22.10.1989 - Şüphe Üzerine Delilsiz İş Yapmamak, Gıybet Üzerine

22.10.1989 - Şüphe Üzerine Delilsiz İş Yapmamak, Gıybet Üzerine
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emma ba'd.
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbu'l-lâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.
Peygamber Efendimiz şüphe üzerine bir iş yapmazdı. Zan ile şüphe ile iş yapmazdı. Kesin delil olacak, hüccet olacak, vesika olacak, burhan olacak iş, ayan beyan belli olacak. Ona göre yapardı. Biz ne yapıyoruz? Zan üzerine. Özel sohbetlerde, gittiğim ülkelerde, şehirlerde arkadaşlarımı şöyle bir inceliyorum. Mesela Ankara'dayım, arkadaşlar ziyaretime geliyor, konuşuyoruz. Bursa'ya, İnegöl'e, Balıkesir'e gidiyoruz. Arkadaşlarla konuşuyorum. Şöyle muhakemelerinin sıhhatine bakıyorum. Akılları nasıl çalışıyor? Muhakeme yürütme tarzları nasıl? Nasıl delillere dayanıp o delillerden nasıl sonuç çıkarıyorlar?
Muhterem kardeşlerim!
Bu da bir büyük kabiliyettir. İnsanın doğru düşünmesi bir kabiliyettir. Düşünmek, doğruyu bulmak bir sanattır. İki tane cümlenin okunmasından sonra ondan üçüncü sonucu çıkarmak bir sanattır. Mantık işidir, tefekkür işidir. Bakıyorum, çoğu kimse sözlerini delile dayandırmıyor. Zan üzerine, tahmin üzerinden büyük büyük sonuçlar çıkarıyorlar.
''Şu şöyle yapmıştır binaenaleyh bu adam iyi adam değildir. Şu şöyledir binaenaleyh şu adam kötüdür.''
Yahu günah, suizanda bulunmak günah; iftira etmek, gıybet etmek günah. Daha hiç bir şeyini bilmiyorsun.
''Gördün mü?'' diyorum, ''Görmedim.''
''Duydun mu?'' ''Duymadım, tahmin ediyorum.''
''O adam milyonlar kazandı.''
''Kazanabilir, haramdan kazandığına dair delilin var mı?'' Yok!
Herkes anasından zengin doğmuyor ki maydanoz satmaktan başlıyor, sonra fabrikatör olabiliyor. Çobanlıktan başlıyor, atom alimi olabiliyor. Tarladan çıkıyor, geliyor, vezir -şimdiki zamanın tabirine göre bakan- oluyor. İnsan çalışırsa bir şey elde edebilir.
Mühim olan; işin içinde haram var mı, gayrımeşru şey var mı?
Bakıyorum arkadaşlarımın çoğu gıybette. Çoğu, zanla hareket ediyor.
Peki Peygamber Efendimiz nasıl yapardı?
Efendimiz zanna itibar etmezdi. Zan üzerine, şek üzerine, tereddüt üzerine iş yapmazdı. Sağlam, pırıl pırıl bir mantık, ışıl ışıl bir projektör altında muhakeme tarzı sapasağlam bir sonuç. Çok güzel! Müslümanların böyle olması lazım. Delilsiz, mesnetsiz konuşmaması lazım.
Mekke-i Mükerreme'ye gittim. Orada baktım, onların büyük alimlerinden birisi -eskisi makamından ayrılırsa neredeyse yeni Diyanet İşleri Başkanı olacak- talebeleri topluyor. Bizim buradaki gibi hep genç talebeler, hep üniversite talebeleri. Bakıyorum sabah namazından sonra işrak vaktine kadar bir buçuk, iki saat ders yapıyorlar; ben de kenarda dinliyorum. Tane tane Arapça konuşuyor ve talebelerine soru soruyor; ''Bu hususta sen ne dersin? Delilin nedir?'' diyor. Onlar da âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle delillendiriyor.
Talebelerini yetiştirme tarzı hoşuma gitti. Delilli, mesnetli. Her şeyin bir âyete, bir hadîse dayanması lazım.
Li-yehlike men heleke an beyyinetin ve yahyâ men hayye an beyyine. ''Yaşayan, bir delil üzere yaşasın, mesnedi olsun. Ölen, bir mesnedi olsun öyle ölsün. Her işimiz Allah'ın rızasına uygun olsun, bir şer'î delile dayansın. Çoğu kimse affedersiniz işkembe-i kübrâdan palavra atıyor. Bir gazetede okudum. Okuyucu;
''Tesbihin üzerine üflemek var mı?'' diye soruyor, ötekisi de cevap yazmış. Gazetenin köşesine geçmiş, orada bir yer elde etmiş.
''Evet vardır. Peygamber Efendimiz zamanında da öyle olmuştur.'' diyor.
Peygamber Efendimiz bizim bugün kullandığımız tesbih gibi tesbih kullanmadı ki. O zaman bu işi çakıl taşlarıyla, hurma çekirdekleriyle, yahut ipe düğüm atarak yaptılar. O üflemek tesbihin üzerine değil ki be adam! Ben senin lafının neresini düzelteyim. Mesela Âyete'l-Kürsîyi okuyor. Âyete'l-kürsînin; hıfz u himayeyi, Allah'ın insanın korumasını ifade eden bir mânası var: ''Yerin göğün hıfz u himayesi Allah'a zor gelmez.'' diyor ya o da kendisine üflüyor. ''Yâ Rabbi! Sen beni de şeytanın şerrinden, nefsin şerrinden, içerdeki, dışarıdaki düşmanlardan koru.'' diye dua ediyor. Onun tesbihe üfürmekle ilgisi yok ki be adam! Bir de delil olarak; ''Peygamber Efendimiz zamanında da böyle yapılırdı.'' diye atıyor. Delil olacak!
Onun için bazı kimselerin; ''Bu hususta delilin var mı?'' demeleri hoşuma gidiyor.
Var! Hadis-i Şerifler...
Eski alimlerden birisi baskı devrinde Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini makasla kesmiş. Cırt cırt cırt kesmiş kesmiş yapıştırmış. Ahkâm âyetlerini kenara atmış, ahlâk âyetlerini bu tarafa almış. Öyle ayrım yapmaya senin hakkın var mı? Allah'ın ahkâmını dinlemeyecek, çiğneyecek. Onun için onları kesiyor, makaslıyor, dışarı atıyor. Ahlâkla ilgili hadisler, âyetler duruyor. Öyle saçma şey mi olur?
''İslâm hoşgörü dinidir!''
Kime hoşgörü? Ne zaman hoşgörü? Allah'ın haramlarına karşı hoşgörü var mı? İşi her yönlü söyle bakalım. Yarısını saklayıp yarısını söyleme. Milleti uyutmak yok! Söyleyeceksen tam söyle, her tarafını söyle! Yarısını söyle yarısını söyleme. Öyle şey olmaz! Âyetleri atla, beri tarafta hadislerle milleti uyut. Sözün yarısını söyle, öteki yarısını söyleme. O zaman bu Bektaşî'nin oyununa benzer.
Bektaşî namaz kılmıyormuş;
''Erenler, niye namaz kılmıyorsun?'' demişler diyor ki;
''Kur'ân-ı Kerîm'de Allah, namaza yaklaşma dedi de ondan.'' Diyorlar ki;
''Yahu Allah namaza yaklaşma der mi?''
''İsterseniz göstereyim.'' diyor, gösteriyor.
Lâ takrabu's-salâte.
''Namaza yaklaşmayınız.'' Tamam. Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bir cümle var ama bu kısım cümlenin tamamı değil, yarısı. Tamamı şöyle: Lâ takrabu's-salâte ve entüm sükârâ. ''Sarhoşken namaza yaklaşmayın. Ne söylediğinizi bilmez bir durumdayken, ayyaş ayyâş, ağzınızı eğe büğe, ne dediğinizin farkına olmaz bir durumda namaza yaklaşmayın.'' diyor.
Yarısını söyleyip yarısını söylememek bilimsel bir yaklaşım değildir.
''İslâm'ın ahlâkla ilgili hükümlerini uygulayalım, ötekileri kırpıştıralım.''
Olmaz! Bir müslümanın gönlü buna razı olmaz, öyle şey olmaz! Allah'ın emri emirdir, yasakları yasaktır; hepsini uygulayacağız. Kim bunun aksine hareket eder, başka türlü davranırsa çok büyük hata etmiş olur.
''Efendimiz zan üzerine hareket etmezdi, kesindi, her şeyi ayan beyan belliydi, pırıl pırıldı.'' dedik.
Ve lâ yakbelu kavle ehadin alâ ahadin.
"Bir kimsenin öteki kimsenin aleyhindeki sözünü asla kabul etmezdi.'' Yani gıybet ettirmezdi, dedikodu yaptırmazdı, aleyhte konuşturmazdı. Neden? Çünkü cemiyetler bundan mahvoluyor. Topluluklar bundan parça parça, grup grup oluyor, insanlar bundan birbirine küsüyor, düşman oluyor.
Herkese yasak! Yasaksa herkese yasak, yasaksa her zaman yasak, yasaksa her yerde yasak. Şimdi bizim cemiyetimizde ne oluyor? Okulda öğretmen çocuğun kulağını büküyor; ''Sakın ha, yalan söyleme!'' Günah işlemekte, yalan söylemekte, iftira atmakta dokunulmazdır.
Böyle saçma şey mi olur? Belki olur. Belki Batı'da da böyledir. Hah gel bakalım. Batıda böyle değil!
Peygamber Efendimiz prensibi burada koyuyor. İslâm'ın güzel tarafı, öteki nizamlara hiç benzemeyen tarafı budur muhterem kardeşlerim. İslâm samimidir ve bütündür. Hiçbir parçasını ayırmaz.
İçki yasak mı?
Yasak! Tamam içki yasaksa her yerde yasak, herkese yasak. Taşımak bile yasak, içkiyi taşıyamaz.
''Hocam muhtacım, hamalın biriyim, gecekonduda oturuyorum. Ben ne yapayım şimdi? Şu bira şişelerini kamyona taşıyamayacak mıyım?''
Taşıyamayacaksın, taşıyamazsın, öyle bir yardım bile yapamazsın. Yaptırmıyor İslâm. Dedikodunun da aleyhinde ol! Hiç kimseyi konuşturma. Peygamber Efendimiz; ''Bir yerde birisi aleyhine dedikodu olursa dedikodu yapanı sustur. Dedikodusu yapılan, orada olmayan kimsenin yardımcısı ol, müdafaasını yap ve orada durma, kalk git. Çünkü orada hayır, bereket kalmadı.'' diyor.
İslam, her şeyi böyle yapıyor. Yasaksa yasak, güzelse güzel, iyiyse iyi. Yapacaksak yapalım, yapmayacaksak hiçbir yerde yapmayalım. Bu iş bu kadar basit. İftira da yine öyle. İslâm'ın güzelliği burada. Beşerî sistemlerin tutarsızlığı burada. Beşerî sistemler insanı yarı yolda bırakıyor. Denizin ortasına kadar kayıkla getiriyor ama keşke sahilde atsaydı. Adam iki kulaçta kenara çıkabilirdi. Denizin ortasına, kurtulamayacağı yere kadar getiriyor getiriyor ondan sonra denize atıyor. Öyle şey mi olur? Uçağa bindiriyor; yukarılara çıkarıyor çıkarıyor, oradan aşağı atıyor. Bindirmeseydi bir şey olmayacaktı; bindirip ondan sonra atıyor, böyle saçma şey olmaz! Bir şey güzelse güzeldir çirkinse çirkindi. Söyle bakalım içki güzel mi çirkin mi? Güzel değil, sıhhate zararlı. İnsan alkolik oldu mu şöyle olur, böyle olur. Tamam o zaman bu içkiyi içmeyeceksin, içirtmeyeceksin, imal ettirmeyeceksin, taşımayacaksın.
Allah-u Teâlâ Hazretleri, bizim her işimizi Efendimiz'e uydurmayı bize kolay eylesin, nasip eylesin. Sünneti seniyyeyi ihya edip şehit sevapları kazanmayı nasip eylesin.
Fatiha-i Şerife meal besmele.
15.03.1992 -
Faydalı Bir Kul
15.02.1995 -
Mümin Kişi Yanına
