ki bu, aşikâr olarak, adaletin yerine gelmesi için Peygamber Efendimiz'in titizlenmesinden kaynaklanıyor.
Muaz b. Cebel iyi bir insan, Peygamber Efendimiz'in sahabesi, itimat etmiş, onu bir beldeye hâkim olarak gönderiyor ama ona da sıkı sıkı nasihat ediyor.
Çünkü el-adlü esâsü'l-mülk, "Egemenliğin temeli, dayanağı adalettir, adalet temeline dayanır."
İnsanlar tek başına oldu mu nasıl hareket ederse etsin; istediği zaman kalkar, istediği zaman yatar uyur uyanır, yer içer, kendisine ait bir şey ama birçok insan bir arada olduğu zaman aralarında mutlaka adaletli bir mekanizmanın, bir sistemin yerleşmiş olması lazım. İhtilaf çıktığı zaman da orman kanunu olmamalı.
İnsanlar "orman kanunu" ile neyi kastediyor?
"Güçlü, pazusuna güvenen, yumruğu kuvvetli olan, en kabadayı olan dediğini yaptırır!"
Öyle şey yok! En zayıf olan dahi haklıysa hakkını alabilmeli.
Onun için Ebû Bekir radıyallahu anh Efendimiz halife intihap olununca dedi ki;
"Sizin en zayıfınız hakkını alıncaya kadar benim nazarımda en kuvvetli gibidir."
"Ben insanların nüfuzuna, çevresine, itibarına bakmam; bir kimseyi haklı gördüm mü yanında yer alırım. Öteki kuvvetli insanlarla bile çarpışırım. Bugünkü tabirle, kliklerle, guruplarla, eşraf ile, ağalarla çarpışırım ama hakkı tutarım."
Hz. Ebû Bekir Efendimiz, ne olursa olsun hakkı tutmakta.
"Filanca adam zayıf, ben şimdi onun tarafını tutarsam ben de onunla beraber yanarım, boş ver aldırma, varsın o ezilsin gitsin, kuvvetliden yana olayım!" demiyor.
"En zayıfınızın hakkı alınıncaya kadar benim nazarımda en kuvvetli gibidir, ben onun yanında yer alırım."
Kuvvetlinin yanında yer almak –sanki- hepimizin prensibi ya; "Benim nazarımda en zayıf en kuvvetlidir, ben onun yanında yer alırım. Sizin en kuvvetliniz de, haksız olduğu zaman benim nazarımda en zayıf gibidir. Hiç perva etmem, hiç korkmam üstüne yürürüm, onu hak çizgiye getirinceye kadar, burnunu yerde sürttürünceye kadar üstüne varırım!" demiş oluyor.
İslâm'da adalet duygusu budur. Adalet, sevgi ve saygıyla bağlılık budur. Hepimizin adil olması gerekiyor. Hepimizin Müslüman olmak dolayısıyla adil insanlar olmamız gerekiyor.
Ne derecede?
Velev alâ enfüsiküm evi'l-vâlideyni ve'l-akrabîn. "İsterse hak ve adalet sizin aleyhinize olsa veyahut ana babalarınızın aleyhine olsa veyahut akrabanızın aleyhine bile olsa" yine adaletten yana yer alacağız.
"Evet, ben o işte hata etmişim, ben haksızım; işin doğrusu şudur." diyebilecek. "Evet, benim anam babam haksız; sen doğrusun, sen bu işte isabetlisin, onlar yanılıyorlar." diyebilecek. "Evet, o akrabam, dayım, amcam, teyzem, halam, eniştem haksız; doğru olan budur." diyebilecek.
Müslüman öyle diyecek; Allah Kur'ân-ı Kerîm'de öyle emrediyor. Adaletle hareket etmeyi, Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor. Adaletle hükmedecek olan insan, bildiği konuda konuşacak, bilmediği konuda susacak; "Bilmiyorum." diyecek.
Hz. Ali Efendimiz vaaza çıktığı zaman, emîrü'l-mü'minîn olarak halkın karşısına dikildiği zaman; kendisine çok sorular sorduklarında, bazılarına "Bilmiyorum." derdi. "Bilmiyorum. derdi çünkü bilmediğini ifade etmek de bir mertliktir.
İnsan her şeyi bilmez ki; "Ben o şeyi bilmiyorum. Tahkik edeyim, tetkik edeyim, söyleyeyim veyahut bir başkasına sorun." diyebilmesi lazım.
Herkes bu babayiğitliği gösteremezse; bilmediği konuyu "Bilmiyorum." diyemezse, o zaman yalan söyler, yanlış söyler, yanlış hükmeder, yanlış hâkimlik yapar, yanlış fikir ileriye sürer ve ortalık karmakarışık olur, bozulur gider.
Bugün birçok sıkıntılarımız, bilenin bilmeyenin ileri geri, ulu orta konuşmasından çıkıyor. Bilmeyen de konuşuyor. Hatta bilmeyen daha çok konuşuyor.
Adama soruyorsun;
"Âyet bilir misin?"
Bilmez.
Hadis bilir misin?
Bilmez.
Fıkıh okumuş musun?
Okumamış.
Tefsirden haberin var mı?
Yok.
Hadislerden ne haber?
Malûmattar değil.
Arapça'dan bilgin var mı?
Yok.
Tahsilin dini bir tahsil mi?
"Değil. Ama ben çok zeki bir adamım!"
Senin bu zekânın bir kıymeti yok.
Birisi demiş ki, "İyi ki kaplanın kanadı yok!"
Kaplanın bir de kuş gibi kartal gibi kanadı olsaydı, insanlar yanmıştı. Uçardı; camdan girerdi, pencereden girerdi, insanları parçalardı.
Adam hem zeki hem de cahil. O zaman yandık. O zekâsıyla nice insanı aldatır. Bin dereden su getirir; ileri geri laflar söyler, lafı usturuplu kullanır, kelimeyi aldatacak tarzda idare eder, karşısındakine sezdirmeden insanları aldatır. Hı hı tamam, bilmem ne, hadi, öbür tarafa getirir.
Bir insan eğer içtihadın, hüküm vermenin ahkâmına, âletlerine, vasıtalarına sahip değilse, usûllere vakıf değilse; o kimsenin hüküm vermesi doğru olmaz. Ama bütün şartlara sahip, dinin usûlüne, asıl meselelerine vâkıf bir insan, bir konuda karar vermek durumunda olursa o karar verebilir. O karar verecek. Bu konuda bilgisi olmayan bu işlere burnunu sokmayacak. Cahil olan [kimse]vermeyecek.
"Efendim falanca şöyle dedi, filanca böyle dedi!"
Taşıma suyla değirmen dönmez. Kendinde fikir var mı? Kendinde bir bilgi var mı? Kendinde bilgi varsa konuş, yoksa hele bu din işi çok önemli bir şeydir. Din işi insanların itikadına taalluk eder, âhiretine taalluk eder; onun için burada bir insanın aldatılmasının zararı çok büyüktür ve aldatan insanların günahı çok fazladır.
Şu insanlara ben şaşıyorum ki evlerinde elektrik tesisatını bir cahil adama bağlattırmazlar. Çamaşır makinelerini bir cahil adama teslim etmezler. Teyplerini, radyolarını, televizyonlarını bilmeyen bir insana kurcalattırmazlar. Muhasebelerini bir muhasebe bilgisi olmayan lalettayin kimseye tutturmazlar. Ama dinlerine ait bir konu olduğu zaman hiç bilmeyen insanların fikrini dinlerler.
Olmaz!
Din bu kadar önemsiz mi? Senin dininin çamaşır makinesi kadar kıymeti yok mu? Âhiretinin senin teybin kadar, televizyonun kadar, videon kadar kıymeti yok mu? Onda titizleniyorsun, iyi ustayı bulmak için dokuz kişiye soruyorsun da âhiretine ait ince bir işi niye böyle olur olmaz herkesten dinliyorsun?
Bir de şu vardır: Bazı insan bilir; takvâsı olmadığı için, Allah korkusu olmadığı için çeşitli manevralar ve hesaplar yüzünden gerçeği söylemez. Müçtehit bir konuda bir şey söyleyecek. Bir kere konuyu mevzu olarak bilecek, mevzuya hâkim olacak. Ondan sonra da hüküm verecek olan insan takvâ ehli olacak.
Takvâ ehli olacak; herhangi bir sebepten bir tarafa meyletmeyecek. Hâkimin önüne iki insan geldiği zaman, birisi on bin liranın ucunu gösterirse, ötekisi bin liranın ucunu gösterirse; haksız da olsa "on bin lira daha fazla" diye, ona meyletmeyecek. Menfaati için âhiretini satmayacak, adaletten ayrılmayacak. Çok önemli bir şey!
Siz hepiniz hâkim değilsiniz ama şu duruma düşebilirsiniz, iki arkadaşınız arasında ihtilaf olur da onu çözümlemek durumuna düşebilirsiniz, bilmeden konuşmayın. Karıyla kocanın arasına ıslah meselesi bahis konusu olabilir; bilmeden konuşmayın. Daha başka bir mesele de olabilir.
Bu bilmeden konuşmamak, ancak bildiği konuda konuşmak size taalluk ediyor. Bir de mütehassıs olmayan insanın lafını da dinlemeyin. Bir de o var. Herkese kulak veriyorsunuz, herkes bir laf söylüyor; aklınız darmadağın dağılıp kalıyor. Umumiyetle müslümanların durumu böyle oluyor.
İslâm hakkında herkes bir laf söylüyor. Kimisi dindarlığa "gericilik" diyor, kimisi şöyle diyor, kimisi böyle diyor. İyi bilen insanın, iyi bilmesinin yanında bir de Allah korkusu olan, takvâ ehli insanın sözünü dinleyeceksiniz. Öyle olmazsa yine aldatabilir. Bu işin içinde çeşitli oyunlar olabilir.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi kimseye zulmettirmesin, kimsenin zulmüne de uğrattırmasın; işler çatallaşıp çetrefilleştiği zaman hakkı görmeyi nasip eylesin ve hakka hakikate tâbi olmayı nasip eylesin. Yanlış yollarda yürütmesin, yanlış dâvâların peşinde ömür çürüttürmesin.
22.08.1997 -
Sıla-ı Rahim, Hıyanet
