15.04.1994 - Hz.Ali ve Alevilik

15.04.1994 - Hz.Ali ve Alevilik
Bismillâhirrahmânirrahîm
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbeğî li celâli vechihî ve li azîmi sultanih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.
Emmâ ba'd
Muhterem kardeşlerim, hepinize en iyi dileklerimi, kalbi dualarımı arz ederim.
Alevîlik konusunu, Alevîliği aktüal bir hadise olarak almıyorum, Hz. Ali Efendimiz'e mensûbiyet olarak değerlendiriyorum. Bizim için büyük sosyal önemi olmasıdır. Yani önemli bir konudur. Bu konuda ilme ve araştırmaya dayalı, selahiyetli, sağlam bilgiler konuşulmaya başlanmalıdır, diye düşünüyoruz. Bunun memleketimize, halkımıza fayda sağlayacağını, mutluluk getireceğini düşündüğümüz için yapıyoruz.
Bendeniz kardeşiniz, Hz. Ali Efendimiz'le ırken ilgisi olan bir kimseyim. Ecdadımızın onun soyundan geldiği ifade edilir. Binâenaleyh onun evlâdından oluyoruz. O bakımdan Hz. Ali ile ilgili, ona muhabbet duyan insanlar bizim hürmetimizi çekiyor, dikkatimizi çekiyor. Onlarla ilgilenmemiz tabii oluyor.
Ayrıca tasavvuf yönünden de bizim Nakşî tarikatının ilk ismi bir rivayete göre zikr-i hafîyi tercih etmiş bir yol olarak Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz'dir ama silsilemizin bir kolu da Hz. Ali Efendimiz'e, oradan Peygamber Efendimiz'e bağlanır.
Binâenaleyh, Peygamber Efendimiz'in, Hz. Ali Efendimiz'in, Fatıma validemizin (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) evlâdı olan bütün imamlar, tasavvuf yönünden de bizim samimi olarak bağlandığımız kimselerdir. Sizlerin de içinde kardeşlerim var görüyorum, onların da bağlandığı kimseler oluyor. Binâenaleyh, bu bakımdan da bizlerle ilgili.
Ülkemizde bu ismi alan hatırlı ve önemli bir zümre, kalabalık bir grup var. Alevî ismi, aslında "Hz. Ali Efendimiz'e mensup olan" demektir. Bir kelimenin sonuna böyle "î" getirilince Arapça'da, mensubiyet ifade eder. İstanbul'a mensup anlamında "İstanbulî", İzmir'e mensup "İzmirî", Belh şehrine mensup "Belhî" dediğimiz gibi. Her zaman bu kadar denk düşmez bazen değişir. Mesela Konya'ya mensup anlamında Konevî, Bursa'ya mensup Bursevî, Medine'ye mensup Medenî, Mekke'ye mensup Mekkî olur. Buna ism-i nisbe derler ama anlam çok açık: "Hz. Ali Efendimiz'e mensup olan..." Bu mensubiyet, gönül, sevgi ve inanç bağı olarak mensup olan demek. Bu güzel bir şeydir. Çünkü Hz. Ali Efendimiz çok mübarek, çok muhterem bir kimsedir.
Bu söz bazı kimseler için bir vesile-i iftihardır, bazı kimseler için de bir kuşku vesilesidir. "Ha, bu Alevî mi?.." filân diye, bir tereddüt meselesidir. Hatta bazen bir soğukluk vesilesidir. Bunların çözülmesi, konuşulması lâzım!.. Birilerinin konuşması lazım. Gazetelerde tefrikalar, resimler neşrediliyor. Basında bu konuyla ilgili çok eserler var ama meseleyi iki bakımdan ele almak mümkün:
1. Sosyolojik bir hadise olarak. "Alevî" diye anılan bir zümre var. İster Alevî diyelim, ister başka bir isimle adlandıralım, böyle bir zümre var. Bunların örfünü, âdetini, hâlini inceleyelim; tasvir, tarif ve beyan edelim diye düşünülebilir. Bu sosyolojik bir hâdisedir. Bu herhangi bir sosyal vakıanın göz önüne alınması, incelenmesi demektir.
2. Bir de, meseleyi ideal yönünden, hakikat ve doğruluk yönünden ele almak gerekebilir. Yani tenkitçi bir bakışla meseleye eğilmek, kaynakları ve kaynakların sıhhatini araştırmak, yol hakkında bir puan vermek, doğruluğu hakkında söz vermek...
Sosyolojik bir araştırma olarak, "Türkiye'de bir vakıa olarak Alevîlik var, Bektâşîler var. Ben onları anlatacağım. Onların âyinleri şudur vs." diye bir şey düşünmüyorum. Madem ki bazı insanlar Hz. Ali Efendimiz'e muhabbet duyuyorlar ve ona bağlı bulunuyorlar, seviyorlar; ben de seviyorum, onlar da seviyorlar. Binâenaleyh, ben onlara yardımcı olmak istiyorum.
Alevîlik nedir? Hz. Ali'ye bağlılık nasıl olmalıdır? Hz. Ali Efendimiz nasıl bir insandır?
Ben Alevîlik konusunda yeni tabirle biraz köktenciyim galibâ. Kökünden, temelinden işi yeniden tanzim etmek istiyor ve bunun da faydalı olduğuna inanıyorum. Çünkü canlı bir konudur. Bazen ihtilaf ve çekişme konusudur. Bir sosyal problem halindedir. "Türkiye de bizim vatanımız olduğu için, bu toprakların problemleri üzerinde düşünmek, konuşmak ve çözüm aramak, doğru çözümleri bulmaya, güzel sonuçlara ulaşmaya çalışmak bizim aynı zamanda bir vatan borcumuz olduğundan bu meselelerle ilgilenmemiz gerekiyor." diye eğiliyorum.
Ben ilâhiyatçıyım, doktoram ilâhiyattandır, doçentliğim ilâhiyat sahasındadır, profesörlük unvanım da ilâhiyat profesörlüğüdür. Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde yirmi yedi sene hocalık yaptım.
Biliyorsunuz bir mezun kimse üniversiteye asistan olarak giriyor, sonra doktora yapıyor, sonra doçent oluyor, sonra profesör oluyor. Tabii arada şimdi yardımcı doçentlik kademesi var ve bu kademenin aşılmasındaki usuller, bizim zamanımızdan biraz farklı...
Benim zamanımdaki ilerlemeye göre; ben doçentlik tezimi yaparken konu olarak Hacı Bektâş-ı Velî'yi almıştım. Kendim dinî edebiyat sahasında çalışan bir kimse idim. Türk Edebiyatı'nın dinî mahsulleri, bu dini mahsulleri ortaya koyan yazarlar, şairler ve bu ortaya konulmuş olan din, eserlerin kendileri, metinleri, bunların açıklanması... Benim konum tatlı bir konuydu, güzel bir konuydu, severek çalıştığım bir konuydu; mevlîd-i şerîfler, kasîdeler, nât-ı şerîfler, dinî eserler...
Hacı Bektâş-ı Velî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz hazretlerinin hayatı ve eserleri üzerinde çalışma yapmıştım. Çünkü o da çok sevilen bir insan... Kendilerine Bektâşî denilen taraftarları var. Bizimle de ilgisi var. Nakşî hulefâsından... Hâcegâniyye'ye bağlı, Abdülhâlik-i Gucdüvânî Efendimiz'in yetiştirdiği bir derviş.
Hacı Bektâş-ı Velî üzerinde çalıştım, herkes çalışmış. Avrupalılar da çalışmış, Türkiye'den çalışanlar olmuş. Ama ben meseleyi bir edebiyat tarihçisi olarak aldım. Hacı Bektâş-ı Velî'nin eserlerini kütüphanelerde aradım. El yazması eserler üzerinde çalıştım. Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin türbesine, dergâhına gittim, kitâbeler üzerinde çalıştım, araştırmalar yaptım. Anadolu'nun kütüphanelerini taradım. Avrupalılar'ın ve yerli araştırıcıların bilmediği, bulmadığı malzemeleri buldum, elhamdülillah.
Ord. Prof. Fuad Köprülü, Ord. Prof. İsmail Hikmet Ertaylan, Abdülbâki Gölpınarlı bu konuda yazılar yazmış... Onların hepsini, vesika göstere göstere değiştirecek malzemeler buldum. Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makâlât'ının sağlam bir metnini ortaya koydum. Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin anma toplantılarında bizden bahsetmek, bizim eserimizden, doçentlik tezimizden faydalanmak, vazgeçilmez bir şey oldu. Çünkü o konuda yaptığımız araştırmaların sonuçları herkesi ister istemez ilgilendiriyor ve bağlıyordu.
Memleketimizi gözümüz gibi korumaya ve kollamaya çalışıyoruz. Ecdadımızın bize bıraktığı bir emanet diye, camdan bir fanusun içindeki kıymetli, kırılıp dökülecek bir malzeme gibi el üstünde tutmaya çalışıyoruz. Birliğini ve bütünlüğünü bozdurmamaya çalışıyoruz. Bu arzular içindeyken, bir de ayrıca halkımızın arasına böyle birtakım yaralar açıldı.
Onun için Avustralya'ya gitmiştim. O kadar uzak bir kıtada baktım ki, tabii kardeşlerimiz, Türkiye’den gitmiş insanlar var, bu mesele çok büyük bir ihtilaf meselesi olmuş, çok büyük kavgalara yol açmış, üzüntülere sebep olmuş. Bana anlattılar, ben de çok üzüldüm.
"Burada bize vazife düşüyor. Bir taraftan, ecdadımızdan aldığımız bilgilere göre soyca ilişkimiz varmış. Bir taraftan tasavvufî yönden ilişkimiz var, bir taraftan ilmî yönden ilişkimiz var, bir taraftan millî yönden ilişkimiz var..." dedim.
Biz kalktık, kıtanın ortasında büyük bir tarım şehri olan Mildura şehrinde bu kardeşlerimizin derneklerine gittik. Onlarla oturduk.
"Sizi ziyarete geldik. Sizin birtakım aşırı davranışlarda bulunduğunuzu duydum. Radyoda İslâm'a karşı sözler söylemişsiniz. İş sünnî ve Alevîler'in rekabeti veya karşıtlığından, sanki Alevîler dindar değilmiş, gayr-i müslimlermiş de, İslâm'a çatıyorlarmış. İslâm'a hücum etmek tarzına dökülmüş. Bunun yanlışlığını size anlatmaya geldim!" dedim. Yani "Siz Alevî misiniz? Hz. Ali Efendimiz'e bağlı mısınız? Gerçekten bağlıysanız, böyle bir şey olmaması lâzım geldiği için, sizinle konuşmaya, dertleşmeye geldim." dedim. Üç saat kadar konuştum.
Onlar her meselelerini söylediler, biz de her meseleyi cevaplandırdık. Tatmin oldular ama bizim de içimizde bir arzu belirdi. "Biz Hz. Ali Efendimiz'i tanıtmaya devam edelim. Alevî kardeşlerimize hizmet edelim. Çünkü bu meseleyi bilen insanların konuşması ve kaynaklara dayalı konuşmalar yapılması güzel... Bunun bir politikaya alet edilmesi veyahut bir çeşit düşmanlık istihsaline, üretimine alet edilmesi doğru değil. Hz. Ali Efendimiz buna razı gelmez. Allah razı gelmez... Bizim vicdanımız sızlıyor. Bu problemin çözülmesi lâzım!.." dedik.
Çözüm yolu da; Alevî kardeşlerimizin büyük gördükleri, hürmet ettikleri bütün şahısları onlara güzelce, kaynaklarıyla, vesikalarıyla tanıtalım!.. Söz ilmin olsun, herkes hakikate râm olsun, teslim olsun... Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:
"Zül mea'l-hakkı haysümâ zâle."
"Hak nereye giderse, hakla beraber ol." Belli bir cephede, belli bir yerde durup da inat etme; hak nereye giderse, onunla beraber ol, Hakk'ın yanında ol, hakikatin, gerçeğin, doğru olan şeyin yanında ol, buyuruyor.
Allah hepinizden razı olsun.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…
24.03.1995 -
Ganimet Malını Saklamak,
15.04.1994 -
Hz. Alinin Sözleri
