İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

23.11.1995 - Allahın Sevdiği Kul Olmak, Tasavvuf, Nefsin Islahı

23.11.1995 - Allahın Sevdiği Kul Olmak, Tasavvuf, Nefsin Islahı
Günün Sohbeti

23.11.1995 - Allahın Sevdiği Kul Olmak, Tasavvuf, Nefsin Islahı

16.08.2023
13 dk 58 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillahi rabbi'l-âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi ihsânin ilâ yevmi'd-din.

Biz; Allah'ın rızasını kazanmak, sevgisini kazanmak gayesini taşımamız lazı! Esasları ortaya koyuyoruz. Esas bu! Yani Allah'ın sevdiği kul olmak, o hâle gelmek işte bu tasavvuftur. Bu gayeyi elde etmek için yapılan çalışmalar, tasavvufî çalışmalar.

Tasavvufta iki şey var. Bir; insanın Allah'a itaat etmesini engelleyen nefsini islah etmek.

Biz neden Allah'a itaat etmiyoruz?

Nefsimize uyuyoruz da ondan. Sabah namazına kalkamıyoruz, uyku tatlı geliyor. Eee ne olacak feda ediver uykunu. Nefsini yenemiyor. Nefsi uyku istiyor, nefsini yenemiyor. Dallardan kırmızı elmalar sarkıyor, almaması lâzım veya turuncu renkli portakallar, mandalinalar sarkıyor, almaması lâzım! Ama etrafta kimse yok, çit de yok, duvar da yok; çok da güzel, yeşil yaprakların arasında.

Alsın mı almasın mı?

Nefsi diyor ki; al, canım istiyor diyor.

Uzanıp aldığı zaman ne oluyor?

Nefsi ona haram olan bir şeyi yaptırmış oluyor. Veya sabahleyin namaza kalkmadığı zaman, nefsi ona rahatı için Allah'ın bir emrini yapmamayı göstermiş oluyor. Bütün şeyler böyle.

Bizim Allah'a itaat etmemiz lâzım, hidayeti elde edelim, cenneti elde edelim diye. Bunu engelleyen en büyük düşman bizim içimizde. Bizim kendi içimizde, şurada işte... Açsak da görsek, görülebilen bir şey olsa da görsek. Ama elektrik gibi görünmeyen bir şey. Bunun içinde elektrik var ama açsan da göremezsin. İşte nefsimiz bize bu itaatsizliği yaptırıyor. İtaatsizliği yaptırınca da, fâsık, zalim olunca da Allah [doğru] yolu göstermiyor.

Ha, o zaman şu nefsi ıslah etmek lâzım. En büyük düşmanım bu.

En büyük düşman yoksa o (nefis mi) mu şeytan mı?

Şeytan bu nefis ıslah olursa tesir edemiyor. Asıl insanın büyük düşmanı kendisi, kendi içindeki. Çünkü istiyor bir şeyler. Elma isterim... Çocukluktan başlıyor. Şeker isterim, balon isterim, lolipop isterim, oyuncak isterim... vesaire, başlıyor. Veriyoruz, veriyoruz, veriyoruz... Nefsinin isteklerinin yapılmasına alışıyor. İstekleri var. İstekler de bir tane, iki tane değil; çok, sonsuz.

İşte bu isteklerin icabında durdurulabilmesi lâzım. Durdurulması için de bu nefsin terbiye olması lâzım. Evet, güzel ama, canım da çok çekiyor ama, alamam çünkü haram! Evet, uyku tatlı ama, gece de çok geç yattım, çok zor kalkacağım ama, kalkayım da namazımı vaktinde kılayım. İnsanın kendi nefsini yenmesi gerekiyor. İşte tasavvuf bu! İnsanın nefsini yenip Allah'ın emrini tutacak hâle, Allah'ın yasağından kaçacak hâle gelmesi. Bu şeytandan da önemli.

Şeytan zaten insana doğrudan doğruya boyunduruk vurup, zincire bağlayıp sürükleyip götürmüyor.

Gel bakalım buraya, yakaladım seni, esir aldım, zincire bağla, ondan sonra sürükle, günahlı yere götür.

Öyle yapmıyor şeytan. Şeytan teklif ediyor; şunu yap, bunu yap, şunu yap, bunu yap…

Buna ne diyoruz?

Şeytanın vesvesesi. Vesvâs, şeytan vesvese veren bir mahluk, vesvese veriyor. Kötü şeyleri tatlı gösterip vesvese veriyor, teklif ediyor yapan nefis. Nefis o kötü şeyleri sevdiği, istediği zaman, eğer insan nefsini engelleyemezse o kötülüğü yapıyor. Binâenaleyh şeytan geride kalıyor, insanın en büyük düşmanı nefsi. Zaten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de buyurmuş ki;

A'dâ adüvvike. "En azılı düşmanın." Nefsükelletî beyne cenbeyke. "Şu iki cânibin -iki omuzun- arasındaki nefsindir senin en azılı düşmanın." Ve en büyük savaş, insanın nefsinin uygun olmayan arzularına karşı verdiği savaş. Arzuları çok ve kuvvetli...

Bu arzular, nefsin arzuları beş kademede oluyor. Küçükken, belli bir yaşa kadar, buluğ çağına kadar; yemek içmek, tatlı, tuzlu, ekşi... yemek içmek arzusu. Çocuklarda bu böyle. Büluğ çağına gelince, o zaman nişanlanmak, evlenmek arzusu. Birisini istemek veya istenmek. İstenmediği zaman üzülür filan. Bu arzular çok kuvvetli. İnsanlara çok günahlar işlettiriyor. Bu yeme içme de çok günah işlettiriyor insana. Haram yedirtiyor, çaldırtıyor vesaire. Bu arzular da çok kuvvetli.

İnsan normal yoldan yemeyi öğrense, normal yollarla nikahlanıp yuva kurmuş olsa, ondan sonra [mal sevgisi] başlıyor. Yuva kuruldu ya; kira var, giyim kuşam masrafları var, hanımın istekleri var, çocukların ihtiyaçları var... O zaman işin içine para, mal, mülk isteği geliyor. Bunu da herkes seviyor. Parayı, malı mülkü sevmeyen insan yok. Bu da kuvvetli bir arzu. Bu da nefsin arzusu. Malım mülküm çok olsun, param pulum çok olsun, onlarla neler yaparım ben diye bu arzular var. Bu da insanlara çok kötülükler yaptırtıyor.

Ondan sonra parası pulu olursa; "Ee param var, her şeyim var, niye bir partiye girip de şöyle bir milletvekili filan olmayayım. Bak milletvekillerinin itibarı var" filan diye bu sefer insanlarda mevki makam hırsı başlıyor. Bu da çok kuvvetli bir arzu. Bu mevki makamlar için çok kulisler, çok gizli mücadeleler oluyor, ayak kaydırmalar, çelmelemeler, karalamalar, kötülemeler, entrikalar, ihtilaller oluyor. Padişahın oğlu babasına isyan edip babasını tahttan indiriyor.

Ya babacığı, nasıl olur? Babasını tahttan indiriyor.

"İn aşağı ben bineceğim, oraya ben oturacağım" diyor, babasını aşağı indiriyor.

Sonra, bu mevki makam sevgisinden sonra da, bir de en büyük olmak, başkan olmak arzusu geliyor. Buna da hubb-u riyâset deniyor. Bu, makam hırsının daha ileri derecesi.

İşte canım sen de bir milletvekilisin!

İyi ama, milletvekiliyim ama parti başkanının emrindeyiz.

Şimdi burada çok şakacı bir profesör kardeşimiz var. Kendisine dört beş partiden milletvekili olsun diye teklif yapılmış. Demiş ki;

"Ben böyle milletvekilleri emme basma tulumba gibi böyle böyle, böyle böyle yaptığı için bu meclise girmem. Salla başını al maaşını tarzında olduğundan istemem. Sözüm geçecek olsa öyle bir meclise girerim ama [böyle bir meclise] girmem."

Milletvekili ama yetmiyor; müdür ama yetmiyor; başkan olmak arzusu geliyor. Böyle gidiyor işte... Başkan olduğu zaman da... Yavuz Sultan Selim şöyle dünya haritasına bakmış;

"İki hükümdar için az." demiş.

Bir tane olacak, başka olmayacak yani.

Ya o da şöyle kıyı da bir yere hükmetse!

Hayır!

"İki hükümdar için az" demiş. Koca dünyayı azımsamış. İşte insan böyle en yüksek olmak istiyor.

Bunların hepsi tabii arzu. Bunlara arzular, hevesler, şehavât-ı nefsâniye, hevâ ve heves diyoruz. Bunları dedelerimiz bize öğretmiş de biz biliyoruz ama bunları Avrupalı, Amerikalı filan bilmiyor. Nefsi de bilmiyor. Nefis ne demek, nefis nasıl bir düşman, onlar onu bilmiyor.

İşte bunları yenmek gerekiyor. Bunun için bir çalışma yapmak gerekiyor. Bu nefsi yenmenin metotlarını uygulamak gerekiyor.

İnsan nefsini yense, bilge bir insan olsa, faziletli, erdemli bir insan olsa... Hindistan'da, uzun çalışmalar yaptı, 47 gün mezar gibi bir yere yatırıyorlar; aç durabiliyor, hiç yemek istemiyor. İpi havaya atıp tırmanabiliyor vesaire filan...

Bunları yapsa ne olacak?

Birinci âyet-i kerîme;

Vallâhu lâ yehdi'l kavme'l-kâfirîn. "Kâfir olduktan sonra ne yaparsa yapsın kıymeti yok." Mü'min olacak! Mü'min olacak Allah'ı bilecek. Demek ki ilk iş Allah'ı bilmek.

Onun için tasavvufun iki hedefi var diyebiliriz. Bir, Allah'ı bilmek, bir de Allah kendisini sevsin diye nefsini ıslah etmek. Allah'ı bilmeden Allah kâfire hidayet etmiyor. Dünyada bir yığın insan var hiç kıymeti yok, çöp gibi, toz duman gibi kıymetsiz. Allah'ı bilecek, bir de nefsini yenip Allah'a güzel kulluk edecek. Tasavvuf, bu iki işi yapma çalışmasıdır.

Tabii bunlar İslâm'ın içinde. İslâm'ın dışında oldu mu olmuyor. İslâm'ın dışında transandantal meditasyon yapıyorlar. Amerikalılar merak ediyor, Hindistan'dan guru, Hint fakiri getiriyor. Onun etrafında toplanıyorlar. Allah Allah... Ne söylüyor!.. Bak sen, bilmem ne filan onları taklit etmeye çalışıyorlar. Hiçbir şey olmaz, hiçbir şey çıkmaz. Hani atletlerin -jimnastik yapan insanların- birtakım çalışmalarla ipte, havada, paralelde, tramplende, bilmem nerede bir şeyler yapması gibi bir şey. Bir zıplıyor tramplende, ondan sonra üç defa dönüyor, beş defa burgu yapıyor, bilmem ne yapıyor, yine tepesi üstü suyun içine giriyor;

Haa, aferin, maşaallah...

Ne olacak?

İşte bir hüner elde etmiş oluyor.

O gurulardan vesaireden elde edilen bilgiler de öyle.

Biz İsveç'e gittik. İsveç'te çarşıda gezerken; bir zil sesi, bir melodi, bir ahenkli müzik sadâsı... Baktık çarşının ortasında tabur hâline gelmiş beyler, hanımlar, çocuklar sıralanmışlar buradan duvara kadar böyle bir üçlü-dörtlü bir sıra halinde. Ellerinde ziller, Hint kıyafetlerini giymişler, saçlarını tıraş etmiş başları kabak, yalnız bir yerinde böyle bir tutam saç bırakmışlar; ellerinde ziller [ses] yaparak çarşının orasına gidiyorlar, burasına geliyorlar…

Kim bunlar?

Bunlar İsveçli. Yani aslında ıristiyan olan bir toplum ama Hristiyanlıktan tatmin olmamış, Hintlilerin Kirişna dinine girmişler. Kirişna dini diye bir dine girmişler. İşte onun reklamı olarak oradan oraya gidiyor. Arayış içinde, yani bir şeyler yapıyor.

Bunların hiçbirisinin Allah indinde değeri, kıymeti yok! Allah'ın varlığını, birliğini kabul edecek. Öyle aya, güneşe, öküze, timsaha taparak [olmaz...] Eski Mısırlıların çeşitli putları var, eski Yunanlıların şarap tanrısı bile var. Şarap tanrısı Baküs, harp tanrısı bilmem ne vesaire vesaire... hepsi uydurma, kendi akıllarından çıkmış şey. Onlarla olmuyor. İmanı, İslâm'ı iyi bilecek, Kur'an'ı iyi bilecek, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i iyi tanıyacak, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini belleyecek.

O bilgiler tamam. Bilgi tamam; bilgi yetmiyor, bilgisini uygulayacak. Bir insan yalan söylemenin kötü olduğunu bilse, yalan söylese, olmaz. Bildiğini uygulamadı. Hırsızlık yapmanın kanuna aykırı olduğunu, günah olduğunu bilse, hırsızlık yapsa, olmaz. Bilmek yetmiyor; bildiğini tatlılıkla uygulaması lâzım.

Bilecek! Bilgi Kur'ân-ı Kerîm'den, hadîs-i şerîften geliyor, ilâhî bilgi. Allah'ın bizden istedikleri nelerdir, yasakladıkları nelerdir, biz nasıl insan olmalıyız, hayatı nasıl geçirmeliyiz. Kur'ân-ı Kerîm'den ve Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden öğreneceğiz.

 

Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berakâtühü

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tövbe, Helal ve Haram Lokma
30.10.20269 dk 57 sn
03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması
18.10.202614 dk 57 sn
09.05.1997 - İslamın Üstünlüğü
09.09.20268 dk 20 sn
00.00.1994 - Tasavvuf, Güzel Ahlaklı Olmak, İlmiyle Amel Etmek
16.07.202614 dk 51 sn
00.02.2000 - Cehennem, Magfiret, Müminlerin Affedilmesi, Kıyamet Alametleri
04.06.20267 dk 12 sn
07.11.1997 - İbadetleri Ölçülü Yapmak, Cahilin İbadeti, Alimin İbadeti, İcadlar Yapın, Dünyaya Açılın
05.02.202615 dk 5 sn
02.01.1983 - Hz. Ademin Tevbesi
15.04.20265 dk 33 sn
04.11.1994 - Din Hakkında Konuşanları Kuran Süzgecinden Geçirme
26.04.202613 dk 23 sn
22.10.1989 - Peygamber Efendimizin Yemedikleri, Diş Temizliği, Misvakın Önemi
07.09.202513 dk 42 sn
06.01.1992 - İslam Merhamet ve Sevgi Dinidir
21.10.20266 dk 2 sn
00.00.1994 - Tasavvufun Tarifleri
02.09.202614 dk 56 sn
13.11.1992 - Mehmed Zahid Kotku Anma, İslam Sevgi Dinidir
14.07.202611 dk 8 sn
06.04.1995 - Müslüman Nasıl Olmalı, Ölüme Hazırlıklı Olmak, Kendini Yetiştirmek
26.11.202510 dk 25 sn
17.06.1998 - İman Etmenin Önemi
26.10.20248 dk 44 sn
15.07.1995 - Sahih Kaynak, Sünnetin Önemi
06.07.20255 dk 2 sn
00.00.0000 - Gece İbadetinin Önemi
04.03.20264 dk 22 sn
14.03.1997 - Kuran ve Sünnete Sarılmak, Sahih Kaynak, Buhari
15.07.20255 dk 53 sn
07.11.1997 - Alimin Uykusunun Önemi, Namazı Cemaatle Kılmak, Kıyafette Ölçü
02.07.202613 dk 55 sn
02.05.1997 - Alimliğin Önemi, Alimlerin Yapmaması Gerekenler, Aileyi İlme Teşvik Etmek
01.08.202610 dk
23.11.1995 - Tasavvufta İnsanın Gayeye Ulaşması İçin Yapması Gereken Allahı Anmaktır
25.05.20246 dk 57 sn
AKRA