24.03.1995 - Ganimet Malını Saklamak, Başkasının Maddi ve Manevi İhtiyacını Gidermek

24.03.1995 - Ganimet Malını Saklamak, Başkasının Maddi ve Manevi İhtiyacını Gidermek
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Allah cümlenizden razı olsun. Nice güzel günlere, Allah'ın rızasına, rıdvân-ı ekberine eriştirsin. Cümlenizi, sevdiklerinizle beraber iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.
Muhterem kardeşlerim;
Allahu Teâlâ hazretlerinin, Rabbimiz’in, âlemlerin Rabbi’nin azabından herkesin tir tir titremesi, korkması lazım!
Neden?
Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri azametinden, celalinden yakalarsa bazen insanı tek bir suçtan dolayı perişan edebilir. Bunu bilmesi lazım!
Misal; bir kadın bir kediyi kapalı bir yere tıkmış, salıvermemiş. Yemek vermemiş, su vermemiş; kedi orada bağıra bağıra ölmüş. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte bildiriyor. Bundan dolayı cehenneme girmiş.
Kediyi öldürdü diye, kediye zulmetti diye merhametsizlik etti diye cehenneme girmiş. Bir kediden dolayı insan cehenneme girebilir.
Gaziler savaş yaptığı zaman ne olacak?
Ganimetler ortaya yığılacak; komutan tarafından veya bir heyet tarafından -beşte biri devlete, hazineye, beytü’l-male ayrıldıktan sonra- dağıtılacak. Ondan önce;
"Ben falancayla çarpışırken onda bir kese altın buldum, o benim. Falancanın yüzüğü.”
Öyle şey yok!
Taksimden önce savaştan elde edilmiş malı almaya ne deniliyor?
Hırsızlık deniliyor, gulûl deniliyor.
وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ
Ve men yağlül ye’ti bimâ galle yevme’l-kıyâmeh. [3/Ali İmran, 161]
“O ganimet malından çalan kıyamet gününde onunla beraber mahşer yerine gelecek ve ondan dolayı cehenneme, ateşe atılacak, cayır cayır yanacak!”
Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Bir ayakkabı bağcığı, bir nalın bağcığı bile olsa ateşten bir bağcıktır. Her şeyi getireceksiniz, hiçbir şeyi saklamak, yanında tutmak yok!” diyor.
Savaşlarda bunlara herkesin dikkat etmesi lazım, küçük bir şeyden insan cehenneme yuvarlanabiliyor.
Yine bir hadîs-i şerîfte bir müjde vardı:
“Bazen makbul olan bir hasenesinden, bir iyiliğinden dolayı da insan cenneti kazanabilir.”
Allah’ın işi böyle! Âyetlerden, hadislerden okuyoruz; bazen bize göre saman kadar bir şeyden bir insan cehenneme gidebiliyor. Bazen de küçük bir jestten dolayı Allah’ın rızasını kazanıp cennete gidebiliyor.
Hani bir adamcağız veya bir kadıncağız -iki rivayet var- çölde, köpek susamış diye kuyuya inmiş, köpeğe kuyudan su çekip de su vermiş. Oradan cenneti kazandığını Peygamber Efendimiz bildiriyor. Onun için müslüman, hiçbir iyiliği küçük görmez. Zaten o da hadîs-i şerîfte bize emirdir.
“Hiçbir iyiliği hakir görmeyin, hor görmeyin, küçümsemeyin!” diye emir vardır.
Onun için her türlü iyiliğe her zaman gayret edeceğiz, koşturacağız da tabii iyiliğin şümulü de önemli! Kaç kişi bu iyilikten faydalanıyor, kaç kişi bu iyilik dolayısıyla rahatlıyor, önemli!
Bin kişiyi memnun edecek bir hayır ile bir kişiyi memnun edecek bir hayrın sevabı derece olarak aynı olmaz; o da bir kâide o da hatırımızda olacak!
Ama mü’minin mü’minin yardımına koşması fevkalade önemli bir olay! Mü’min mü’mini sever, onun sevincine katılır, onun üzüntüsünde de ona ilgisiz kalmaz. Perişan durumunda, muhtaç olduğu durumda da onun imdadına yetişir, koşar.
“Hızır gibi” diyorlar ya, hastaları çabuk hastaneye götürmek için Hızır Servis var… Mü’minin "hızır servis" gibi mü’min kardeşinin imdadına yetişmesi lazım.
Bir müslümanın; muhtaç ve perişan, mazlum ve mağdur bir müslümanın imdadına yetişmesinin mükâfatı neymiş?
Allah ne mükâfat veriyor?
Peygamber Efendimiz; “Allah ona yetmiş üç mağfiret yazar.” buyuruyor.
Yetmiş üç tane mağfiret yazar. Bunun bir tanesi onun dünyada bütün işlerinin düzelmesine, güzel olmasına sebep olur, yeter. Ondan sonra geriye kalan yetmiş iki tanesi de Allah’ın huzurunda, Allah’ın divanında, âhirette, kıyamet gününde ona derece olur. İnsan bir tanesinden o kadar büyük dereceler, mükâfatlar, hayırlar kazanınca âhirette de kim bilir ne kadar mertebelere erecek.
Sevgili Akra dinleyicilerim, sevgili mü’min kardeşlerim;
O hâlde mü’minliği, imanı, İslâm’ı sadece kendimize mahsus özel ibadetlerimizden ibaret sanmayalım. Sadece namaz, sadece oruç sanmayalım. Sadece zekât ve sadece hac sanmayalım, mü’min kardeşlerimizin yardımına koşalım. Maddeten yardımına koşalım, mânen yardımına koşalım. Etrafımızdaki mü’min kardeşlerimize ne türlü vesile ile ne yapıp da yardımımız dokunabilir, nasıl olur da onun hayır duasını alabiliriz diye fırsat kollayalım.
Bugün ben büyük endişeler ve korkular içindeyim. Mü’min, mü’minin mazlum olduğunda yardımına erişmediği zaman kabirde azap da görecek.
Onun için aziz ve sevgili dinleyiciler ben çok korkuyorum. Biz namaz kıldık, hacca gittik, oruç tuttuk. Ramazan geçti, zekâtımızı verdik, daha ne var?..
Rahmetli bir arkadaşım vardı:
“Hocam, söyle, ne kadar hayır varsa hepsini yapmaya çalışıyoruz. Hiçbir tanesini eksik bırakmadık, varsa söyle sırala, liste ver." diyordu. Kendisinin bütün hayırları yaptığını düşünüyordu. Hâlbuki dünya üzerinde bu kadar müslüman var, bu kadar mağdur var, bu kadar mazlum var, bu kadar aç var. Afrika’yı bilmiyoruz, burnumuzun ötesini görmüyoruz. Somali’nin perişanlığını biraz öğrendik. Afrika’da birçok yerde açlıktan, kuraklıktan, hayvanların otlarının nasıl perişan olduğunu biliyoruz.
Hani adalet vardı, insan hakları vardı, insanların kendisini idare etme hakkı vardı. Hani zulüm yoktu, baskı yoktu!..
“Ben müstakil olmak istiyorum, hürriyet istiyorum!” diyen insanlara baskı, evlerini yıkmak, şehirlerini perişan etmek, harabeye çevirmek, delikanlıları almak işkenceyle öldürmek, kadınlara kötülük etmek…
Yirminci yüzyılda insanoğlunun bin bir türlü yüz karası olaylarını duyuyoruz. Bunların hepsine bizim yardımcı olmaya çalışmamız, hiçbir şey yapamasak bunun derdini içimizde tutmamız lazım.
“Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen mü’min gerçek mü’min sayılamaz!”
“Mü’minler bir vücut gibidir; birbirlerinin acısından üzülürler, sevincinden sevinirler ve yardıma koşmaya çalışırlar.”
Ekmeklerini bölüşmeleri lazım, imkânlarını bölüşmeleri lazım; çalışmaları lazım.
Ben hatırlıyorum: Düzce’de bir hafız kardeşimiz ben orada vaaz verdiğim zaman yanıma geldi. Kendisini çok takdir ediyorum. “Hocam, ben Kafkasyalı, Gürcistanlı, Gürcü kökenliyim.” dedi. Kendisi hafız, emekli olmuş. “Burada emekli oldum, şimdi mütebaki ömrümü -bundan sonraki ömrümü- gidip Gürcistan’da ecdadımın diyarında Kur’an öğretmekle geçirmek istiyorum ama imkân bulamıyorum.” dedi. Dedim ki;
“İmkân bizden, hemen sen pasaportunu hazırla! İmkân bizden, sen oraya git!” dedim.
Sonra da duyuyorum: Nice nice gruplar Müslüman Kardeşler Kafkasya’da dünyanın birçok yerinde nice nice güzel hizmetler yapmaya başlamışlar.
Neden?
Bu hadîs-i şerîflerden [dolayı]!
Mü’minin mü’minin imdadına koşması lazım!
Rahmetli [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız’ı hatırladım, nur içinde yatsın, Allah makamını âlâ eylesin. Cümle mevtamızla beraber müstesna ikramlar ile taltif eylesin. Mü’min mü’minin yardımına koşacak. Bu hafız efendi gibi onun ihtiyacını görmeye gidecek. [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız derdi ki;
“Bir insanın mânevî ihtiyacı maddî ihtiyacından çok çok daha önemlidir!”
Çünkü sen sofra kurarsın, yemek yedirirsen mide dolar. Bir dahaki öğüne kadar açlığı gider, ondan sonra yine acıkır. Üstüne bir şey giydirirsen elbise yıpranır, bir zaman sonra yine üstüne palto ister, elbise ister. Ama en önemlisi onu doğru yola sevk etmektir, ona imanını öğretmektir, İslâm’ı öğretmektir, hidayetine ermesine vesile olmaktır! Onun için en güzel hizmet budur! Çünkü ebedî ve sonsuz olan cenneti kazanmasına yardımcı oluyorsun. İnsanı mü’min eylediğin zaman, küfürden çekip imana gelmesine vesile olduğun zaman, dalaletten hidayete gelmesini sağladığın zaman, gafletten uyanıp hak yola girmesini sağladığın zaman onun âhiretini kurtarmış oluyorsun; en büyük hizmet bu!
Bütün gayretimiz ondan. Yazdığımız yazılar, makaleler, konuşmalar hep onun için! Vakıflarımızın yaptığı çalışmalar hep onun için! Önce hidayet, doğru yol, İslâm’ı, imanı tam öğrenmek. Ondan sonra da maddî-mânevî her türlü ihtiyacına koşmak!
Düzceli hafız kardeşimiz kim bilir belki şu anda Gürcistan’da Kur’an öğretiyordur, nice talebeler yetiştirmiştir, Allah razı olsun.
İşte hepimizin aynı duygular içinde olmamız lazım ve dünyanın her yerine yayılmamız lazım.
Sahabe-i kirâm bizim büyüklerimiz, onlar bizim örneklerimiz; Peygamber Efendimiz’in hayatından sonra hepsi ne yaptılar?
Dünyanın her tarafına dağıldılar. Hepsi İslâm’ı yaymaya, öğretmeye koşuştular. Bizim de bu devir, şimdi o devirdir. İslâm’ı yaymak için dünyanın her yerine yayılmamız gerekiyor. Her yerdeki müslümanların hem maddeten, hem mânen, hem imanen imdadına yetişmemiz, onların iyi bir müslüman olmasına çalışmamız, refahına, saadetine, mutluluğuna, karnının doymasına, tehlikelerden kurtulmasına da yardımcı olmamız gerekiyor.
Allah bizi, ömrünü rızası yolunda geçiren kullarından olmaya muvaffak eylesin. Tevfîkini refîk eylesin. Bize yardımcı olsun. Ömrümüzün bir saniyesini bile boşa geçirmeden değerlendirerek yaşayalım. Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varalım sevgili Akra dinleyicileri.
Es-selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
15.05.1998 -
Belaların Gelmesi ve
15.04.1994 -
Hz.Ali ve Alevilik
