15.03.1997 - Asıl Sevgi Aşk-ı İlahidir

15.03.1997 - Asıl Sevgi Aşk-ı İlahidir
Bismillahirrahmânirrahîm.
Üzerimize saçtığı sonsuz nimetlerinden dolayı Rabbimiz'e tâkatimizce hadsiz hesapsız hamd u senâlar olsun. O'nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği habîb-i edîbi, serverimiz, önderimiz Muhammed-i Mustafâ'sına içten, candan salât u selâmlar olsun.
Bugün en yaygın, en mühim, en tatlı duygulardan biri olan sevgi konusunda konuşmak üzere bulunuyoruz.
Asıl sevgi aşk-ı ilahidir, muhabbetullahtır. Ama bunu herkes idrak edemez. Asıl sevilenin Allah olduğunu anlamak için insanın kırk fırından fazla ekmek yemesi lazım! Öyle herkes bu işi anlayamaz, söylesen de anlayamaz. Çünkü bu bir olgunluk seviyesi meselesidir, kolay değil. Bunu biraz izah edeyim:
Allâhu lâ ilâhe illâ hû, lehü'l-esmâü'l-hüsnâ. "En güzel vasıflar Allah'ındır."
Biz bir insanı, bir şeyi neden seviyoruz? Vasfı güzel olduğundan sevmiyor muyuz?
Vasıfların en güzelleri Allah'ta. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki, idraki olan hemen anlar ki en çok sevilmesi gereken Allah'tır. Çünkü her şeyin en güzeli Allah'ta, her şeyin en güzelinin sahibi Allah'tır.
Onun için eskiler, aşkı ikiye ayırmışlar:
Birisi aşk-ı hakîkî birisi aşk-ı mecâzî.
Aşk-ı hakîkî aşkullahtır, muhabbetullahtır, hakikisi budur. Gerisi fânî olan aşklar. Bazen insan âşık oluyor da sonra pişman bile oluyor, sonra düşman bile oluyor. Sonra mahkemeye bile gidiyorlar, ayrılıyorlar.
Aşk-ı hakîkî, aşk-ı ilâhîdir. Çünkü en güzel isimler Allah'ındır, en güzel vasıflara O sahiptir, en güzel olan O'dur. Tabi, biz O'nu idrak edemeyiz.
Leyse ke-mislihî şey'ün. O'nun gibi bir şey yoktur ki benzetelim! Gül gibi desek, baklava gibi desek, kaymak gibi desek -bunları insanları anlatmak için- kullanıyoruz. Kız yüzün kaymak gibi. Halk şairi öyle demiş. Türküsü var, yağa kaymağa benzetmiş.
"Ağzından yağ bal akıyor."
Sözünü yağa bala benzetmiş. Bu benzetme Allah'ta sökmez.
Çünkü; leyse ke-mislihî şey'ün.
O'nun gibisi yok ki, O'na benzer bir şey yok ki benzetilsin.
Felâ tadribû li'l-lâhi'l-emsâl.
"Kalkıp da Allah için benzetmeler yapmaya cüret etmeyin!" buyuruluyor.
Ama nereden anlarız?
Zât-ı Bârisini idrak etmek beşer için mümkün değilse de esmâsından, ef'âlinden anlarız. İşlerinden hikmetlerinden anlarız, mahlukâtından, tecelliyâtından anlarız. İşte bunlarla o güzelliği idrak etmek imkânı olur.
Her türlü güzelliği ve bütün güzelleri de yaratan O olduğu için, aslında bir güzelliği sevdiğimiz zaman O'nu seviyoruz. Bu sevgi O'na gidiyor çünkü onu yaratan O. Her türlü takdir O'na râcîdir, her şükür O'na gider, her türlü medh ü senâ O'na varır. O'nun hakkıdır çünkü her şey O'nundur. Yeri, göğü, ins ü, cinni yaratan, ağaçları yapraklarla donatan, çimenleri çiçeklerle bezeyen; topraktan nebatı, arıdan balı, koyundan sütü çıkaran O. Her şey O'nun.
O'nun için neyi seviyorsak aslında Allah'ın bir işini seviyoruz. Bir mahlukunu, bir yaratışını, bir hikmetini seviyoruz. Bütün sevgilerin toplamı hepsi O'na gider.
Sübhâne rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhâb. Onun için Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Lâ uhsî senâen aleyke.
"Yâ Rabbi! Ben seni medh ü senâ etmekle tüketemem, sayıp dökemem!" Keyfe ve külli senâin ye'ûdü ileyke. "Her medh ü senâ sana gider, her hak sana gider."
Gülü methettiğimiz zaman, o güzelliği Allah yaratmıştır. Bir topraktan kaç çeşit renk, kaç çeşit tat. Dünyada bu gördüğümüz güzellikleri yaratmıştır. Ahirette de gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin hatırına hayaline sığmayacak çok daha muhteşem güzellikler var. Üstelik Allahu Teâlâ hazretlerinden davet var, hepimizi cennete çağırıyor.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve'l-lâhu yed'û ilâ dâri's-selâm. Ve yehdî men yeşâu ilâ sırâdın müstekîm"
Allahu Teâlâ hazretleri, dârüs-selâm olan cennete hepinizi davet ediyor, çağırıyor. Hepinizi çağırıyor, eksik yok.
Vaadi haktır, vaadinden hulfü yoktur.
Allah hepimize nasip eylesin.
Bunlar söz olarak böyledir de, sözün hakikatini idrak etmek, ondan duygulanmak, onu almak herkese nasip olmuyor. Herkes o aşkullaha, o muhabbetullaha erişemiyor.
Yunus erişmiş, Mevlânâ erişmiş, Eşrefoğlu Rûmî erişmiş; şiirlerinden belli. Eşrefoğlu Rûmî'ye bayılıyorum.
Ey Allahım! Beni senden ayırma.
Beni senin cemâlinden ayırma.
Balığın cânı su içre diridir.
İlâhî! Balığı gölden ayırma.
Seni sevmek benim dinim, imânım.
İlâhî! Din ü îmândan ayırma.
Eşrefoğlu senin kemter kulundur.
İlâhî! Kulunu senden ayırma.
Sevgiye bak! Sevgi kelimelerden fışkırıyor!
Yunus da öyle:
Eğer beni öldüreler.
Külüm göğe savuralar.
Toprağım anda çağıra.
Bana seni gerek seni.
Yaksalar, kül etseler, havaya savursalar, tozları darmadağın olsa; tozlarının zerresi "Yâ Rabbi! Ben seni isterim!" diyecekmiş.
Yunus öldü deyu salâ verilür.
Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.
Söze bak!
Es-salâtü ve's-selâmü aleyke yâ Resûlallâh! Es-salâtü ve's-selâmü aleyke yâ Habîballâh!
"Ey cemâat-i müslimîn! Malumunuz olsun. Hani Yunus Emre diye birisi vardı ya. İnnâ li'l-lahi ve innâ ileyhi râciûn." işte O öldü." Yunus öldü diye sala verilir.
"Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez." söze bak!
Hayvan Arapça'da iki mânaya gelir.
Ve inne'd-dâre'l-âhirete le-hiye'l-hayavân.
Bİr manası hayat demek.
Ölen hayat imiş; "maddî hayat ölüyor, bedenin hayatı ölüyor" demek. Ama Yunus şair olduğundan, edip olduğundan işi nükteli söylüyor. "Hayvansa ölür, insansa ölmez!" demek istiyor, onu da hissettiriyor." Âşıksa, Allah'ı seviyorsa ölmez!" diyor.
Ölmüş mü Yunus?
Gönlümüzde! Nâmı yaşıyor, kendi yaşıyor. Zaten ruh ölmüyor ama onu herkes anlayamıyor. Neden herkes anlayamıyor? Allah; layık olmadığından herkese nasip etmiyor.
Şemmetün min ma'rifetullâhi hayrün mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ.
"Allah bilgisi hakkında insanın birazcık bir feraseti, birazcık irfanı, iz'anı, birazcık bir sezgisi, duygusu, bir koklam mârifetullah, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha hayırlıdır."
Muhabbetullah, mârifetullahtan doğar. Allah'ı bilince, insan O'nu sever. "Sen ne güzelsin yâ Rabbi!" der. O zaman anlar, anladığı zaman sever.
Bak seven birisinin bir şiirini okuyayım:
Ey lütfu çok, kahrı güzel.
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
Gelse celâlinden cefâ,
Yâhut cemâlinden vefâ,
İkisi de câna safâ,
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
"Yâ Rabbi! Senin celâl tecellînden bana cefâ gelse, cevr ü cefâya uğrasam veyahut da senin cemâlullah tecellînden safalı, hoş, neşeli bir şey gelse;"
Hoştur bana senden gelen.
Ya gonca gül yâhut diken.
Ya hıl'at ü yâhut kefen.
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
Sevince bak nasıl seviyor. Çünkü insan Allah'ı sevdi mi her şeyiyle seviyor da âşık oluyor. Allah bu duyguyu herkese vermiyor. Ancak yüksek kullara, kâmil kullara veriyor. İnsan kemâlde yükselince bu duyguyu kavrayıp yakalayıp o duygunun içine dalıyor.
Tabi, buna ermenin şartı var. Buna ermenin yolu Allah'a itaat.
Allah'a isyan ederken Allah seni sever mi? İsyan edeceksin, yumruk sallayacaksın, dil çıkaracaksın, karşı geleceksin; sever mi Allah? Sevmez!
İtaat şart. Başta iman edecek. İman etmezse olmaz.
Şimdi Almanlar toplanıyor, felsefeciler toplanıyor. Muhtelif ülkelerden adamları çağırıyorlar, yıllık toplantı yapıyorlar. "Belki onlar haklıdır." diye budist çağırıyorlar, Hintliler'den, Gurular'dan çeşitli inançlardan kişileri çağırıyorlar, transandantal meditasyon yapıyorlar.
Hiçbir şey olmaz. Çünkü bu sevginin şartı iman! İman olmayınca, Allah vermez. Ne mârifetullahı verir, ne muhabbetullahı verir. Hepsi sahte, hepsi hayal, hepsi oyun, hepsi oyalanma!
Sonra edepten verir. İman, itaat, edep. Edepsiz olursa; edepsiz olana da vermez. Biz edepsiz çocuğu sevmiyoruz ya, Allah da edepsiz kulu sevmez.
Edeb bir tâc imiş nûr-ı Hudâ'dan.
Giy ol tâcı emîn ol her belâdan.
İlim en geridedir, illâ edeb illâ edeb!
[Mehmed Zahid] Hocamız'ın başucunda böyle bir levha vardı, ziyaret etmiş olanlar bilirler.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ittibâ şartına bağlıdır. Resûlullah'a uyacak.
Kul in küntüm tuhibbûna'l-lâhe fettebiûnî yuhbibkümü'l-lâh.
"Allah'ın sevmesi, sevgisini vermesi için Resûlullah'a ittibâ şartı, sünnete uymak şartı vardır, Resûlullah'ın yolundan yürümek şartı vardır. Resûlullah'ın yolunda gidemeyen, yolunda yürüyemeyen evliyâ olamaz.
Onun için büyük hocalar, mürşid-i kâmiller, şeyhler müritlerini Resûlullah'ın sünnetine uydurmaya çalışırlar, Allah'a erdirmek için onu öğretirler. Çünkü "Allah sünnete uyanları sever." diye âyet-i kerîme var. "Ey ihvanım Sünnete uyun." derler. Sünnete uymazsa bir şeye ulaşamayacağını anlatırlar.
Sünnetin zıddına bid'at denir. Allah, bid'at ehlinin hiçbir şeyini kabul etmez. Değil öyle mârifet, muhabbet vermek; hiçbir şeyini kabul etmez.
Bu hususta bir hadîs-i şerîf okuyacağım, Huzeyfetü'bnü'l-Yemân'dan rivayet edilmiş:
Lâ yakbelu'l-lâhu li-sâhibi bid'atin salâten ve-lâ savmen ve-lâ sadakaten ve-lâ haccen ve-lâ umreten ve-lâ cihâden ve-lâ sarfen ve-lâ adlâ.
Allah bid'at sahibinin nelerini kabul etmezmiş?
Namazını kabul etmezmiş. Adam namaz kılmıştı, bid'at sahibi olduğundan havaya gitti. Orucunu da kabul etmezmiş; Ramazan'daki emekleri boşa gitti. Sadakasını da kabul etmezmiş; zekât ve sadakası da havaya gitti. Haccını da, umresini de kabul etmezmiş; Hicaz'a boşuna geldi gitti. Cihadını da kabul etmezmiş; o da gitti. Farzını, nafilesini, hiçbir şeyini kabul etmezmiş.
Yahrucü mine'l-İslâmi kemâ yahrucü'ş-şa'retü mine'l-acîn.
"Bid'at ehli insanlar İslâm'dan çıkarlar; kılın hamurun içinden kolayca sıyrılıp çıktığı gibi sıyrılıp giderler."
Onun için bir müslümanın ne yapması lazım?
Peygamber Efendimiz'in sünnetine uygun yaşaması lazım! Bid'at çıkarmaması, bid'atte yaşamaması, bid'at yoluna sapmaması lazım muhterem kardeşlerim.
Allah-u Teâlâ Hazretleri dualarımızı lütfu ve keremiyle, ismi âzâmın -esmâ-i hüsnasının- hürmetine, habibi edîbi hürmetine kabul eylesin. Bizi sevdiği kul eylesin. Huzuruna sevdiği kul olarak varmaya muvaffak eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber-i zişanımıza Firdevs-i Âlâ'da komşu eylesin.
Bi hürmeti esrâri's-sûreti'l Fatiha.
23.04.1993 -
Tefsir, Saf Suresi
23.01.1988 -
Namazın Önemi
