31.03.1993 - İyi ve Kötü İşlere Vesile Olmak ve Bunun Karşılığı

31.03.1993 - İyi ve Kötü İşlere Vesile Olmak ve Bunun Karşılığı
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizi sevdiklerinizle beraber iki cihanın her türlü hayırlarına sahip ve mazhar eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
Eyyümâ dâ'in de'â ilâ dalâletin fe't-tübi'a fe inne ‘aleyhi misle evzâri meni't-tebe'ahû ve lâ yunkasu min evzârihim şey'en ve eyyümâ dâ'in de'â ilâ hüden fe't-tübi'a fe inne lehû mislü ücûri men'ittebe'ahû ve lâ yunkasu min ücûrihim şey'en.
Enes radıyallahu anh'ten. Büyük hadis alimi İbn Mâce bu hadîs-i şerîfi rivayet eylemiş.
Mânası nasıl?
Eyyümâ dâ'in. "Herhangi bir davetçi, çağırıcı, kılavuz, önder ki" De'â ilâ dalâletin. "Bir dalalete, sapıklığa çağırmış."
Ortaya çıkmış, çığırtkanlık, davetçilik yapıyor. Sevk etmeye çalışıyor kendisini dinleyenleri.
Nereye ama?
Dalalete, sapıklığa, şaşkın bir işe, günah olan bir şeye…
Fe't-tübi'a. Bazıları da onu duyuyorlar; "A! tamam, güzel, ben de geleyim, ben de yapayım," diye ona tâbi oluyorlar, davetine icabet ediyorlar. Günahı işlemeye yöneliyorlar. O davet etti, ötekiler de yöneliyor.
Fe inne aleyhi misle evzâri meni't-tebe'ahû. "İşte o davet eden kimseye,
kendisine tâbi olanların işlediği günahların veballeri, günahları kadar günah da yüklenir."
Davet ettiği için…
Ve lâ yunkasu min evzârihim şey'en. "Ama o günahı işleyenlerin de günahlarında bir azalma olmadan, eksiltme olmadan -oradan alınarak değil-, o günahı işleyene o günahlar, cezalar defterine yazılıyor."
Mahvolacak. Cezasını çekecek. Perişan olacak. Ama davet eden kimseye, o çığırtkan, yola durup da insanları o yanlış yola çağıran kimse, o da aynı miktarda günahı yüklenecek ve defterine o günahlar yazılacak. Bu çağırmasaydı, öyle bir şeyin çığırtkanlığını yapmasaydı…
Aksi de var.
Eyyümâ dâ'in de'â ilâ hüden. "Herhangi bir çağırıcı ki hidayete davet ediyor."
Allah'ın sevdiği güzel bir yola, sevaplı, hidayet damgası taşıyan bir işe…
İhdine's-sırâta'l-müstakîm. diyoruz ya. "Bizi doğru yola hidayet eyle, sevk eyle" diye.
Böyle doğru yol üzerinde yapılan güzel bir fiil, bir hareket, herhangi bir işlem, eylem, tavır… Güzel bir şeye çağırdı, davet etti.
Fe't-tübi'a. Ona da bazı insanlar: "Evet, ne kadar güzel şeye davet etti bizi. Tamam, biz de böyle yapalım." dediler. "Tâbi oldular." Fe inne lehû misle ücûri meni't-tebe'ahû. "İşte kendisinin sözünü dinleyip o güzel işi yapmaya kalkışan insanların sevaplarının misli aynen buna da verilir." Ve lâ yunkasu min ücûrihim şey'en. "O sevaplı işleri işleyenlerin sevaplarından hiçbir şey eksilmeden, onlar o sevapları alırlar, onların aldığı o sevaplar kadar o çağıran insana da sevap verilir."
Misallendirelim: Bir adam diyor ki;
"Gelin bu akşam lise günlerini anmak için bir âlem, bir toplantı yapalım, eğlenelim."
Hani yiyelim, içelim, kâm alalım dünyadan tarzında çağırıyor. Onlar da -dinleyenler de;-
"Tamam, okulda beraberdik, şimdi iş adamı olduk; ama işte bilmem, okulumuzun kutlama günü gidelim şuraya…"
Gidiyorlar, hepsi birden bir şeyler içiyorlar. Günahlar işliyorlar. Tamam, işte o ilk çağıran adam, telefonu açıp da ötekisini çağıran adam da aynı günahları, bir miktar da çağırdığı kimselerin günahları kadar da ayrıca kendi günahının üstüne alır.
Diyelim ki bir vâiz, bir hocaefendi çıkıyor kürsüye diyor ki;
"Bakın sabah namazından sonra camide oturmayı Peygamber Efendimiz severdi. İşrak vaktine kadar Kur'an okuyarak, zikrederek vakit geçirirdi. Böyle vakit geçirenin sevabı çoktur. O gün bir hac ve umre yapmış kadar sevap alır. Rızkı bol olur. Ölürse imanla göçer. Şöyle olur, böyle olur…"
Ballandırıyor, anlatıyor. Dinleyen şahıs da diyor ki;
"Ben de yarın sabah namazından sonra oturayım. Camide böyle yapayım, bu sevapları alayım. Bir hac ve umre sevabı az değil."
Tamam! Ertesi gün kalkıyor ve camide öyle sabah namazını kıldıktan sonra oturuyor rahat bir şekilde. Kur'ân-ı Kerîm'ini okuyor, Yâsîn'ini okuyor, dualarını ediyor. Tesbihlerini çekiyor. Sonra güneşin doğmasından işte şu kadar yarım saat falan vakit geçtikten sonra kalkıyor, işrak namazını kılıyor. Kalkıyor gidiyor…
Bu kimse ne yaptı?
Bir hac ve umre sevabı aldı. Rızkı bol oldu. İşte birtakım büyük mükâfatlara nâil oldu. Büyük sevaplar kazandı. Bu sevapları alacak, onun defterine yazılacak ama o hocaefendi ona söylemişti ya vaazda, kürsüden hatırlatmıştı. Bu, ondan öğrenmişti… O hocaefendinin defterine de melekler bunun kazandığı sevap kadar sevapları yazarlar.
Niçin?
O anlattı, bu dinledi. Onun anlattığını uyguladığı için.
İşte İslâm'ın toplumsal diyelim yeni kelimelerle, içtimâî yönü bu, iyi bir şeye çağırdığınız zaman, çağırdığınız kimselerin işledikleri iyiliklerin sevabının bir mislini siz alacaksınız. Kötü bir yere çağırdığınız zaman işlenen günahların vebalinin bir misli de sizin omzunuza… Çünkü onları siz o işe çağırdınız, sizin omzunuza yüklenecek.
O halde ne yapacağız?
Hiçbir kimseyi hiçbir kötü yola çağırmayacağız. Herkesi iyi yola çağırmaya gayret edeceğiz.
Toplu yaşamda, topluluk hayatında, içtimâî hayatımızda nasıl davranmamız gerekiyor?
Kendimiz iyi insan olacağız. Başka insanları iyi işe çağıracağız, kötü işe çağırmayacağız. Kendimiz âmâl-i sâliha işleyeceğiz. Başkalarının da iyi işler işlemesi için aktif propaganda, reklam, tanıtma, öğretme işleri yapacağız. Bunun aksine kötü şeylerin yapılmamasına da gayret göstereceğiz. Kötülükleri yapmak isteyen: Benim hürriyetim var istediğimi yaparım sana ne, karışma bana falan diyorlar bazıları öyle değil.
Sakın aldırma da geç git, diyemem, aldırırım, Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. dediği gibi Mehmed Âkif rahmetlinin… Allah kabrini nur doldursun. Cümle geçmişlerimize rahmet eylesin. Onun dediği gibi biz sorumluluk duygusu taşıyoruz. Biraz sıkıntı çeksek de birtakım zararlar, sıkıntılar, üzüntüler, başı ağrıtacak, gönlü kıracak birtakım olaylarla karşı karşıya gelme durumu olsa bile biz böyle davranacağız.
Düşünün böyle insanlardan müteşekkil bir toplumu… Diyorlar ki Kızılcahamam'a gelirken Azaphane deresi… Diyorum ki; bir kere o Azaphane değil, Âzep deresi. Âzep de azap demek değil. Âzep bekar demek.
Âzep deresi ne demek?
Bekarların deresi. Birçok yerde bekar deresi vardır.
Bu ne demek?
Eski devirde şehrin, beldenin içinde kimse günah işleyemiyormuş.
Neden?
Aklı başında, âyetleri, hadisleri bilen ciddi müslüman, mütedeyyin, salih, âbid, zâhid insanlar yaptırmıyorlar. Şehrin, beldenin, köyün içinde bir günahı göz göre göre işlettirmiyorlar.
Ne yapıyor o zaman bekarlar?
Gidiyorlar sazını, çalgısını alıyor derenin içinde dımbırdatıyor veya saklı saklı, gizli gizli -Allah saklasın, Allah böyle durumlara düşürmesin- içkisini alıyor, derenin kenarında içiyor. Ya da bir kadın götürüyor, oynatıyor falan…
Nerede yapıyor?
Bekarların eğlendiği Bekar deresi… Kaçak yer. Gizli günahların işlendiği yer.
Fırsat bulsa ötekiler ona da müdahale ederler ama beldeden oraya gelinceye kadar onların nöbetçileri vardır, geliyorlar vs derler, kaçarlar. Yaptırmazlar ama işte toplumda o zaman iyilik oluyor, kötülük yapılmıyor. Çok gizli yollarla, çok saklı şekillerle birileri yapıyorsa Allah onun cezasını verecek ama hiç olmazsa toplumdan sorumlu olan insanlar, yöneticiler günaha girmiyor, bir de o günahları gören insanlar müdahale ettikleri için kimse de kalkıp herkesin gözü önünde böyle bir şey yapamıyor. Takibata uğruyor, protestoya uğruyor, yapamıyor. O zaman toplum iyi bir toplum oluyor. İyilikler yapılıyor. İleri gidiyor. Günahlar olmuyor. Haramlar işlenmiyor. Haksızlıklar yapılmıyor. Zulümler olmuyor. İslâm toplumları, tarih boyunca İslâm'ın hâkim olduğu zamanlarda işte böyle mutlu yaşamışlardır. Pırıl pırıl, tertemiz yaşamışlardır.
Kendimiz müslüman olduğumuz için kendimizi reklam etmemiz gibi düşünülebilir. Öyle diyebilirler bazı insanlar ama bizim dışımızda olup müslüman olmayıp bizim ülkemize misafir olarak gelmiş insanların hatıraları var. Yazıları var.
Mesela, Baron de Büsbek diye bir Hollandalı, Belçikalı seyyah gelmiş Kanûnî devrinde. Kanûnî devrini anlatıyor. İstanbul'un manzarasını, halkın hâlini, ahlâkını, alışverişi, vesâireyi kitabında, hatıralarında anlatıyor. Müslümanların çok dürüst olduğunu, temiz olduğunu, sözlerine sadık olduğunu, güvenilir olduğunu söylüyor ve diyor ki:
"Eğer siz Osmanlı ülkesine ziyarete giderseniz, bir müslümana misafir olabilirsiniz; çünkü yatakları, yorganları temizdir, yemekleri, evi temizdir. Sakın benim dindaşımdır diye bir gayrimüslime inmeyin." diye ikaz ediyor.
"Sonra, bir müslüman size "şunu şöyle yapacağım" diye söz vermişse, "tamam" demişse, sözü sözdür. Yazılı bir senet olmasa bile dediğini yapar, çünkü sözlerine sadıktır onlar." diyor. "Ama bir gayrimüslimle anlaşma da yapsan, yine seni aldatır, hile yapar, ona itimat edilmez!" diye söylüyor.
Bu neyi gösteriyor?
Düşmanın, yabancı bir insanın, ülkemize gelmiş bir misafirin sözleri bunlar; bizden olan bir kimsenin sözü değil. Osmanlı toplumunun, İslâm'dan mutlu olduğunu, halkın tertemiz olduğunu ve İslâm'dan mahrum olan kesimlerin de o seviyeye çıkamadığını gösteriyor.
"Toplum ileridir."
Hayır, toplum ileri değil! Toplumun içinde İslâmî hayatı benimsemiş mü'minler ileri; İslâmî hayattan mahrum kalmış olanlar o ahlâka sahip değil!
O zaman nereden kaynaklanıyor fazilet?
İslâm'ın kendisinden, Müslümanlık'tan kaynaklanıyor. Bu çok önemli… Seyyahların hatıraları bu bakımdan bizim için güzel birer misal oluyor.
Temenni ederiz ki İslâm'ı ailemizde yaşayalım. Kendi nefsimizde, içimizde, ruhumuzda yaşayalım. Mahallemizde, köyümüzde, kasabamızda yaşayalım. Her şey Allah'ın rızasına uygun olsun. Allah'ın rızasına uygun olmayan şeyleri de temizlemek için elbirliğiyle bir çalışma yapalım.
Hani çevre temizliği diyoruz, Çevre Bakanlığı kurduk; bir de böyle ahlâkın temizlenmesi meselesi var. Ahlâkî çevrenin de güzelleşmesi, temizlenmesi, günahlardan arınması meselesi var.
Biz her yönden çevreciyiz. Çevre-Kültür derneklerimizi kuran arkadaşlarımızdan Allah razı olsun. Biz çevreyi ağaçlandırmak, çevreyi temizlemek, çevreyi güzelleştirmek istiyoruz. Tarihî, sosyal çevreyi güzelleştirmek istiyoruz. Toplumda yetişen bir insanın, sıhhatli bir ruhla yetişmesini sağlayacak tedbirleri almak istiyoruz. Mânevî çevreyi temizlemek istiyoruz, günahlardan. İnsanların çevresini temizleyip günahların hiç böyle göz önünde başkalarına örnek olacak, şaşırtacak bir şekilde misal olarak görünmesini dahi arzu etmiyoruz, temizlemek istiyoruz.
Allahu Teâlâ hazretleri İslâm'ın güzelliklerini anlayıp onu şahsî hayatımızda, aile, toplum hayatımızda, her yönde, her yerde güzelce uygulamayı nasip etsin.
Böylece ne olacak?
Dünya saadeti olacak.
Sonra ne olacak?
Âhirette de Allah'ın emirlerini tuttuğumuz için âhiret saadeti olacak. Sonsuz, ebedî, çok güzel nimetlere gark olmuş durumda bir cennet hayatı; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin hayaline sığmayan güzelliklere, nimetlere müslümanlar sahip olacak.
Allahu Teâlâ hazretleri iki cihanda cümlenizi bu saadetlere nâil eylesin, bahtiyar eylesin aziz ve sevgili Akradinleyicilerim,
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
27.02.1998 -
Dünya Müslümanlarına Yardım
27.01.1995 -
Zekat Malı Azaltmaz
