23.11.1995 - Hayatımızın Gayesi, Allah Rızasını Kazanmak, Ayetler

23.11.1995 - Hayatımızın Gayesi, Allah Rızasını Kazanmak, Ayetler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi ihsânin ilâ yevmi'd-din.
Hiç şüphe duymadan kesin olarak biliyoruz ki yaşamımızın, hayatımızın gayesi; Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bu dünyaya imtihan için geldiğimizi biliyoruz. İmtihanı kazandığımız, kazanacak şekilde hareket ettiğimiz takdirde Allah'ın sevgili kulu olacağımızı biliyoruz. Allah'a itaat edersek, emirlerini tutar yasaklarından kaçınırsak Allah'ın lutfuna ereceğimizi, cennetiyle cemaliyle taltif olacağımızı biliyoruz. Ana gaye, hiç tereddütsüz, Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Biz bu sözü, bu gayeyi "İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlubî" cümlesiyle ifade ediyoruz, onu söylüyoruz. Bu sözler Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i kudsîsinde geçen cümlelerden alınmıştır, o cümlelerden dönüştürülmüş, öyle söylenmiş bir sözdür. Bizim gayemiz Allahu Teâlâ hazretleridir. Maksudumuz, muradımız, arzumuz O'dur ve biz O'nun rızasını kazanmak istiyoruz. Her şeyde sadece bunu bilsek, sadece buna göre hareket etsek, her şey tamam olur, her şey biter.
Bu gayenin elde edilmesi, bu gayeye ulaşmak için insanın doğru yolda yürümesi lâzım. Doğru yolda yürüyen insana "hidayet üzere gidiyor" deriz. Biz de Allah'tan onun için daima hidayet istiyoruz.
Ve biliyoruz ki;
İnneke lâ tehdî men ahbebte velâkinnallahe yehdî men yeşâü. buyurulmuş. Sadakallahu'l-azim.
"Yâ Resûlüm, habibim, Muhammed-i Mustafâm, Sen istesen de istediğini doğru yola hidayet edemezsin, sevk edemezsin, çekemezsin. Allah çekerse çeker, Allah istemezse olmaz. Hidayet ancak Allah'ın istemesiye olur."
Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz istese bile olmayabiliyor. Misal; Peygamber Efendimiz kendisini küçükken beslemiş olan amcası Ebû Talib'e karşı minnettarlık hisleri duyuyordu, baba gibi kendisine baktı, korudu diye onu seviyordu. Kendisi peygamber olduğu zaman önüne gerildi, müşrikleri karşıladı, yeğenini müdafaa etti diye seviyordu. Onun için, onun vefat edecegi zaman yanına yanaştı ve dedi ki;
"Amcacığım, ne olur ağzından şu kelimeler çıkıversin; eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhû ve rasûluhu deyiver amcacığım, ben[im] de sana şefaate yüzüm olsun, imkanım olsun, ben de o fırsatı bulabileyim" dedi. Ama O, o sözü söylemeyince olmadı. Demek ki amcasının hidayete ermesini istedi ama olmadı.
Allah, Resûlünü kırar mı, Habîb-i edîbini kırar mı?
Kırmaz ama her şahsın kendisinin sorumluluğu var. Kendisinin Allah'a karşı sorumluluğu var. Kendisi bir adım atacak, bir jest, bir hareket yapacak, bir niyet besleyecek, bir arzusu olacak, kalbinde bir niyet belirirse o zaman Allah yardım eder. Ama o olmayınca başkasının istemesiyle kendisi istemeden olmaz.
Bu hususta üç tane âyet-i kerîme söyleyeceğim size. Bir;
Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'l-kâfirîn. "Allah kâfirlere hidayeti vermiyor."
Neden?
Hidayet o kadar kıymetli bir şey ki, insan hidayeti aldı mı cennetin anahtarını alıyor. Cennete gidecek, cennetlik olacak. Hidayet üzere oldu mu Allah'ın sevdiği kul olacak, cennete gidecek. E onu kâfirlere vermiyor.
Neden?
Kendi varlığını kabul etmedi, birliğini ikrar etmedi, istediği yola gelmedi, istediği kul olmadı diye kâfirlere yok! Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'l-kâfirîn.
Başka?
İkinci âyet-i kerîme;
Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'l-fâsıkîn. "Allah fâsıklara da hidayet etmez."
Yani, fısk ne demek, fâsıklık ne demek?
Allah'ın emrinden dışarıya çıkmak, yoldan sapmak, kaymak demek.
Şeytan için ayeti kerimede Fe-fasaka an emri rabbihî deniliyor. "Allah'ın emrinden fısk etti, saptı, emrini tutmadı, aykırı gitti demek." Fâsıklara da Allah hidayet vermiyor.
Demek ki günah üzerindeyken hidayet vermiyor.
Ne olacak?
Günahı bırakacak. Günahı, aykırı gitmeyi bırakması lâzım. Hatasını anlaması lâzım. O zaman hidayet edecek. Yoksa içki içmeye devam; Allah ona hidayeti göndersin, hidayet etsin! Haram yemeye devam; Allah ona hidayeti göndersin, hidayet etsin! Böyle olmuyor. Allah kendisi bildiriyor. Biz bilmeyiz O'nun nasıl hareket edeceğini ama ben fâsıklara hidayet vermem dediğine göre vermeyeceğini oradan biliyoruz. Kâfirlere vermeyeceğini anlıyoruz. Fâsıklara da vermeyecek. Mutî kul, ibadetinde, itaatinde bir kul olması lâzım. Tamam, bunu da anladık.
Demek ki günah işlememeye çalışacağız. Sevaplı işleri yapmaya çalışacağız ki Allah bize hidayet nimetini versin. O büyük mükâfatı alabilelim. Cennetin anahtarını ambalajlı, altınlı, yaldızlı güzel bir şekilde bize sunsun gibi.
Üçüncü âyet-i kerîme nedir?
Vallahu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn. "Allah zalimlere de hidayet etmez."
Zalim kimdir?
Zalim; bizim ilk aklımıza gelen, başkasına eziyet eden insandır. Dikilmiş tepesine, bastırmış gırtlağına; vuruyor, kırıyor, üzüyor, yaralıyor... Zalim bu işte, bak zulüm yapıyor, zavallı insancıklara kan kusturuyor filan diyoruz. Bu bir çeşit zulüm. Hemen ilk aklımıza gelen zulüm bu. Sırpların Boşnaklara zulmü. Rusların Kafkasya'daki zulmü. Hinduların Keşmir'deki zulmü diyoruz.
Neden?
Eziyet ediyor, insanî haklarını vermiyor, yaşama hakkı tanımıyor, mutsuz edecek şeyler yapıyor, malını alıyor, canına kast ediyor, yaralıyor, itiyor, kenara sıkıştırıyor, mülkiyet hakkına tecavüz ediyor.. İşte bunların hepsi birer zulüm.
Bir de İslâm'da, insanın kendi kendine yaptığı şeylere de zulüm derler. Onun için günah işleyen insana Kur'ân-ı Kerîm'in tabiriyle;
Zâlimun li-nefsihî. "Kendi kendisine, kendi nefsine zulmetmiş insan." derler.
Niye günahkâr insana kendi nefsine zulmetmiş insan deniliyor?
Günahı işlediği için âhirette cezasını çekecek, cehenneme girecek, yanacak. Ezâ çekecek. O ezâyı başkası yapmıyor ama kendi kendisini o duruma düşürdüğü için kendisine zalim denmiş oluyor.
Bizim her şeyimin kaynağı Kur'ân-ı Kerîm. Şu bizim bilmediğimiz, okumadığımız, manasını takip etmediğimiz, torbaya koyduğumuz, işlemeli torbada yatak odasında çiviye astığımız, kütüphaneye koyduğumuz Kur'ân-ı Kerîm... Her şey orada! Her şeyimizi Allah'ın kelâmıdır diye öpüp başımıza koyduğumuz Kur'ân-ı Kerîm'den alıyoruz. Oradan almış büyüklerimiz, bize de öyle öğretmişler, işin doğrusu da bu.
Allah kitabını okunsun, anlaşılsın, uygulansın diye gönderdi. Yoksa torbaya, cüz kesesine konulsun duvara asılsın diye göndermedi. Seccadenin pırıl pırıl yenisi değil, namaz kılına kılına ayak yerleri, secde yerleri eskimişi makbul. Tesbihin çekile çekile pırıl pırıl olmuşu makbul. Kur'ân-ı Kerîm'in okuna okuna sayfaları kırışmış olanı makbul. Okunmadıktan sonra kıymeti yok.
Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bize hidayeti zalim olmazsak, fâsık olmazsak vereceğini bildiriyor. Kendimize de zulmetmeyeceğiz, başkasına da zulmetmeyeceğiz. Allah'ın emrinden de dışarıya çıkmayacağız, aykırı gitmeyeceğiz. Allah o zaman sevecek.
Gaye ne?
Allah'ın sevgisini kazanmak, Allah'ın rızasını kazanmak. Şu kâinatı yaratan, bizi var eden âlemlerin rabbi, bizi yaşatan, bizim yaşamamız için çevremizdeki her şeyi bize veren Allah. Havayı, suyu, güneşi, meyveyi, ağacı, tohumu, gıdayı bize veren [Allah]. Hatta koyunları, kuzuları, balıkları, çeşitli hayvanları bize verdiğini Kur'ân-ı Kerîm'de bildiren Allah. Ben size verdim, korkmayın diyor.
Yoksa Allah o müsaadeyi verdiğini bildirmeseydi et yiyemezdik, hiçbir şey yapamazdık, balık tutamazdık, kuş vuramazdık, tavuk eti yiyemezdik. Diyor ki; "Ben sizin için yarattım onları, yiyin."
Evelem yerav ennâ halaknâ lehüm mimmâ amilet eydînâ en'âmen fe-hüm lehâ mâlikun. "Biz onlar için yarattık..." diye bu âyet-i kerîmede bildiriliyor. Bizim için... Kâinatın bütün yaratıkları bizim çevremizde, bize faydalı olsunlar diye, her şey bizim için yaratılmış, bizim emrimize verilmiş.
Kulû veşrabû velâ tusrifû. "Yiyin, için, israf etmeyin, ölçüyü aşmayın." diye buyurulmuş.
Biz bu Allah'ın rızasını, sevgisini kazanmak gayesini taşımamız lâzım. Esasları ortaya koyuyoruz. Esas bu! Yani Allah'ın sevdiği kul olmak, o hâle gelmek. Onun için, işte bu tasavvuf! Bu gayeyi elde etmek için yapılan çalışmalar tasavvufî çalışmalardır.
Esselâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berakâtühü
15.04.1994 -
Hz. Alinin Hayatı
15.03.1997 -
Sevginin İslamdaki Yeri
