15.03.1997 - Sevginin İslamdaki Yeri ve Faydaları

15.03.1997 - Sevginin İslamdaki Yeri ve Faydaları
Bismillahirrahmânirrahîm.
Üzerimize saçtığı sonsuz nimetlerinden dolayı Rabbimiz'e tâkatimizce hadsiz hesapsız hamd u senâlar olsun. O'nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği habîb-i edîbi, serverimiz, önderimiz Muhammed-i Mustafâ'sına içten, candan salât u selâmlar olsun.
Bugün burada en yaygın, en mühim, en tatlı duygulardan biri olan sevgi konusunda konuşmak üzere bulunuyorum.
Sevgi müslümanın nazarında nasıl bir şeydir? Makbul müdür, merdut mudur, yasak mıdır, haram mıdır, mübah mıdır, helal midir? İslâm'da yeri var mıdır, yok mudur?
Önemli bir konu!
Sevginin evrensel ölçüler içerisinde insana rûhî bakımdan, bedenî bakımdan ne kadar faydalı olduğu bilinen bir husustur. Sevgi ile beslenen bebekler, sevgiden mahrum büyütülen bebeklerden daha büyük bir gelişme gösterirler. Çok büyük bir doğumevinde, aynı günde doğmuş belli sayıdaki bebekleri ikiye ayırmışlar. Birkaç hafta bir grubunu severek, okşayarak, şakalaşarak beslemişler Bir kısmına da sadece aynı miktarda, aynı gramda gıdaları vermişler. Çocuklar daha küçük, yeni doğmuş, aynı günde doğmuş, kiloları aynı. Fakat sevgi ile beslenen çocuklar daha çabuk gelişmişler, sadece gıdası verilen çocuklardan daha hızlı gelişmiş. Bu, sevginin bir maddî gücü olduğunu da gösteriyor. Sıhhî gücü olduğunu, rûhî ve bedenî gücü olduğunu gösteriyor. Bu belli!
Ailevî ve içtimâî yönden de çok önemli olduğu da ispatlanmış bir husustur. Bu ilimlerle ilgilenen kimselerin bildiği bir husustur. Bütün suçlu insanlar; ailesinde sevgi görmemiş, toplumdan dışlanmış, sevgisiz ortamda yetişmiş insanlardır. Bütün başarılı insanlar sevgi ile büyümüş, çevresinde kendisini seven, destekleyen insanlar olan kimselerdir.
Böylece sevgi maddî yönü ile de ele alınması gereken bir konudur. Ayrıca dinî bakımdan da önemli bir konudur. Çünkü çok sevaplı bir konudur. Sevgiye sevap ve mükâfat çok fazladır. Sevginin âhirette de çok büyük faydası olacaktır. O bakımdan bir müslüman olarak bu konuda düşüncelerimizin bilinmesi, müzakere edilmesi, tanıtılması önemlidir.
Sevgi; gönlün tat duyduğu, lezzet duyduğu, beğendiği bir şeye meylidir. Bir meyil var, bir akış var ama bu beğenmekten sevmekten kaynaklanıyor, lezzetten tat duymaktan kaynaklanıyor. Arapça'da sevgi; meveddet ve mahabbet kelimesiyle ifade edilir. Biz mahabbet'i "muhabbet" yapmışız. 'Mim' harfi dudak harfi olduğu için, Türk telaffuzu üstününü ötreye çevirmiştir. Aslı mahabbettir. Çünkü masdar-ı mîmî sîgası'dır, 'mim'i üstünlüdür.
Meveddet ve mahabbet denildiği gibi hubb ve vüdd de kullanılmıştır. Seven insana muhib denmiştir, sevilene mahbûb denmiştir. Habîb denmiştir, mevdûd denmiştir. Allahu Teâlâ'nın esmâü'l-hüsnâsından birisi Vedûd ismidir. Ehab kelimesi hadîs-i şerîflerde çok geçer, "Şu şundan daha sevgili, sevimli" mânasına.
İşte bu kelimelerle ifade edilen bir duygudur. Eğer bu duygu şiddetli ise, kuvvetli ise buna aşk adı verilir. Bunun da doğrusu Arapça'da esre ile ışk'tır ama Türkçe'de onu büyüklerimiz aşk diye telaffuz etmiş. Böyle yaygın olan tatlı yanlışlıklara galat-ı meşhur diyoruz.
Şiddetli seven insana "âşık" derler. Sevilene "mâşuk" adı verilir. Edebiyatımızda bir Âşık Edebiyatı vardır. Eline sazı alıp diyar diyar gezip sevgisini sazıyla terennüm eden insanların ortaya koyduğu edebiyat. Divan Edebiyatı ondan hiç aşağı kalmaz. O da aşk ve sevgi bakımından şiirlerle lebâleb doludur.
Aşk duygusunun, sevgi duygusunun karşıtı Arapça'da nefret vardır. Sevilmeyen şeye menfûr "nefret edilen" derler. Bu duygu biraz daha şiddetli ise buğz derler. Sevilmeyene, mahbûbun zıddı olarak mebğûz denilir. Kızana, muhibbin zıddı olarak mubğiz denilir. Bu kızgınlık çok daha şiddetli ise o zaman makt adını alır. "Şiddetli kızgınlık, şiddetli sevmemek" demek. Bir de bu sevmemekten doğan iç kaynamasına, sevmediği insana karşı insanın içinin kaynamasına ğayz denilir. Bu gayzı tutmaya, insanın kendisine hâkim olmasına "kezmü'l-ğayz" bu gayzı tutan insana "kâzımîne'l-ğayz" derler. İnsanın kızgınlığını tutabilmesi, insanın duygusunda fren olması, güzel bir şey.
Nihayet, sevginin karşıtı bir kelime olarak düşmanlık etmek mânasına adâvet kelimesi vardır, Düşmanlık edene adüvv derler, çoğulu a'dâ gelir. İşte böyle kelimelerle bu konu Kur'ân-ı Kerîm'de, hadîs-i şerîfte, İslâmî edebiyatta geçer.
Bu gönlün, kalbin meylinin mahiyetini tahlil ettiğimiz "İnsanın gönlünün bir şeye akması, bir şeyi beğenmesi, ondan lezzet alması nereden çıkıyor, nereden doğuyor?" diye sevginin felsefesini yaptığımız zaman görüyoruz ki sevginin iki kaynağı var:
1. İnsanoğlu tam olan, kâmil olan, eksiksiz olan şeyi seviyor.
Bir şeye baktı da onda eksik görmedi mi, tam gördü mü, "Tam istediğim gibi; hiç eksiği yok, kusuru yok." diye seviyor, tamlığı seviyor. Bunun Arapça'sı kemâl'dir. İnsanoğlu kemâli seviyor, olgunluğu seviyor, tamlığı seviyor.
2. Bir de cemâl'i seviyor. Cemâl, güzellik demek.
Sevgi dediğimiz şey cemâli ve kemâli sevmekten, ona meyilden hâsıl oluyor. Bazı şeyler, kendisi kâmil olduğundan veya cemîl olduğundan, güzel olduğundan sevilir. Başka bir izahı yoktur. Mesela "şu rengi seviyorum, şu çiçeği seviyorum, şu manzarayı sevdim" gibi.
Böyle sevilen mahbublara, hiç başka bir sebep aranmadan, sırf kendisinden dolayı sevilen sevgililere "mahbûbün li-aynihî" denilir.
Bir de bazı şeyler insana bazı şeyleri kazandırır. Mesela insanoğlu kendisini seviyor. İnsanoğlunda kendisini sevmek, korumak, hayatını devam ettirmek, kendisini savunmak içgüdüsü var. Kendi varlığını seviyor ve korumaya çalışıyor. Yaratılışı itibariyle, Allah onun içine bu duyguyu koymuş. İnsan; kendisine faydası dokunan, menfaatine olan şeyi sever. Bir de menfaatten kaynaklanıyor. Bir şeyden menfaatlendiği için insan onu, onun için seviyor. Mesela gıda, hava, su gibi şeyleri sever. Malı sever, parayı sever. Halbuki doktorlar; "Paranın üstünde ne kadar mikrop var, o mikropları görsen eline almak istemezsin." diyorlar. Ama parayı seviyor. Çünkü bir şeyleri kazanmasına, sevdiği başka şeyleri elde etmesine vesile olacaktır.
İşte böyle, başka bir sebepten, faydası olduğu için menfaatten dolayı olan sevgiye de mahbûbün li-ğayrihî derler. Bizzat kendisi sevimsiz bile olsa, başka sebepten seviliyor. Çünkü onunla başka sevilen şeyler elde ediliyor.
El insânü abîdü'l-ihsân. "İnsan, ihsânın kölesidir."
İyilik yapanı sever. Bir insan seni sevmiyor, aranızda bir soğukluk var; bürûdet var, buzlar var, karlı dağlar var.
Çare ne?
Hediye vermek!
Tehâdev tehâbbû. "Hediyeleşin, birbirinizi seversiniz." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Sağlanılan menfaatler yavaş yavaş sevgi uyandırıyor.
Bir de çok mühim olan bir mahbûbun, sevgilinin hatırı için sevilen şeyler vardır. Aslında sevilecek bir şey değildir de onun hatırı için sevilir. Mesela ilaç acıdır ama sıhhatin hatırı için içilir. Eğer içine sevilecek şeyler konulmamışsa ilacın kendisini sevmek yoktur. "Çocuk sevsin" diye bazen çikolata, meyve veya şeker gibi tatlar, kokular ilave ediyorlar; o zaman seviyor. Ama ilacı doğrudan doğruya ilaç olduğu için sevmiyoruz, sıhhatimize yardımcı olduğu için seviyoruz. "Sonunda sıhhat kazanacağız." diye gidip kendi isteğimizle ameliyat oluyoruz. Aslında kanımız dökülecek, canımız yanacak, bayılacağız, ayılacağız ama ne yapalım sağlıklı olmayı istiyoruz, seviyoruz.
Sonra çalışmayı, yorulmayı seviyoruz. Adam erkenden eşofmanını giyiyor, koşuyor. Ter akıtıyor, kan ter içinde kalıyor. Ama "sıhhat kazanacağım" diye yapıyor, seviyor. Yorgunluğuna rağmen, adaleleri ağrımasına rağmen koşuyor. Hatta ağrıdan kurtulmak için masaj yaptırıyor.
Helaller sevimsiz bile olsa seviyoruz. Haramlar sevimli bile olsa sevmiyoruz, kızıyoruz. Adam zevkten içki içiyor ama biz içki içene kızıyoruz.
Neden?
Çünkü haram! "Haram diye sevmiyoruz. Demek ki; Allah için, çok sevilen birisi için sevimsiz bile olsa bazı şeyler seviliyor.
Allah tevfîkini refik etsin. Allah yolunda dâim etsin. Haramlara bulaştırmasın, küfre götürecek laflar söylettirmesin, yalan işler yaptırmasın. Amellerimizi boşa çıkarmasın, boşuna zahmet hâline getirtmesin. Nice insan vardır; oruç tutar akşama aç ve susuz kalmaktan başka kârı yok. Nice insan vardır; gece kalkar namaz kılar yorgun ve uykusuz durmaktan başka bir faydası yoktur. Allah bizi o duruma düşürmesin. Onun için şuurlu müslüman, âlim, ârif, kâmil müslüman olmak lazım.
Allah-u Teâlâ Hazretleri dualarımızı lütfuyla, keremiyle ism-i azâmın -esmâ-i hüsnânın- hürmetine kabul eylesin. Habîbi edîbi hürmetine kabul eylesin. Bizi sevdiği kul eylesin. Huzuruna sevdiği kul olarak varmaya muvaffak eylesin. Cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin. Peygamber-i zişanımıza Firdevs-i Âlâ da komşu eylesin.
Bi hürmeti esrâri's-sûreti'l Fatiha.
23.11.1995 -
Hayatımızın Gayesi, Allah
23.11.1995 -
Allahın Sevdiği Kul
