24.03.1995 - Kabenin Sellerden Etkilenmesi, Peygamberimiz

24.03.1995 - Kabenin Sellerden Etkilenmesi, Peygamberimiz
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Allah cümlenizden razı olsun. Nice güzel günlere; Allah'ın rızasına, rıdvân-ı ekberine eriştirsin. Cümlenizi, sevdiklerinizle beraber iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Peygamber olmadan önce Mekke ahalisi arasında el-Emîn diye tanınmış. Çok güvenilen, kendisine itimat olunabilen kimse, emniyetli kimse diye zaten tanınmış.
Problemleri çözmekte tatlı, güzel usulleri bulmayı da bilen, herkesin de gönlünü de kollamaya gayret eden bir mizacı olduğunu da şuradan biliyoruz:
Peygamber Efendimiz’in gençliğinde Kâbe’yi tamir etmişler. Hâcer-i Esved’i Kâbe’nin köşesine yerleştirmek gerekmiş. Mekke’nin eşrafı, âyânı, herkes Kâbe’ye muazzam hürmet ediyor. Ona bir şey olacak diye ödleri patlıyor. Duvarları çatlamış, eski tabirle mâil-i inhizâm diyoruz, sellerden dolayı yıkılacak hâle gelmiş. Çünkü eskiden seller Mekke’nin öbür taraflarından geldiği zaman çok kuvvetli sel gelirse Kâbe’ye gelirdi, Kâbe’nin üzerine doğru gelirdi, duvarlarına zarar verebilirdi. Şimdi artık onlar yok ama bizim yakın zamanımıza kadar da böyle büyük seller geldiği zaman Kâbe’nin içinin su dolduğunu biliyoruz.
Hatta Mekke’de yaşayan bir mühendis kardeşimiz yıllar önce rüyasında bir gece Kâbe’yi görmüş. Kendisini Kâbe’nin etrafında yüzerek tavaf ediyor diye görmüş, bize kendisi anlatıyor: Ertesi gün -uyandıktan sonra- gerçekten bir yağmur başlamış. Tabii o Peygamber Efendimiz’in doğduğu mübarek ev tarafından -Şib-i Ebî Tâlib diyorlar Cebel-i Ebû Kubeys’in o tarafından- oradan da misvele veya mesvele denilen tarafa doğru gidiyor. Seller Kâbe’nin etrafından geçerken menfezlerden kâfi miktarda boşalamayınca Kâbe’nin etrafına dolmuş. Hakikaten kapının boyuna yakın sular dolunca o bizim mühendis kardeşimiz de -çok da güzel de yüzerdi, yüzmeyi de severdi, denizde saatlerce yüzerdi- sel suyunun içine atlamış, Kâbe’nin etrafından yüzerek tavaf etmiş. Dünyada sayılı insana nasip olacak bir işi yapmış. Kim bilir böyle bir işi başka kim yapmıştır!
Oralara çok sel gelirdi, Kâbe’nin duvarı da zaman zaman bu gibi durumlardan zarar görmüştür, tamir edilmiştir.
عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ
İnde beytike’l-muharrem.
وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ
Ve iz yerfeu İbrâhîmü’l-kavâide mine’l-beyt.
Ayet-i kerimelerinden anlaşılıyor ki orada duvarlar, temeller vardı. İbrahim aleyhisselam o temelleri yükseltti. İbrahim aleyhisselam’dan önce de orada Beyt-i Muhterem vardı. Hürmet gören, Beyt-i Muazzama, kutsal mabet. Allahu Teâlâ hazretlerinin hürmet verdiği, izzet ve itibar verdiği, heybet verdiği o muazzam mabet o zaman da vardı.
Asırların geçmesiyle sellerden, tabiat olaylarından eski peygamberlerin zamanında ne olmuş?
İbrahim aleyhisselam zamanına gelince yıkılmış, temelleri kalmış. İbrahim aleyhisselam İsmail aleyhisselam ile Kâbe-i Müşerrefe’yi tamamladı. Ondan sonra da çeşitli zamanlarda tamirler oldu.
Kureyş’in zamanına gelince duvarları çatlamış ve tehlike arz etmeye başlamış. Demişler ki "tamir edelim." Ama herkes fevkalade hürmetinden dolayı korkuyor. Kâbe’ye el değdirmekten, tamir niyetiyle bile olsa Kâbe’yi yıkmaktan ödleri patlıyor.
Kimlerin ödleri patlıyor?
Daha henüz İslâm gelmemiş, Müslümanlığı bilmeyen Mekkeliler’in yürekleri küt küt atıyor, ödleri patlıyor; Kâbe’nin tamiri için bile olsa yıkılmasını korkunç bir olay olarak görüyorlar.
Sevgili dinleyiciler;
Ben bir köşeli parantez açayım, hatırınıza iyice girsin diye size çok mühim bir noktayı, beş yıldızlı önemli bir şeyi söyleyeyim:
Peygamber Efendimiz bir keresinde Kâbe’ye bakarak yemin etti ve buyurdu ki; “Ne kadar muhterem ve ne kadar muhteşemsin, ne kadar güzelsin ey Kâbe!”
Peygamber Efendimiz, Kâbe’ye bakınca sevgisini böyle diliyle ifade etti; “Ama yemin ederim, Allah’a and olsun ki mü’minin kalbi Allah indinde senden daha hürmetlidir, daha izzetlidir, daha kıymetlidir!” dedi.
Hepimizin, mü’min insanların kalpleri, gönülleri, içleri var ya. "Kalbim kırıldı." diyoruz. Mü’minin kalbi Kâbe’den daha muhterem oluyor!
Ben diyorum ki;
“Mekke’nin daha müslüman olmamış olan ahalisi tamir kastıyla bile Kâbe’nin duvarlarını yıkıp da yeniden yapmak üzere, yıkıp da indirmekten ödleri patlarken, korkarken, hürmet ederken, tir tir titrerken; mü’min olan Allah’a, peygambere inanan bir insan öteki mü’minin kalbini bu devirde nasıl kırar?”
Nasıl olur da mü’minin kalbini kırıcı bir şey yapabilir? Nasıl ona eza cefa edebilir? Nasıl silah çeker, nasıl kan davası olur? Nasıl malına canına yan bakmak olur, nasıl aldatmak, mağdur etmek olur?
Olacak şey değil!
Ne kadar yanlış bir şey olduğunu oradan anlayın!
Dönelim rivayetimizin kaldığımız noktasına...
Kureyş’in eşrafı Kâbe’nin duvarları çatlak olduğu zaman indirmişler ve Kâbe’nin duvarlarını yeniden yapmışlar. Daha ortada İslâm yok, müslüman değiller. Müşrikler ama Kureyş Kâbe’ye hürmet ediyor. Duvarları tamamlamışlar, tam o hizaya gelince Hâcer-i Esved’i yerine koyacaklar. Her kabile demiş ki; “Ben Mekke’nin şöyle hürmetli, böyle kıymetli, şöyle itibarlı kabilesiyim. Bu kabilenin reisi olarak bu mübarek taşı bu köşeye benim koymam lazım…” Karşıdaki durur mu, o da böbürlenmiş: “Ben senden daha kıymetliyim, hürmetliyim, benim koymam lazım…” Ötekisinin de damarı kabarmış: “Hayır benim koymam lazım…” demiş.
Herkes bir iddia ile ortaya çıkıp; “Bu şeref bana aittir, inşaat dolayısıyla yerinden alınmış olan Hâcer-i Esved taşını o köşeye koymak bana aittir…” filan demiş. Tabii büyük bir ihtilaf çıkmış. Nerdeyse kılıçlarına sarılacaklar, bu hususta büyük bir kavga olacak!
En sonunda demişler ki; “Kavga etmeyelim. Beyti’l-Harâm’ın, Kâbe’nin etrafındaki muhterem duvarlarla çevrili olan -o zaman duvarları şimdiki kadar geniş değil- Kâbe’nin Bâbüsselâm’ından ilk girecek kimseyi hakem yapalım. O bizden bir tanesini seçer, o zaman kavga etmeyiz, onun seçtiği de taşı koyar." demişler. Böyle beklemeye başlamışlar. "Bakalım kim girecek kapıdan" diye kapıya dönmüşler.
Hâcer-i Esved ortada, onlar da kapıya bakıyorlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz o gül yüzü ile, selvi boyuyla, o güzel endamıyla görünmüş. Herkesin gönlüne bir sevinç yayılmış. Tamam, demişler. Beyt-i Harâm’ın Bâbüsselâm kapısından, duvarlı olan kısmından tesadüfen, tevafukan içeriye Muhammed giriyor. "Tamam Muhammed’in olması çok iyi, onun hükmüne hepimiz razıyız." demişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i çağırmışlar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yanlarına gelmiş ve demiş ki; “Mesele nedir, ihtilafınız nedir?”
Onlar da anlatmışlar:
“Kâbe’nin bu esnada kenarına Hâcer-i Esved taşını koyacağız ama herkes; ‘Bu şeref bana ait, bu şeref bana ait…’ diye iddia ediyor.”
Peygamber Efendimiz hepsini dinlemiş. Sonra demiş ki; “Bana bir örtü getirin.”
Getirmişler, merak ediyorlar. Örtüyü yaymışlar, Peygamber Efendimiz örtünün üstüne Hâcer-i Esved taşını koymuş, bütün oradaki insanlara, birbirleriyle ihtilaf eden, “Kâbe’ye Hâcer-i Esved’i ben koyacağım!” diye ortaya atılmış olan bütün itibarlı kimselere;
“Her biriniz bu örtünün bir yanından tutun, kaldırın.” demiş.
Herkes tutmuş, herkes örtüyü beraberce kaldırmış. Böylece Hâcer-i Esved’i hepsi kaldırmış oluyorlar. Ne kadar güzel bir çözüm! Herkes bu işten fevkalade memnun, kimse mağdur değil. Bu olaya fevkalade sevinmişler. Hâcer-i Esved taşı münasip bir mertebeye yükseltildiği zaman da Peygamber Efendimiz onu yerine oturtmuş. Böylece en güzel insan tarafından en güzel şekilde yerine oturtulmuş.
Allah bizi, ömrünü rızası yolunda geçiren kullarından olmaya muvaffak eylesin. Tevfîkini refîk eylesin, bize yardımcı olsun. Ömrümüzün bir saniyesini bile boşa geçirmeden değerlendirerek yaşayalım. Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varalım sevgili Akra dinleyicileri.
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
15.05.1998 -
Lailaheillallah Allahın Gazabını
15.05.1998 -
Belaların Gelmesi ve
