İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

27.04.1993 - Hacı Bektaş Velinin Hayatı 1

27.04.1993 - Hacı Bektaş Velinin Hayatı 1
Günün Sohbeti

27.04.1993 - Hacı Bektaş Velinin Hayatı 1

27.12.2024
16 dk 31 sn

Çok kıymetli kardeşlerim;

Diyorlar ki; "Hacı Bektâş-ı Velî' çok hoşgörülü bir insandı, modern zihniyetliydi. Kadın erkek ilişkilerinde çok demokrat idi. İçkiye de müsamaha ediyordu. Namaz kılmasa da oluyordu.'' diyor.

Böyle anlatıyorlar. Sonra;

''Türkçüydü, anti-Arap bir zihniyete sahipti ve Arap kültürüne bir reaksiyon olarak Kırşehir'de bayrak açmıştı...'' deniliyor.

Hâlâ platonik, efsanevî ve masalımsı anlatımlar devam ediyor.

Tabii Türkiye'de Alevî vatandaşlarımız da var. Onlar da ''Hacı Bektâş-ı Velî pîrimizdir'' diyorlar. Seviyorlar ve bunların sayıları da milyonları buluyor. O bakımdan onlar da bu konu ile ilgileniyorlar. Benim bu çalışmam gibi bu konuyla ilgililer.

Hatta Ankara'da Kemal Aytaç Bey vardı. Millî Güvenlik Kurulu'nda da görev yapmış; Malatya'da rektör yardımcılığı yaptı. Benim tezimi merak etmiş, okumuş, henüz tanışmıyoruz;

''Bu şahısla tanışmak istiyorum!'' demiş. Fakülteye geldi, tanıştık. Ondan sonra da sevgimiz, muhabbetimiz devam etti. İnönü Üniversitesi'ne rektör yardımcısı olarak gitti. Oraya bizi transfer etmek istedi.

''Buyurun, bizim Malatya'ya gelin!'' dedi.

''Ben sakallı bir insanım.'' dedim.

''Mahzuru yok!'' dedi.

Sonra bir haber gönderdi. Oradaki Alevî vatandaşlarımız, kardeşlerimiz;

''Hocamız bu doçentlik tezini ya kendisi bastırsın; ya da müsaade etsin biz bastıralım!.. Bu konu çok güzel, merak ediyoruz.'' demişler.

Sonra, Hacı Bektâş-ı Velî'nin askeriyede de bir önemi var. Çünkü Yeniçeri'lerle ilgisi var; Yeniçeri'lerin 94 tane ordusu var... Orta diyorlar; ordu veya bölük demek, askerî birlik demek... Onlardan bir tanesinde baş köşeyi Hacı Bektâş-ı Velî'nin mümessili temsil ettiği için ordu ile de ilişkili...

Bazı paşalar o bakımdan Hacı Bektâş-ı Velî ile de ilgileniyorlar. Hatta benim tanıdığım bir albay vardı. Hacıbektaş kasabasını severek, hürmetle ziyaret etmiş.

Kültür tarihimizde büyük yeri var. Bektâşî tarikatıyla ilgisi var. O bakımdan muhakkak sizleri de ilgilendirmiştir.

 

Hacı Bektâş-ı Velî'nin hayatı, eserleri ve görüşleri hakkında size bazı bilgileri vereyim.

Bizim doçentlik tezi olan Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makâlât'ını eksikli kusurlu bastılar. Bunun tashih edilerek, düzeltilerek yeniden basılması lâzım. Hacı Bektâş-ı Velî hakkında O'nu seven insanların arasında birtakım menkabeler var; Menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî... Menâkıb denilince, tarihi bilgi olmuyor da biraz daha sübjektif, gerçekliği münakaşa edilebilen, bazı konularda insanı biraz kuşkuya düşürebilen bilgiler demek oluyor.

 

Onun için biz bilim adamı olarak menkabeler için, Menâkıb-ı Hacı Bektâş budur diye söyleyemiyoruz. Menâkıbnâme'yi inceliyoruz. Şurası doğru olabilir, burası olmayabilir. Şurası şu sebepten, şu delilden, bu kanıtlardan dolayı doğru değildir diyebiliyoruz.

Hacı Bektâş-ı Velî'nin zamanı ile ilgili belgeler çok azdır.

Hacı Bektâş-ı Velî Horasan'lıdır. Horasan bugün İran'ın kuzeydoğusuna, Hazar Denizi'nin güneydoğusuna rastlayan mıntıkadır. Özbekistan'ın, Türkmenistan'ın, Afganistan'ın bir kısmını içine alan bir bölgedir. Bu bölgede, Nişâbur şehrinde doğduğu rivayet ediliyor. Doğru olabilir. Bunun doğruluğunu eserin içindeki fikirlerin tahlilinden, Hacı Bektaş'ın kültürel yapısının incelenmesinden de teyit ediyoruz. Böyle olması mümkün...

Hacı Bektâş-ı Velî, onu sevenlerin söylediğine göre Arap soyundan, hatta Peygamber Efendimiz'in evladından bir seyyiddir. Kendileri çok net olarak ''seyyid'' diyorlar. O zaman tabii bir Arab'ın kalkıp da Türkçülük yapması olamaz.

Arap kültürüne reaksiyon olarak Kırşehir'de Türkçü bir cereyan başlatmış!?.. Bu masal, böyle şey olamaz, mümkün değil. Zaten milliyetçilik cereyanları 19. asırda çıkmış. O asırda böyle bir cereyan yok. Herkes kavmiyetçilik çok günah, ayıp diye düşünüyor. Birçok kavim bir potada erimiş, birbirlerini kardeş biliyor. Böyle bir şey bahis konusu değil.

''Seyyid olması mümkün müdür?''

Mümkündür. Çünkü Nişâbur zaten Arap ordugâh merkezi idi. Nişâpur'dan Arap olduğunu bildiğimiz çok alim yetişmiştir. Hâce Abdullâh-ı Ensârî, ensardan, Medine'dendir. Sülâlesini, şeceresini çok net olarak biliyoruz. Arap kavminden, Nişâbur'a yakın bir şehirdendir. Daha pek çok isimler verilebilir. Mümkündür, Hacı Bektâş-ı Velî de seyyid olabilir.

Zaten Makâlât isimli eserini Farsça ve Türkçe değil Arapça olarak yazmıştır. O devirde Farsça çok yaygın ve Hacı Bektaş'ın yaşadığı zamanda birçok kimse Farsça yazıyor. Divanda, devletin kademelerinde Farsça konuşuluyor. Sonra Karamanoğlu Mehmed Bey, ''Bundan sonra bârgâhta, dergâhta Türkçe konuşulsun!'' demiş de, Farsça'dan öyle vazgeçilmiş. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Mesnevî'yi Konya'da Farsça söylüyor. Böyle bir durumda Arapça eser yazıyor. Doğru... Demek ki Arap ırkından ki Arapça yazmayı uygun görmüş.

Ne zaman yaşamış?.. Çeşitli rivayetler var, onları inceliyoruz. Mevlânâ ile çağdaş...

Tarikatların tekkelerinde tomarlar vardır. Tomar halinde dürülmüş, deri veya çok sağlam kâğıt üzerine yazılmış şecereler vardır. Bu makama kim geldi, ondan sonra kim geldi, ondan sonra kim geldi?.. Sıra ile yazılır ve şeyhinden halifesine, ondan ötekine intikal eder. İşte tomar denilen bu şecere kâğıtlarında verilen bazı rakamlar vardır. O rakamların doğru olması mümkündür. Çünkü o gibi evrak muhafaza edilmiş, korunmuştur ve oradan alınmış olması mümkündür.

O kayıtlara göre altmış üç yıl yaşamış; milâdî 1209'da doğup, 1270'de vefat etmiştir. Biz bunu birtakım vakfiye kayıtlarından da tespit edip yanlışları düzelttik. Başka tarihler söyleyenler var; 738'de ölmüştür diyenler var... Mümkün değil. Çünkü ondan kırk elli yıl önce yazılmış vakfiye kayıtlarında ''merhum'' gibi ifadelerle bahsedildiğine göre, demek ki ondan evvel ölmüş diye çıkarıyoruz.

Yakın devirde onunla ilgili bilgi veren kitaplara bakıyoruz ve bu verdiğimiz rakamların doğru olduğunu tahmin ediyoruz. Hicrî 606-669, milâdî 1209-1270 yılları arasında yaşamış ki bu Mevlânâ ile akran ve çağdaş demektir. Zaten menâkıbnâmelerde de onunla çağdaş ve birbirleriyle münâsebetleri olduğuna dair rivayetler var.

O rivayeti anlatayım. Eflâkî diye Menâkıbü'l-ârifîn adlı eseri Millî Eğitim Bakanlığı Klasikleri arasında neşredilmiş olan, Mevlânâ'dan sonra yaşamış, onun torunuyla çağdaş bir yazar var. Mevlânâ ile ilgili rivayetleri duyarak, çevreden toplayarak o eseri meydana getirmiş. Eserinin bir yerinde şu hadiseyi anlatıyor:

Kırşehir'de Sulucakarahöyük denilen yerde (şimdiki Hacıbektaş kasabası) bir şahıs varmış ve Mevlânâ'ya muhalif imiş. Bir müridini oraya göndermiş. ''Git o Mevlânâ denilen adama, de ki: Eğer aradığını buldu, Rabbine kavuştu, erdi, erenlerden olduysa; bu velveleyi, bu gürültüyü kessin!.. Eğer aradığını bulamamışsa, bu gürültü niye?.. Bulamayan insanın bu gürültüsü iddia, palavra, gösteriş ve tantana oluyor. O da tasavvufta makbul bir şey değil! Git bunu O şahsa söyle'' demiş.

Eflâkî tabii, Mevlevî dervişi. Anlattığına göre, Hacı Bektâş-ı Velî'nin gönderdiği şahıs Konya'ya gelip;

''Bu Mevlânâ nerededir?..'' diye sormuş.

''Falanca medresededir.'' diye cevap vermişler.

O medreseye gitmiş, kapısından içeriye girmiş. Mevlânâ o anda semâ hâlinde imiş.

Semâ dediğimiz şey, vecde gelerek dönmektir. Tabii, şimdi vecdsiz dönüp de sonra vecde ulaşmak tarzında kullanılıyor. Eskiden tabii olan şekli, vecde geldi mi dönerdi insan... Şimdi döne döne vecde gelmeyi deniyorlar. Tersine bir çalışma...

Mevlânâ kuyumcular çarşısında dolaşıyormuş. Selâhaddîn-i Zerkûb'un dükkânının önüne gelince... İçerden çekiç sesleri geliyor. Altını yüzük ve bilezik yapacak. ''Takka tıkı tıkı... Takka tıkı tıkı... Takka tıkı tıkı...'' bir çalışma var. O sesleri duyan Mevlânâ vecde gelmiş, semâa, yani pervâneler gibi dönmeye başlamış.

Pervâne de sonradan yapılan bu elektrikli döner alet değil aslında kelebek adıdır. Ve şöyle diyor:

Yekî gencî pedîd âmed, der ân dükkân-ı zer kûbî,

Zihî sûret, zihî ma'nî, zihî hubî, zihî hubî.

''Şu kuyumcu dükkânından gözüme bir hazine göründü. İçeriye baktım, gözüme bir hazine erişti, zuhura geldi ki ne güzel sûret (görünüm) ne güzel sîret (mâna)! Dışı güzel, içi güzel... Ne güzellik, ne güzellik...'' Selâhaddîn-i Zerkûb'un dükkânına bakmış. Esnaf; kuyumculuk işi yapıyor, imalatla meşgul...

O devirde mutasavvıfların ana fikirlerinden birisi de kendi elinin emeğiyle helal lokma kazanıp yemekti. Hepsi bir iş sahibidir. Kimisi attardır, kimisi bakkaldır, kimisi bezzazdır, kimisi böyle zerkûbdur, kuyumcudur... Çalışıyor ama Allah eri... Allah'ın sevgili kulu durumunda olan bir kimse...

Mevlânâ onu kapıdan görünce... Yüzü güzel, nurlu; içi güzel; kalbinin, sîretinin, mânevî halinin güzelliğini görmüş… ''Ne güzel yüz, ne güzel iç alemi; ne güzellikler, ne güzellikler...'' diye coşmuş, semâa geliyor. Semâ böyle vecde gelip, aşka gelip kendinden geçip dönmektir.

Mevlânâ vecde gelmiş dönüyor... Bir taraftan da bir rubâî söylüyor. Rubâîyi onlar bizim gibi düz okumazlardı. Gazel demek, rubâî demek, o zaman için ses eşliğinde, makamla, bir âhenkle söylemek demekti. Düz şiir okur gibi, kaş çatarak söylemek değildi.

Bir taraftan dönüyormuş, bir taraftan da bir ilahi söylüyormuş. Türkçe'si şöyle:

''Eğer senin yârin, dostun, sevgilin yoksa, neden talep etmiyorsun?.. Eğer yârini, sevdiğini, dostunu bulup ona kavuştuysan, niçin tarab etmiyorsun?..''

Tarab etmek, ''sevinmek'' demektir. Demek ki Tarabya, Boğazda sevinçli işlerin olduğu yermiş. ''Niçin o zaman da sevinç izhar etmiyorsun?.. Tembel tembel oturmuşsun, kendi acayip hâlinin farkında değilsin, bizim hâlimize 'ne kadar acâyip hâl' diyorsun. Halbuki, senin hâlin acayip!.. Yoksa kalk talep et, gayrete gel; varsa, sevincinden şıkır şıkır oyna!'' demek istiyor Mevlânâ... O zaman Hacı Bektâş-ı Velî'nin tenkidine cevap vermiş oluyor.

''Bulduysa otursun yerine!'' demişti; ''Buldumsa, sevincimden oynayacağım.'' diyor. ''Bulmadıysa, yine otursun yerine!'' demişti; ''Bulmadıysam, aramak için bir coşkunluk içine gireceğim.'' demiş oluyor. Tabii bunlar bir meseleye iki ayrı bakıştır; içtihad farkıdır. Birisi O zihniyette, öbürü başka zihniyette... İkisi de haklı olabilir, mümkündür. Çünkü niyetleri temizdir.

İşte böyle münasebetleri olduğu düşünülüyor.

Hacı Bektaş-ı Velî Mevlânâ ile çağdaştır. Orhan Gazi'yi gördüğü, yeniçerilerin kuruluşunda dua ettiği, kılıç kuşattığı doğru değildir. Olsa olsa, o işi torunları yapmıştır. Ondan sonra Hacı Bektaş'ın kendisi sanılmıştır. Aslında öyle olmadığı muhakkaktır.

Menteş adında bir kardeşi olduğu biliniyor.

Âşıkpaşazâde diye bir kimse var. Kırşehir'den Kayseri'ye doğru geçerken sol tarafta görmüşsünüzdür; bembeyaz, şahane, güzel, sevimli bir sanat eseri var: Âşık Paşa'nın türbesi... İşte onun torunu olan Osmanlı tarihi yazmış olan bir Âşıkpaşazâde var.

Âşıkpaşazâde kitabında, ''Ben bu Hacı Bektâş-ı Velî'nin ve çocuklarının ahvâlini bütün detayı ile biliyorum.'' diyor. Biliyormuş ama söylememiş. Mübarek, bildiğini yazsaydın ya!.. ''Tevâtür-ü sahih ile hepsini bilirim.'' diyor. Kırşehirli'dir, bilebilir, doğrudur. Zaman bakımından arada uzun bir zaman farkı var ama bilebilir. ''O şeyhlikten, müridlikten uzak, kendi halinde bir büdelâ, aziz idi.'' diyor.

Büdelâ; evliyânın birisi gidince yeri otomatik olarak doldurulan, sayısı belli, üçler, yediler, kırklar, gibi birisi demektir. ''Mânevî makamı vardı'' demek istiyor. ''Kendi başına bir insandı. Öyle şeyhlik, müridlik, silsile, tarikat meselesi yoktu.'' diyor, Âşıkpaşazâde...

Biz şimdi ilim adamı olarak, her tarih kitabında yazılanı kabul etmiyoruz. Müşkülpesendiz, talebeyi terletir gibi böyle yazarları da, eserlerini de terletiriz. İnceliyoruz; doğru değil...

Niçin doğru değil, nereden çıkarıyorsun? Âşıkpaşazâde Kırşehirli... Hem ona da yakın bir zamanda yaşamış, sen 20. yüzyılda yaşamışsın.

Hacı Bektaş eserinde şeyhlikten, müridlikten, tasavvuftan bahsediyor. Sen de ilgisi yok diyorsun; doğru değil... Eseri, tekzip ediyor yani... Biz delilleriyle O'nun ilgisi olduğunu göstermiş oluyoruz.

Allah bizi de yolunda eylesin. Kendisini bilenlerden, bulanlardan eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Dünyanın ve ahiretin bildiğimiz, bilmediğimiz her türlü hayırlarına erdirsin. Dünya ve ahiretin her türlü şerlerinden korusun.

 

Bi hürmeti esrari'l sûreti'l Fatiha

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tövbe, Helal ve Haram Lokma
30.10.20269 dk 57 sn
03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması
18.10.202614 dk 57 sn
09.05.1997 - İslamın Üstünlüğü
09.09.20268 dk 20 sn
00.00.1994 - Tasavvuf, Güzel Ahlaklı Olmak, İlmiyle Amel Etmek
16.07.202614 dk 51 sn
00.02.2000 - Cehennem, Magfiret, Müminlerin Affedilmesi, Kıyamet Alametleri
04.06.20267 dk 12 sn
07.11.1997 - İbadetleri Ölçülü Yapmak, Cahilin İbadeti, Alimin İbadeti, İcadlar Yapın, Dünyaya Açılın
05.02.202615 dk 5 sn
02.01.1983 - Hz. Ademin Tevbesi
15.04.20265 dk 33 sn
04.11.1994 - Din Hakkında Konuşanları Kuran Süzgecinden Geçirme
26.04.202613 dk 23 sn
22.10.1989 - Peygamber Efendimizin Yemedikleri, Diş Temizliği, Misvakın Önemi
07.09.202513 dk 42 sn
06.01.1992 - İslam Merhamet ve Sevgi Dinidir
21.10.20266 dk 2 sn
00.00.1994 - Tasavvufun Tarifleri
02.09.202614 dk 56 sn
13.11.1992 - Mehmed Zahid Kotku Anma, İslam Sevgi Dinidir
14.07.202611 dk 8 sn
06.04.1995 - Müslüman Nasıl Olmalı, Ölüme Hazırlıklı Olmak, Kendini Yetiştirmek
26.11.202510 dk 25 sn
17.06.1998 - İman Etmenin Önemi
26.10.20248 dk 44 sn
15.07.1995 - Sahih Kaynak, Sünnetin Önemi
06.07.20255 dk 2 sn
00.00.0000 - Gece İbadetinin Önemi
04.03.20264 dk 22 sn
14.03.1997 - Kuran ve Sünnete Sarılmak, Sahih Kaynak, Buhari
15.07.20255 dk 53 sn
07.11.1997 - Alimin Uykusunun Önemi, Namazı Cemaatle Kılmak, Kıyafette Ölçü
02.07.202613 dk 55 sn
02.05.1997 - Alimliğin Önemi, Alimlerin Yapmaması Gerekenler, Aileyi İlme Teşvik Etmek
01.08.202610 dk
23.11.1995 - Tasavvufta İnsanın Gayeye Ulaşması İçin Yapması Gereken Allahı Anmaktır
25.05.20246 dk 57 sn
AKRA