29.04.1994 - Nefisle Mücadele

29.04.1994 - Nefisle Mücadele
Bismillahirrahmanirrahîm
Elhamdülillahi Rabbilalemin .Vesselâtü vesselâmü alâ seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmaîn.Ve men tebiahu biihsanin ila yevmiddin.
Emma bâd:
Biliyorsunuz cihat dediğimiz zaman hepinizin hatırına savaş geliyor, eline silah alıp düşmanla cephede karşılaşmak, vuruşmak, harp etmek geliyor. Halbuki Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde, insanın nefsiyle mücadele etmesi de bir cihat olarak anlatılıyor ve buna "en büyük cihat" veyahut "daha büyük cihat" deniyor. Düşmanla olan harpten daha önemli, daha büyük olduğu için veyahut da hayatın temeli insanın bu nefsine hâkim olması ve yenmesine dayandığı için en büyük mânasına da gelebilir.
Arapçadaki ism-i tafdîl sîgaları hem komperatif olur hem süperlatif olur. Yani cihad-ı ekber dediğimiz zaman, nisbeten "öteki cihada göre daha büyük olan cihat" mânasına gelir. Bu mukayese, komperatif mânasıdır. Veyahut da "en büyük cihat" mânasına gelir. Bu da süperlatif, yani en üstünlük sıfatı, sıfatların mukayesesinde en üstün derece demektir. Yani cihad-ı ekber, en büyük cihat mânasına da gelebilir.
Düşmanla yapılan cihattan daha büyük olduğunu düşünmemiz bile çok güzel. O bile bize yeter. Düşmanla yapılan cihat, savaş, çok zor bir şey... Hem para, hem cesaret, hem kuvvet, hem de birçok meziyetleri istiyor. Birçok meşakkatler getiriyor insana. Yaralanmak var, acı çekmek var, uzuvlarını kaybetmek olabilir. Ve sonunda şehit olmak da olabilir. Çok ciddî bir şey...
İnsanın nefsiyle uğraşması, bu kadar ciddi, bu kadar sevaplı, sonucu kesin olarak cennet olan bir faaliyetten bile daha büyük, ekber olursa bu bile nefisle uğraşmanın ne kadar önemli olduğunu bize göstermeye yetiyor.
Muhterem kardeşlerim!
Eskiler cihad-ı ekber'i biliyorlardı. Nefisle cihat etmeyi önemli bir dava, önemli bir mesele olarak zihinlerinde canlı tutuyorlardı. Bu zamanın insanı bunu unutmuştur. Bu zamanın insanı nefsi de, dini de bilmiyor. Namazı da, orucu da, Kur'an'ı da, caminin yolunu da, bilmiyor... Kur'ân-ı Kerîm'in ihtiva ettiği muazzam güzellikteki emirleri, hakikatleri de bilmiyor. Bilmediği için de düşman oluyor.
Kendi keyfinin önüne din geliyor diye düşünüyor. "Ben eğlenecektim, içki içecektim, din yasaklıyor, keyfimi sürecektim din yasaklıyor." diye bazıları sırf dini, nefsinin arzularının önünde bir engel olarak gördüğü, nefsinin tarafından olduğu için dine düşman oluyor. İslâm'da o arzularının engellenmesi umûmî değil, onu da bilmiyor. İslâm arzuların hepsini engellemiyor, arzuları nizama sokuyor. İslâm, nefsin meşru arzularını yerine getirmeyi de sevap olarak bildiriyor. Kimse bunları karşısına geçip söylemediği için veyahut söylese de onların duyma imkânı olmadığı için, İslâm'ı böyle karanlık görüyor, öcü gibi görüyor. Müslümanlığı tahammül edilmez bir hayat tarzı gibi görüyor. Ama öyle değil... İslâm'da nefsinin arzularını meşru sınırlar içinde ona vermek var. Hatta Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Nefsüke matıyyetüke ferfakbihâ. "Nefsin senin bineğindir, ona yumuşak davran! Sert davranma, bakımını güzel yap! Çünkü ömrünün sonuna kadar sen nefsinle beraber, bu vücudunu sürükleyeceksin, yaşayacaksın. Bu, onunla ömrünün sonuna ulaşacaksın." mânasına geliyor
Onun için, bir müslümanın nefsine karşı davranışı iki türlüdür;
Bir taraftan nefsin meşru arzularını, hatta zevklerini,şevklerini, isteklerini; "Al bakalım, senin şu anda hakkındır." diye vermek. Mesela, iftar vaktinin zevki ne kadar güzeldir. Yemekler hazırlanır, meşrubat hazırlanır, meyveler önümüzdedir. Ramazanda bir iftar keyfi ve zevki vardır. Sofranın bir neşesi vardır ki hepimiz özlüyoruz. Demek ki İslâm yeri gelince, "Oruç tut, yeme!"; yeri geldiği zaman da, "Buyur, en güzel yemeklerle iftar et!" diyor.
Evlenmek de bunun gibi. Evlenmek var, ama gayrımeşru işler yok... Flört bile yok, hatta bakmak bile yok. Bazıları bunları bilmiyorlar.
"Bir bakış gözüne takıldı, neyse ne ama ikinci bakış günahtır, şeytandandır." buyuruyor Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem. Bakmak bile yok...
Peki, ne var?
Evlenmek, mutlu bir yuva kurmak var. İnsanın iyi bir eşle, çoluk çocuğunun yetişeceği sıcak bir yuva kurması var. Gayet güzel... Kazanç var. Helâl kazançlarıyla meşru dinlenme ve diğer arzularını yerine getirme var. Nefse karşı bir işimiz bu…
İkinci bir işimiz daha var; o da nefsin arzuları taşıyorsa, azıyorsa, çoksa, haksızsa, haddini aşmış durumdaysa o zaman ona karşı durmak ve onu engellemek, onu hizaya getirmek, normal çizgiye getirmek...
Bu, hayatta her zaman yaptığımız bir şey… Çocuklarımızı da böyle terbiye ediyoruz. Nefsimizi de çocuk gibi düşünebiliriz. en-Nefsüke't-tıfli dediği gibi İmam Bûsirî hazretlerinin, hakikaten nefis çocuk gibidir. Duygusal yönden de çocuk gibidir. İnat eder, ayağını teper, tepinir durur, ille bir şeyi ister. Tabi ona da her istediği verilmez.
[Bir çocuk;] "Benim canım taşı alıp şuraya atmak istiyor, şu camı kırmak istiyor." derse "Olmaz, komşunun camı kırılmaz, yanlış işi yapma!" deriz. Ama kendisini alırız, öperiz, koklarız, parka da, salıncakta sallanmaya da götürürüz.
Nefis de böyledir. Meşru arzularını yerine getirmek var. Ama azgın ve taşkın olduğu zaman, kabardığı zaman, gayrimeşru arzularının karşısında da insanın durması lazım. Çünkü bir kötülüğe niyet ettiği zaman, ondan vazgeçmek bile büyük sevap oluyor.
Daima iyi şeyleri yapmaya niyet edin! Sabahtan, bir gün önceden, geceden niyet edin ve ertesi gün onları, yazdığınız göğüs defterinizde, akıl defterinizde bulunan iyilikleri madde madde yapmaya çalışın!
Yaparsanız, bire on, bire yetmiş, bire yedi yüz ve yedi yüzden fazla sevap alacaksınız.
Yapamazsanız bile niyet ettiğiniz için yine sevap alacaksınız. Eğer nefsiniz kabardı, etrafınızdaki olaylar sizi tahrik etti de bir takım kötülükleri yapmaya az kaldıysa, kendinizi tutmayı da öğrenin. Tuttuğunuz zaman da sevap alacaksınız.
Bilin ki insanın nefsiyle mücadele etmesi cihâd-ı ekberdir. Düşmanla savaştan da daha büyüktür veyahut en büyük savaştır. Çünkü toplumlar, insanların nefislerini yendiği zaman güzel şeyler yapmalarıyla ileri gidiyor. insanların yaptığı kötülüklerin çoğunun arkasında nefis vardır. Evet, şeytan da vardır; ama şeytan, nefsi kandırarak insanlara kötülükleri yaptırıyor. Esas itibariyle nefsin sağlam olması halinde;
İnnehû leyse lehûsultânünale'l-lezîneâmenû ve alârabbihimyetevekkelûn. buyurulduğu gibi âyet-i kerîmede şeytanın insana doğrudan doğruya yaptırım gücü yok. Sadece telkin gücü var. Yapan nefistir. Binaenaleyh, nefsin de karşısına çıkmaya dikkat edelim!..
Tabi, nefsin karşısına çıkmak ayrı ve uzun bir iş... Nefis terbiyesi dediğimiz bir eğitim istiyor. Yunus Emre gibi, Mevlânâ gibi -Allah onlara rahmet eylesin, o evliyâullah büyüklerimizin şefaatine bizleri erdirsin. bir eğitim görmeyi gerektiriyor. Öyle bir mübarek zâtın dizinin dibinde insanın yetişip onun metotlarını ve nefsini yenmeyi öğrenmesi lazım. Çünkü insan nefsini yendiği zaman büyük sevaplar alıyor.
sizlere nice nice iyi şeyleri yapmaya muvaffak olmanızı diliyorum. Allah'tan hayırlı işleri yapmanızı ve çok sevaplar kazanmanızı, büyük mükâfatlara ermenizi diliyorum. Günahlardan kendinizi tutabilecek güçte olmanızı diliyorum.
Allahu Teâlâ hazretleri sizlere ve bizlere tevfîkini refîk eylesin. Hayırları işlemeye muvaffak eylesin. Şerlerden korunmamızı nasip eylesin. Ömrümüzü hem kendimize, hem ailemize, hem milletimize, hem de Ümmet-i Muhammed'e en faydalı, en hayırlı tarzda, hiç bir saniyesini dahi ziyan etmeden, zayî etmeden, boşa geçirmeden, verimli, hayırlı, olumlu, dolgun, olgun bir şekilde geçirmemizi nasip eylesin.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi cennetiyle, cemâliyle taltif eylesin. sevdiklerimizle, dostlarımızla, evlatlarımızla, yakınlarımızla beraber Aziz ve sevgili AKRA dinleyicilerim,
Es-Selâmüaleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
29.05.1987 -
Musa (a.s) ve
17.06.1994 -
Tatil Zamanı Geldi,
