22.12.1995 - Rabb Kelimesinin Anlamları, Biz Rabbimizden Razıyız

22.12.1995 - Rabb Kelimesinin Anlamları, Biz Rabbimizden Razıyız
Azîz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Allah-u Teâlâ Hazretleri, sizleri dünya ve âhiret saadetine nâil eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri, Ahmed ibni Hanbel radıyallahu anh'ın rivayet etmiş olduğu bir hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;
Selâsetün men kâlehünne dehale'l-cennete men radiye billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi- Muhammedin resûlen ve'r-râbiatü lehâ mine'l-fadli kemâ beyne'ssemâi ve'l-ardi ve hiye'l-cihâdü fî sebîlillâhi azze ve celle.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Mübarek metnini okumuş olduğumuz bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş oluyor ki;
"Üç söz vardır ki..." Men kâlehünne. "Bu sözleri kim söylerse." Dehale'l-cennete. "Cennete girer."
Demek ki bu hadis-i şerifi okuyup izah etmekle bizim cennete girmemize sebep olacak üç tane güzel sözü size nakledeceğim. Cennete girmenize vesile olur inşaallah. Allah hepinizi cennetine dâhil eylesin, cemaliyle müşerref eylesin.
Men radiye bi'llâhi rabben. "Kim Allah'a rab olarak razı olursa." Ve bi'l-İslâmi dînen. "Ve İslâm'a din olarak hoşnut ve razı olursa." Ve bi-Muhammedin resûlen. "Muhammed'e de Allah elçisi olarak razı olursa... Bunları ifade ederse, söylerse cennete girer."
Bu sözleri zaten, ezân-ı Muhammediyye okunduğu zaman elimizi açıp ezan duası okuyoruz. Diyoruz ki;
Allahümme Rabbe hâzihi'dda'veti'ttâmmeti. "Ey şu tam, mükemmel davetin sahibi olan, bu daveti emreden, bu daveti dinimizin bir esası kılan, bu davetin sahibi olan Mevlam!" Ve'ssalâtü'l-kâimeti. "-Davete biz icabet edersek camiye gideceğiz, orada cemaatle namazımızı kılacağız- İkame edilecek, güzel güzel kılınacak o namazın sahibi olan Allahım!" Âti Muhammedeni'l-vesîlete. "Muhammedi'l-Mustafâ'na, o Habîb-i Edîb'in, sevgili kulun, elçin Muhammed'e vesileyi ver. " Ve'l-fazîlete. "Fazilet ver." Ve'dderecete'rrefîate. "Yüce derece ver." Veb'ashü makâmen mahmûden. "Ona makâm-ı Mahmud'u ki." Ellezî veadtehû. "Sen ona vaat eylemişsin, başka hiçbir kula nasip olmayacak en yüksek mertebe cennetteki, o makâm-ı Mahmûd'a ulaştır yâ Rabbi!" diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz için ezanı duyduğumuz zaman dua ediyoruz.
Ezanı duyarken her sözünü tekrar ediyoruz. Müezzin Allahu Ekber dedikçe Allahu Ekber diyoruz. Diğer sözleri tekrarladıkça biz de tekrarlıyoruz. Hayye ale'ssalâh, "Namaza gelin!" dedikçe lâ havle velâ kuvvete illâ billah diyoruz. Allah'tır gücün, kuvvetin sahibi; insana ibadet etme imkânını nasip eden, veren, lütfeden O'dur.
Biz camiye gidiyoruz ama ne sebeple gidiyoruz?
Allah nasip ediyor da ondan gidiyoruz.
Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda ibadet ediyoruz. "Bu namazın sahibi de sensin yâ Rabbi." Ve'ssalâtü'l-kâimeti. "Muhammed-i Mustafâ'ya o makâm-ı Mahmud'u ver." diye dua ediyoruz.
Sonra da Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh Efendimiz, bu hadîs-i şerîfteki sözleri de arkasından eklermiş. Burada da Ahmed ibni'l Hanbel, Hanbelî mezhebinin imamı olan mübarek büyüğümüz, müçtehidlerimizden birisi. O da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den bunu hadis olarak rivayet etmiş.
Demek ki Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz de bunu hadîs-i şerîf olarak bildiğinden ve bu namazın anlamını, bu namaz için okunan ezanın derinliğini, o davetin yüceliğini bildiği için arkasından bu sözleri söylüyor.
Bu sözler nedir?
Tekrar o hadîs-i şerîfteki sözlere gelelim.
Kim bu üç sözü söylerse cennete girer. Bu sözleri söylemek lazım. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz de söylüyormuş. Aşere-i Mübeşşere'den olduğunu biliyoruz. Hayatında iken daha, ölmeden cennetlik olduğu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından kendisine müjdelenmiş olan büyüğümüz; Ebû Bekr-i Sıddîk. Tabi hadîs-i şerîfleri bildiği için duayı da yerinde öyle güzel yapıyor. Biz de bunu her namaz için, ezan okundukça arkasından okuyalım. Çünkü bu sözler, söyleyen için sebeb-i duhûl-i cennet, cennete girme sebebi olacak.
Men radiye billâhi rabben. "Kim Allah'a Rab olarak razı olursa."
Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk radiytü billâhi rabben dermiş. Burada "Kim Allah'a Rab olarak razı olursa" ifadesi var. Razı olursa. Orada "Ben razı oldum yâ Rabbi." diye söylermiş. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz kendisine adapte etmiş oluyor bu hadîs-i şerîfteki güzel cümleleri kendi imanının ifadesi olarak söylemiş oluyor.
Radiytü billâhi. "Yâ Rabbi Rab olarak sana razıyım, razı oldum ben de..."
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in dediği gibi. Çünkü "Razı olan cennete girer." diye Efendimiz o yolu açmış, o yolu göstermiş: "Şu muhteşemliğe bakın, şu nimetlere bakın, O'nun Rabliğini anlayın ve bunun bir nimet olduğunu bilin ve razı olun." diye işaret ettiğinden, evet biz de işareti alıyoruz.
"Allah sana salât ü selâm eylesin yâ Resûlallah, ne güzel işaret buyurmuşsun!"
Evet, âlemlerin Rabbi'nin rububiyetini her varlıkta, her olayda, her anda müşahede ediyoruz tabi razıyız.
Radiytü billâhi rabben.
Cân-ı gönülden, aşk ile, şevk ile razıyız. Hayranlıkla, sermest olarak razıyız.
Ve bi'l-İslâmi dînen.
"Din olarak da İslâm'a razı olan cennete girer."
Dünyayı biliyoruz, Allah'a hamd ü senâlar olsun. Allah tahsiller nasip etti, akıl verdi, fikir verdi, muhakeme kabiliyeti verdi, inceleme imkânı verdi, ilmin aletlerini, vasıtalarını ihsan eyledi. Evler dolusu kitaplarımız var, kütüphanelerimiz var, yazılmış milyonlarca sayfa eserler var. Çoğunu okuduk. Ömrümüz okumakla geçiyor. Herkes az çok bir şeyler okuyor, görüyoruz. İşte dünya, işte insanlar, işte kültürler, işte milletler, işte milletlerin sahip olduğu inançlar, işte İslâm... İslâm öyle bir muhteşem yükselişle yükseliyor ki bu kültürlerin arasında, o kadar güzel ki insan bakmaya doyamaz. Mum gibi hayranlığından mest olur, erir. İslâm, ne kadar güzel din! Ne kadar pırıl pırıl, sapasağlam, pür nur, hiçbir şeyi değişmemiş din, İslâm dini... Allahu Teâlâ hazretleri bizi ne güzel bir dine mensup eylemiş.
Bunun aksini düşünelim. Bir nimetin kıymeti, olmadığı zaman anlaşılır sevgili kardeşlerim. Şimdi İslâm olmasa veya İslâm'ın olmadığı bazı yerleri düşünelim.
Eskimolar'ı düşünelim. Buzlar arasında buzdan kulübe yapıp yaşayan, derileri giyinmiş olan, yuvarlak yüzlü insanlar. Kendilerine mahsus inançları var. Beyaz ayı kutsalmış, onların totemiymiş, tanrısıymış, putuymuş.
Sübhânallah, sübhânallah, sübhânallah...
Ayıya mı tapacak insanoğlu? Yani insanoğlu eşref-i mahlûkat iken ayıya mı tapacak?
Geliyoruz Hindistan'a... Hindistan'da insanlar öküzleri kutsallaştırmışlar, gözlerinde büyütmüşler. Bir yaratık ama zavallı bir yaratık, bizim emrimizde bir yaratık. Biz onu kullanıyoruz; çift sürüyoruz, kesiyoruz, Kayseri'deki kardeşlerimiz pastırma yapıyorlar, dilim dilim kesip yiyoruz veyahut kasaplarda satılıyor, "Sığır eti mi istersiniz? Yağsız tarafından mı istersiniz, köftelik mi istersiniz?" diyorlar, yiyoruz bu zavallıları. Zaten sürat-i intikalleri çok zayıf. Başını yavaş yavaş sağa çevirir, sola çevirir, konuşamaz. Sadece bir tek ses çıkartması var. Bunun neresine tapıyorsunuz ey Allah'ın şaşkın kulları?!
Bu yeryüzünde Allah'ın birçok öküze benzeyen yaratığı var. Deve var. Devede pek çok hikmetler var. Bakın deve çöllerde günlerce aç susuz durabiliyor. Çünkü sırtında deposu var. Ne kadar hikmetli... Ayakları öteki hayvanlar gibi değil, gayet geniş, sanki ayaklarına minder sarılmış gibi. At gibi değil! Geniş ayakları var, kuma bastığı zaman batmayacak gibi... Ne kadar hikmetli yaratılmış... Uzun bacaklı... Çünkü kumlara batmasın diye... Her şeyinde hikmet var. O da güzel bir mahlûk.
Öküz de Allah'ın bir mahlûku, kuzu da mahlûku. Öküzü ötekisinden ayırıp da ona tapınmanın anlamsızlığını, lüzumsuzluğunu, saçmalığını beyan etmek için söylüyorum.
Bakıyoruz ki zavallı Hintliler, Allah gözlerini açsın, akıllarını kullanmak nasip etsin de İslâm'a gelsin diyoruz. Zavallı Eskimolar gözlerini açsınlar, öğrensinler, biraz dünyayı tanısınlar, bizim gibi başka kültürleri de okusunlarda İslâm'la müşerref olsunlar diye temenni ediyoruz.
Geliyoruz dünyanın medenî denilen milletlerine; Amerikalılar'a, Avrupalılar'a, bunlar da bir başka zavallı... Bunlar da puta tapıyorlar. Bunlar da Allah'ın bir mübarek peygamberini beğenmişler, yüceltmişler, "Bu Tanrı'dır."
Canım o da öteki insanlar gibi. Niye ötekilerden onu ayırıp da ona ayrı bir paye veriyorsun?
İslâm ne güzel söylüyor. "O da Allah'ın peygamberlerinden bir mübarek peygamber." Onu da çok seviyoruz. Sevgimiz sonsuz, hürmetimiz sonsuz. İsa aleyhisselam... Arkadaşlarımıza, çevremize baktığımız zaman sevdiğimiz, davranışımızdan belli. İsa adında arkadaşlarımız var. Çünkü Hz. İsa'yı seviyoruz ama sevmek başka... "Sen Tanrısın!" diye geç karşısına tap. Olmaz öyle şey! Hz. İsa razı gelmez. Meselâ, Peygamber Efendimiz kendisi hakkında bazı çok aşırı hürmet gösterenlere engel oluyordu. Hududu bilmek, çizgiyi bilmek lazım. O da yanlış.
Japonlar, çok alet edevât yapıyor. Japon harikası, çalışkanlıkları güzel... Güneşe tapıyorlar. Bir de hükümdarlarına "Allah'ın oğlu" diye itikat ediyorlar.
Olmaz! Orada da yanlış.
Yâ Rabbi doğru inanç nerede?
Doğru inanç İslâm'da. Ben İslâm'a din olarak razı oldum. İşte bak, dönüp dolaşıp bütün dünyayı hayalimizde bir kültür turu yapıp incelediğimiz zaman en güzel inancın İslâm olduğunu görüyoruz, "En güzel nizam İslâm'dır." diyoruz. Tabi razıyız, tabi memnunuz. Ne mutlu bize, yâ Rabbi sana hamd ü senâlar olsun ki bizi müslüman eyledin. Ne mutlu böyle İslâm dinine mensup olarak doğmak...
Ama ne yazık ki muhterem kardeşlerim, müslüman bir ülkede müslüman doğup da İslâm'ın kadrini, kıymetini bilmemek, ibadetlerini yapmamak, Allah'ın yolunda gitmemek, Allah'ın ahkâmına uymamak... Hatta maalesef, yabancı kültürleri okudukça, gidip Lenin'i beğenmek, gidip Avrupalılar'ı, Amerikalılar'ı, filanca filozofu, falanca artisti beğenmek... Onlar birbirlerini, kendilerini süslemesini bilirler. Ehl-i dünya, süslemeleri kof bir süsleme.. Yaldızın altı berbat, iç taraflarında bir şey yok. Kimisi filozofları beğenir, kimisi sosyalist filozofları beğenir, kimisi klasik filozofları beğenir, Eflatun'un hayranı, Aristo'nun kurbanı... Ne oluyor yani? Hiçbir şey yok. Belki birazcık bir şey var ama beşer nihayet.
Ama İslâm?
İslâm çağlar üstü, kıyamete kadar devam edecek olan bir din! Elhamdülillah, İslâm'a da din olarak razıyız. Buradan da kazandık, elhamdülillah buradan da cennetin yolu görünüyor.
Rabbimiz'in rububiyetine hayranlığımızdan, aşkımızdan, şevkimizden Allahu Teâlâ hazretlerinin Rab'liğinden hoşnuduz, razıyız, nimetlerine müteşekkiriz, din olarak da İslâm'a razıyız.
Ve bi-Muhammedin resûlen.
"Ve Muhammed'e de Allah'ın elçisi olarak razıyız."
Ne mutlu bize ki Allah bizi, en sevdiği kulu, eşrefü'l-vera -vera insanlar demek- insanların en şereflisi, ekremü'r-rüsul elçilerin, resûllerin, peygamberlerin en soylusu, en asili olan ve Habibullah olan, Rahmetullah olan, Sâdullah olan, Allah'ın uğuru, bereketi olan, nimeti olan, rahmeti olan, âhir zaman peygamberi Muhammed-i Mustafâ'ya bizi ümmet etmiş; razıyız, çoktan razıyız.
Öbür peygamberler?
Onları da seviyoruz ama onların sözleri, hayatları hakkında bilgiler çok az. Yarım sayfa, bir sayfa bilgi bulsak, onu da yine -mukaddes kitaplardan biraz buluyoruz ama- Kur'an'dan buluyoruz. Ama Peygamber-i Zîşan'ımızın hayatı sahne sahne, sayfa sayfa, gün gün, saat saat tespit edilmiş, her şeyi ortada. Bize tam billur gibi berrak bir numune-i imtisal. Hayat işte böyle olur, yaşamak böyle olur, hizmet böyle olur, ibadet böyle olur. İnsanları sevmek böyle olur. Güzel ahlâk böyle olur. Her şeyi görüyoruz. Öyle bir peygambere Allah bizi ümmet eylemiş ki her türlü bilgi sünnet-i seniyesinde, sîret-i seniyesinde, hadîs-i şerîflerinde mevcut. Razıyız Muhammed-i Mustafâ'sına, elçi olarak razıyız. Yâ Rabbi sana şükürler olsun ki o sevgili kulun Muhammed-i Mustafâ'nı bize elçi göndenmişsin. Sana şükürler olsun ki bizi ona ümmet eylemişsin. Ne mutlu, ne güzel bir durum, ne kadar iyi...
Biz Peygamber Efendimiz'in çok az imkanlar ile çok cahil -cahiliye devri yaşayan- bir kavme, çok zor hayat şartları altında, çok büyük müşkülâtla İslâm'ı getirip ne güzel şeyler öğrettiğini ve İslâm'ı cihana nasıl yaydığını ve insanları nasıl terbiye ettiğini, nasıl gönül ehli; ârif, kâmil, zarif, alim, edip, fâzıl insanlar haline getirdiğini, bedevîleri nasıl medenî ettiğini görüyoruz. Çok büyük, muhteşem bir başarı. Onun için tabi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e de razıyız.
Ahmed b. Hanbel radıyallahu anh'ın rivayet ettiği bu güzel hadîs-i şerifi tamamlayayım.
Niçin güzel?
Hadîs-i şerîflerin hepsi güzel ama, bu bize cennete girmeyi öğretti. Allah'ın rab olduğuna razı olursa bir insan ve bunu söylerse, İslâm'ın kendi dini olduğuna razı olursa, müslüman olduğuna razı olursa ve bunu diliyle ifade ederse ve Muhammed'in O'nun peygamberi olduğuna razı olur, Allah'ın elçisi olduğuna memnun olur, razı olur ve onun nimet olduğunu bilir ve bunu diliyle ifade ederse cennete girecek. Cenneti bize gösterdiği için çok mutluyuz.
Gelelim hadîs-i şerîfin son cümlelerine:
Ve'rrâbiatü lehâ mine'l-fadli kemâ beyne'ssemâi ve'l-ardi.
"Bu üç şeyin arkasında bir dördüncü şey vardır ki; bunun faziletçe kıymeti, gökle yerin arasındaki boşluğu dolduracak kadar çoktur, çok faziletlidir."
O da nedir?
Fe-hiye'l-cihâdü fî sebîlillâhi azze ve celle.
"Aziz ve celil olan Allah'ın yolunda fî sebîlillah cihat etmektir."
Müslüman ne yapacak?
Allah'ın Rab olduğunu bilecek, dinin hak olduğunu ve güzel olduğunu bilecek, severek, İslâm'ı din olarak kabul edecek, razı olacak. Peygamber Efendimiz'i peygamber olarak kabul edecek. Bunların dördüncüsü de, Peygamber Efendimiz'in eklediği, çok faziletli bir şey olarak bildirdiği; fî sebîlillah cihat etmek.
Her zaman, her konuşmamda fırsat düştükçe söylüyorum. Cihat, mücadele etmeye derler. Bu maddî de olur mânevî de olur. İnsanın kendi nefsi de düşmandır, şeytanı da düşmandır, nefsiyle mücadele etmesi de cihattır, cihâd-ı ekberdir. Şeytanın iğvaatına karşı çıkması, vesveselerine durması, direnmesi, karşılık vermesi, o da cihattır. Çok geniş bir kelime.
Allah bizi kendi dini için cehd eden, gayret sarf eden, uğraşan, didinen, çalışan, hayır erbabından, çalışkan müslümanlardan eylesin; cennetiyle, cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü azîz ve sevgili Akra dinleyicilerim.
15.03.1992 -
İnsanın Küçük Kıyameti
15.03.1992 -
Faydalı Bir Kul
