16.12.1994 - Kanaatkar Olmak, Musibete Sabretmek, Söylenenle Yapılanın Bir Olması, Münafıklık, Haklının Hakkını Vermek

16.12.1994 - Kanaatkar Olmak, Musibete Sabretmek, Söylenenle Yapılanın Bir Olması, Münafıklık, Haklının Hakkını Vermek
Aziz ve muhterem kardeşlerim,
Hepinize esenlikler, mutluluklar, gönlünüzce güzel günler dilerim.
Bu hafta Hadîs-i kutsî, sözleri Allahu Teâlâ hazretlerinden Peygamber Efendimiz tarafından nakledilmiş hadîs-i şerîfler. Kutsî hadisler hadîs-i şerîflerin içinde güzel bir sınıf teşkil eder.
Orada Peygamber Efendimiz Allahu Teâlâ hazretleri'nin şöyle buyurduğunu naklediyor:
İn u'tiyte lem tekna' ve in übliyte lem tasbır te'muru'n-nâse bi-l-hayri ve lâ tef'alühû
"Ey âdemoğlu!" İn u'tiyte. "Sana bir nimet verilirse," Lem takna'. "Kanaat getirmiyorsun." Çok şükür, elhamdülillah, kâfi, tamam yetiyor demiyorsun. Ve in übliyte. "Eğer bir belaya, musibete, imtihana uğramışsan," Lem tasbir. "Sabretmiyorsun." diye devam ediyor bu şeyler. Onları da okuyalım. Sonra dönüp izahını yapmaya çalışırız. Te'muru'n-nâse bi-l-hayri ve lâ tef'alühû. "İnsanlara hayrı yapmayı emrediyorsun da," ve lâ tef'alü. "Sen kendin onu yapmıyorsun." Söylüyorsun başkalarına ama kendin yapmıyorsun. Ve tenhâ ani'ş-şerri ve lâ tünhâ anhü. "Başkalarına şerri yapma diye nasihati, öğüdü veriyorsun ama kendin ondan vazgeçmiyorsun." Ve tuhibu's-salihîne ve leste minhüm. "Salihleri seviyorsun ama kendin salih olamamışsın." Ve tubğidu'l-münâfikîne. "Münafikları da sevmiyorsun kızıyorsun." Ve ente minhüm. "Ama münafıkların durumundasın." Ne kadar fena! Tekûlu mâ lâ tef'alu. "Yapmadığını söylüyorsun." Ve tef'al mâ lâ tü'meru. "Emrolunmamış olan işleri işlemektesin." Testevfî hakkake. Sana verilmesi gereken hakkına, hiçbir eksiklik olmadan verilsin diye sımsıkı sarılıyorsun; "ver benim hakkımı tamamıyla diyorsun da," Ve lâ tüveffiye hakka ğayrike. "Senden başkasına senin vermen gerekeni tam vermiyorsun, başkasının hakkını vermiyorsun. Kendi hakkını tam istiyorsun ama başkasının hakkını vermiyorsun."
Şimdi bu cümlelerde insanoğlunun acayip bir durumunu görmüş oluyoruz. İnsanoğlunun tezat dediğimiz, birbirine zıt şeylerden ikisine birden sahip olmaması lazım. Ya o, ya o! İyisi olması lazım, iyinin zıddı olan kötünün olmaması lazım. Fakat biz insanoğlu bir acayip terkibiz. Çok acayip!
Ateşle buz yan yana durur mu?
Durmaz, ateş buzu eritir su yapar, hatta suyu da kaynatır buhar yapar. Bir arada olmaz. Veya su ateşi söndürür. İkisi de soğuk olur. Ama insanoğlu öyle değil, tezatlarla yaşıyor. Buna işaret ediliyor, bu hadîs-i şerîfin bu cümlelerinde. Yani bu tezatlardan, bizim kendimizi kurtarmamız lazım.
Buyuruyor ki; İn u'tiyte lem tekna'. "Verildiği zaman kanaat etmiyorsun." "Daha ver, daha ver, daha ver," diyorsun. Verilmiş olana kanaat etmiyorsun. Verilene teşekkür etmek, kanaatkâr olmak lazım. İnsanoğlunun aslî ihtiyaçları var. Tamam yemek yemesi, su içmesi, hava alması lazım, bürünmesi, örtünmesi lazım… Aslî ihtiyaçlardan sonra, paramız arttığı zaman aslî olmayan ihtiyaçlara yöneliyoruz. Biraz süse, ziynete yönelmeye başlıyoruz. Daha da paramız arttığı zaman, lüzumsuz, malayanî, işe yaramayan şeylere masraflar yapmaya başlıyoruz. Biraz daha paramız arttığı zaman israfa başlıyoruz. Biraz daha paramız arttığı zaman da haramlara düşüyoruz. Yani insanoğlunun ne gözü doyuyor, ne de hırsının bir sonu geliyor.
Onun için "İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, bir üçüncüyü ister." deniliyor. Yeter işte. Vadi bu. Sandık değil oda değil kutu değil, vadi dolusu altın. İki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister. Üçüncüsünü de alayım diye. Bu bir hırs… Eğer insan kazandığı parayla, kazancıyla hayır hasenât yapıyorsa güzel.
Ni'me'l-mâlu's-salihu li-r-racuüli's-sâlihu. "İyi bir mal, iyi bir insana yaraşır." Tabii o malla o salih kimse hayır hasenât yapar. Şu etrafımızda gördüğümüz çeşmeler, köprüler, camiler, medreseler bütün hep ecdadımızın hayırlarının eseri. Zenginler hayır yapmışlar. Paralarını halkın hizmetine harcamışlar.
Su getirmişler. Hele hele çok sevdiğim bir hanımefendi sultan var, hayranım. Bezm-i âlem Vâlide sultan.
Neler yapmış İstanbul'a?
İstanbul'da bence hatırasına anıt dikilmesi gereken mühim bir şahsiyet. Terkos gölü onun malıymış. Su getirmiş, bentler onun. Hastane yaptırmış, fakirler, garipler, garibanlar tedavi olsun diye. Camiler yaptırmış vesaire… Hayrının hasenâtının haddi hesabı yok. Ne kadar güzel! Kazandıklarını hayra sarf etmiş. Tabi böyle zulüm, haksız yere değil, helalinden hayırlı, haklı, meşru, temiz yolarla kazanılmış para….
İnsanoğlu istiyor. Çünkü her ihtiyacı onunla karşılamak mümkün oluyor. Her türlü hayrı yapmak da onunla mümkün oluyor. Ahiret sevabı da zekât vererek, hayır yaparak parayla kazanılabiliyor. O bakımdan iyi. Ama insanoğlunun bir açgözlü tarafı var. Verildikçe doymuyor, daha istiyor. Hani şuna benziyor; Kedinin önüne birazcık bir şey atıyorsun. Lup yutuyor. Bir daha gözünün içine bakıyor, "miyav" diyor. Bir daha istiyor. Bir daha atıyorsunuz, yine istiyor, doymak bilmiyor. Adamın önüne koyuyorsun, bir tabak sıyırıyor, bir daha istiyor. Yanındaki aç. Biraz da ona ver. Veyahut ortaya müşterek bir yemek konulmuşsa bakıyorsunuz, üç tane parça et var içinde, üçünü birden hop hop hop o yutmuş, ötekilerine bir şey yok. Suyuna ekmek banacak da yiyecekler. Olmaz. Kanaat yok, hırs var, açgözlülük var, doymamak var. Bu doğru değil. İn utîte lem takna'. "Ey âdemoğlu! Veriliyor, tamam, yetiyor. Yetecek kadar verildiği halde yine kanaat göstermiyorsun." Demek ki bu hırs, bu terbiyesizlik doğru değil. Neden? Bu sefer başkasının hakkına uzanmaya yöneliyor.
Hırs insanı birtakım günahlara sevk ediyor, birtakım haramları işlemeye götürüyor. Halbuki kanaatkâr olsa, "Yok elimdeki yeter, ben harama yönelmem, bulaşmam." dese o zaman günahtan kurtulacak. Onun için İn utiyte lem takna'. "Verildiği zaman kanaatkâr olmuyorsun. Hırsın tükenmiyor, sönmüyor, yani sönmeli." demek istiyor hadîs-i şerîf. İn übliyte. "Başına bir bela geldiyse; bir hastalık, bir sıkıntı, bir nahoş hadise gelmişse," Lem tasbir. "Sabretmiyorsun."
Biliyorsunuz kâinatı yöneten Allahu Teâlâ hazretleri kullarını imtihan ediyor. İyi kullarının da başına çeşitli sıkıntılar gelmiş. Peygamberler, Allah'ın seçkin, temiz, pırıl pırıl ahlaklı kulları. Çok çok faziletli insanlar… Onların başına da nice sıkıntılar, haksızlıklar gelmiş, işkencelere uğramışlar, hapislere düşmüşler. Yusuf aleyhisselâm'ın hapishane hayatı meşhur. Musa aleyhisselâm'ın firavunla macerası, heyecanları, sıkıntıları dertleri meşhur. İsa aleyhisselâm'ın hali meşhur. İbrahim aleyhisselâm'ın ne kadar sıkıntı çektiğini, nasıl öldürülmek istendiğini biliyoruz. Bunların hayatlarını okumamız lazım. Yani insanoğlu iyi kul olunca da başına belalar, musibetler, imtihanlar geliyor. İmtihan. Başa gelen bütün olaylar, senin iraden dışında, Allah tarafından başına gelen olaylar imtihandır. Yani kaza, bela, hastalık, sıkıntı, çeşitli üzücü olaylar.
Bunlar nedir?
Birer imtihandır.
Bunların imtihan olduğunu bileceğiz. İmtihana güzel karşılık cevap vermemiz, imtihandan iyi not alarak çıkmamız lazım. İnsanoğlu öyle yapmıyor, ve in übliyte lem tasbir. "Başına bir musibet, imtihan geldiği zaman sabretmiyorsun ey âdemoğlu, böyle şey olmaz." Yani "Sabret." demek.
Ölüm bir musibet değil midir? Ailede birisi öldüğü zaman hepimiz üzülmez miyiz, ağlamaz mıyız?
Ağlarız, üzülürüz. Sevdiğimiz hocalarımız rahatsızlandığı zaman...
Mehmed Zahid hocamız rahatsızlandı, ben ihvanımızdan nice insanları hatırlıyorum. Elini açıyor, dua ediyor, "Yâ Rabbi! Benim ömrümden al, hocamızın ömrüne ekle, o yaşasın ben öleyim." diyorlar. Tabii bu sevgiden kaynaklanıyor. Allahu Teâlâ hazretleri'nin ömür sıkıntısı yok ki, oradan alacak, orayı telafi edecek. Sana da, ona da ömür verir. Allahu Teâlâ hazretleri dilerse 1000 yıl yaşar. Ama ölüm de hikmetli, ölüm de gerekli. Bazen insan ölümü de istiyor. Allahu Teâlâ hazretleri'ne kavuşmayı cân-u gönülden istiyor. Sahabeden, Tabiin'den bazı insanların hayatlarını da biliyoruz. "Yâ Rabbi! Hiç olmazsa, bu akşam artık canımı al da, sevdiğim Muhammed-i Mustâfa'ya ve ashâbına kavuşayım." diye dua edenleri okumuştuk kitaplarda, biliyoruz. Ee ne yapalım? Ölüm gelebilir. Hastalık; hastalık Peygamber Efendimiz'e de gelmiş, Eyüp aleyhisselâm'a da gelmiş. Macerası meşhur, Kur'ân-ı Kerîm'de olduğu için ismini zikrediyoruz. Nice yıllar hastalık çekmiş ama imtihanı güzel başarmış. Yani bela, musibet, imtihan gelebilir.
Ne yapacak?
Sabrederek sevap kazanacak.
Bela gelebilir, size de gelebilir. Arabanızda arıza olur. Vücudunuzda hastalık olur, çoluk çocuğunuzda, işinizde problem olur. Dertsiz insan olmaz. Zenginin de, fakirin de derdi vardır. Padişahın da, Reis-i cumhurun da derdi vardır. Dervişin de, köylü dayının da derdi vardır. Herkesin bir derdi var. O halde belaya sabretmeyi öğreneceğiz. Sabır da bizim bir ruhî kuvvetimizdir. Hem de sevap kazanma kaynağımızdır. Ne güzel sabredince Allah sevap veriyor:
İnnemâ yüveffe's-sâbirûne ecrahüm bi-ğayri hisâbin. Allahu Teâlâ hazretleri, "sabredenlere ölçüsüz hesapsız büyük mükâfat" veriyor. İslamî ibadetlerin sonucunda kulun fayda göreceği ibadetlerin çoğu sabırdır. Sabırla elde edilir. Ramazan'da teravih sabırdır, oruç sabırdır, çalışıp çabalayıp helalinden kazanmak, kazandığından zekâtını ayırmak, sevdiği o güzel paraları, fakirlere vesaireye vermek sabırdır. Kimisi severek, kimisi içi, canı koparak veriyor. Neyse sabredecek, o ibadeti yapacak, sadakayı verecek.
Hac sabır, Umre sabır… Binâenaleyh "Ey âdemoğlu! Verildiği zaman kanaatkâr ol, musibet, imtihan geldiği zaman da sabırlı ol, sevap kazan."
Sonra, te'muru'n-nâse bi-l-hayri ve lâ tef'alühû. "İnsanlara hayrı emrediyorsun, "yap" diyorsun, tavsiye ediyorsun, nasihat ediyorsun, kendin yapmıyorsun. Ve tenhâ ani'ş-şerri ve lâ tünhâ anhü. "İnsanlar şer işlemesinler diye nasihat ediyorsun, şerri işlemekten men etmeye çalışıyorsun, kendin, vazgeçmiyorsun, kendin yapıp duruyorsun." Bu bir tezattır. Sözü gibi insanın kendisi de uygulamalı söylediği nasihatleri, kendisi de onları yapmalı. Eskiler bunu çok güzel anlamışlar. Diyorlar ki en-Nasîhatü sehlün ve'l-müşkilü kabûlühâ. "Nasihat etmek kolaydır; yapmak, nasihati kabul etmek zor."
Onun için ne yapmamız gerekiyor?
Sözümüzü kendimiz uygulamalıyız. Önce kendimiz tatbik etmeliyiz. Kendi sözünü nasihatini kendisi uygulamaya çalışan insanların tesiri de çok olur. Kendisi de aynen yapıyor.Çıkartıp parayı önce kendisi veriyor, ondan sonra başkaları da verir. Cömertliği kendisi yapıyor, "cömert ol" dediği kimseler de cömertliği yaparlar. Sabrı kendisi yapıyor, etrafındaki insanlar da bakarlar, sabrederler.
Hele hele böyle, mürşit durumunda, şeyh durumunda olan insanların müritlerinin terbiyesi nasıldır?
Fiilen göz göre göre mücessem bir misal halinde iyiliği bizzat tatbik ediyor. Kendisi örnek oluyor, ötekiler de ona bakarak aynı şekilde hareket ediyorlar. Peygamber Efendimiz'in terbiye metodu bu. Etrafındaki Sahâbe-i kirâmını böyle terbiye eylemiş.
İnsan hayrı söyleyince kendisi önce yapmalı. "Şerri yapmayın." deyince kendisi ilk önce şerri bırakmış insan olmalı, tezada düşmemeli. "Halka verir talkını, kendi yutar salkımı." diye halkımız bunu Nasreddin Hoca'nın ifadesi gibi tatlı bir tekerlemeyle güzel tasvir etmişler.
Bu sadece hocalar için bahis konusu değil, baba için, anne için de böyle. Mesela, çocuğuna diyor ki;
"Evladım yalan söyleme."
Tamam, evlat yalan söylemeyecek ama babası gözünün önünde komşusuna yalan söylüyor. Annesi gözünün önünde gelen misafirlere yalan söylüyor.
"Anne, hayır öyle değil!" dese,
"Sus, sen karışma!" deniliyor.
"Hay Allah neden karışma dedi?!"
Onu da anlamıyor çocukcağız.
Annesinden babasından yalanı görünce, çocuk da yalan kıvırtıyor. Babasından yalanı görünce yalan kıvırtıyor. O zaman ananın babanı terbiyesi, çocuğa tesir etmiyor. Babası yapmıyor ki. "Demek ki söylenilen her şey yapılmayabilirmiş." diye çocuğun aklına öyle bir iz yapıyor, öyle yerleşiyor. Bu sefer hayatta problem oluyor. Hadi bu sefer, bu çocuğu da düzelt. Anasını, babasını düzeltmek için uğraş, çocuğunu düzeltmek için uğraş. Kötü demirden, iyi kılıç yapılmaz. Kötü anne baba, çocuğunu o kadar terbiye edebiliyor. Edemiyor...
Birisini anlattılar. Evde koca karısına, "Namaz kılma." diyor.
İyi ama niye kılmasın? Allah "kılın" diye emrediyor. Niye kılmayacak?
Kendisi kılmazmış, babası da kılmazmış.
Haa anlaşıldı. Babası namazsız bînamaz, oğlu da olmuş bînamaz, karısını da bînamaz yapmak istiyor. Karısına da "Namaz kılma." diyor. Dedim ki;
"Namazı kılacaksın, Allah'ın emridir çünkü. Koca ne derse desin. Kocana da nasihat edeceksin. O herife." dedim. "Herif" dedim artık, ne yapayım? "O herife söyle, Allah'ın 'kılın' dediği şeyi kılmamak olur mu?" Allah Kur'ân-ı Kerîm'de, "Namaz kılın." diyor. Namazın çok faydaları var. Namazla ilgili bir bahis açsak, bir iki vaaz yetmez. Aylarca, aylarca namazı anlatsak bitiremeyiz.
Karısını namazdan men etmeye çalışıyor.
"Namaz kılma!"
Namaz kılmayınca ne olacak? Niye inançsız insanlar gibi değil?
İnancından dolayı çok büyük avantajlar var da sen onun farkında değilsin. Sen bindiğin dalı kesmeye çalışıyorsun. Böyle cahillikler ediyor.
Demek ki bir insanın özü sözüne uygun olması lazım. Babalar için de öyle. Öğretmenler için de öyle…
Hayatımızın her anında, her yerinde dürüst olmak, doğru olmak gerekli. Bu hadîs-i şerîfte de çok güzel bu noktaya temas ediliyor.
Sonra, ve tuhibu's-salihîne ve leste minhüm. "Salihleri seviyorsun ama onlardan olamamışsın." Sevdiğin insanlar gibi olmaya çalış. Bizim dinimiz model insanları benimseyip onlar gibi olma çalışmasıdır. En güzel model Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'dir. Ona benzemeye çalışmak, sünnet-i seniyyesine uymak, fenâ fi'r-resûl makamına ermek, Resûlullah'ta fâni olmak, erimek yani Resûllulah'ı iyice içine sindirmek, Resûllulah'ın bir gölgesi olmak. Onun gibi olmak ne kadar güzel!
Ve tubğidu'l-münâfikîne ve ente minhüm. "Münafıkları sevmiyorsun, tenkit ediyorsun." gazetelerde vesairelerde.. Ağzını açıyorsun, kahvede bacak bacak üstüne atıyorsun, tenkid ediyorsun. Vay falanca adam şöyle yaptı böyle yaptı. İyi ama sen de şöyle böyle yapıyorsun, o tenkit ettiğin şeyleri yapıyorsun. Olmaz. Yani o kötülükleri senin de bırakman lazım. İyi salih bir insan nasıl olmalı, bunları sor, vasıfları öğren, o vasıfları elde etmeğe çalış. Münafıkların alametleri nedir? Öğren. Onlar varsa sende onlardan kurtulmaya çalış.
Aziz ve sevgili ve değerli Akra dinleyicilerim, işin aslı faslı budur.
Allahu Teâlâ hazretleri bizde sevmediği ne gibi hal ve huy ve sıfat varsa bizi onlardan kurtarsın. Bizi sevdiği güzel sıfatlara sahip eylesin, sevdiği kul eylesin. Huzuruna sevdiği kul olarak varalım. Rabbimiz bizi sevdikleriyle beraber, bizim sevdiklerimiz yakınlarımızla beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim,
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.
17.03.1985 -
Ramazan Orucu ve
16.10.1998 -
Peygamber Efendimizin 7
