27.09.1996 - Öğüt Verenin Öğüdünü Tutmak, Öğüt Verene Kızmamak

27.09.1996 - Öğüt Verenin Öğüdünü Tutmak, Öğüt Verene Kızmamak
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Eyyumâ abdin etâhu [câetu] mev'ızetün mina'llâhi fî dînihî fe-innemâ hiye ni'metün mina'llâhi sebakati ileyh. Fe-in kabilehâ bi-şükrin ve illâ kânet hücceten mina'llâhi aleyhi li-yezdâde bihâ ismen ve yezdâde aleyhi bihâ sehatâ.
Ben bizi cevval müslüman olmaya faal ve cevval müslüman olmaya sevk eden bu hadîs-i şerîfleri çok söylememiz gerektiği kanaatindeyim. Bana; sanki müslümanlar çok sessiz duruyorlar, pek boynu bükük duruyorlar, haklarını bile aramıyorlar, yurtdışından, yabancılardan, gayrimüslim ülkelerden bin bir türlü zulüm oluyor da sesleri çıkmıyor, gibi geliyor.
Onun için bu hadîs-i şerîfleri okumak -bunlar yeni Türkçe tabiriyle çok güncel, çok ‘aktüel' değil- güncel, canlı konular. Onun için hadîs-i şerîfleri canla başla dinleyin ve başkalarına da anlatın. Müslümanların nasıl sıcakkanlı, nasıl sevimli, nasıl heyecanlı, samimi nasıl damarlarında şırıl şırıl kanların hızlı hızlı aktığı, gayretli, Allah'ın hizmet ehli kulları olduğunu görsünler, herkes anlasın.
Eyyumâ abdin etâhu mev'ızetün mina'llâhi fî dînihî. "Herhangi bir kul ki o kula dini konusunda Allah'tan bir öğüt gelmişse…"
"Hocam, bu öğüt nereden geliyor?"
Allah'tan bir kuluna dini konusunda bir öğüt nereden gelir?
Bakarsın Akra radyosundan bir öğüt gelir, bir kitaptan gelir, bir gazetenin bir makalesinden, bir haberinden gelir, takvimin arkasındaki üç beş satır yazıdan gelir veyahut birisi yolda giderken söyler bir yerden duyulur… Gönderene bakmak lazım, söyleyene değil söyletene bakmak lazım. Allah birisini vesile ediyor, sana bir öğüt geliyor: Mesela, yalan söyleme. Mesela, teheccüd namazı kıl. Helal lokma ye. Müslümanların yardımına koş. Cimri olma, hayır yap…
"Böyle bir dinî emir, tavsiye mev'iza; vaaz, öğüt geldi. Herhangi bir Müslümana bir dinî konuda bir öğüt geldi."
Nerden geldi?
Havadan geldi, kâğıttan gazeteden geldi, komşudan, bir insandan geldi, dosttan, düşmandan geldi…
Bir öğüt geldi mi, bu nedir?
Fe-innemâ hiye ni'metün mina'llâhi sebakat ileyh. "Bu Allah'tan ona koşup gelmiş olan bir nimettir."
Öğüt geliyor, bir emir geliyor.
Bu nedir?
Bir nimettir.
Neden?
Allah'ın öğüdü geliyor. Tutunca sevap kazanacak, Allah sevecek, Allah'ın sevgili kulu olacak, sevdiği işi yapmış olan bir kul olacak; bu nimet.
Bu öğüt, nimet; öğüdü veren kimseye teşekkür etmek lazım. Gazeteye, radyoya, yayına teşekkür etmek lazım, bu nimet.
Peygamber Efendimiz; "Bir müslümana bir yerden bir öğüt geldi mi -nereden gelirse gelsin- o Allah'tan ona koşa koşa gelmiş bir nimettir." diyor.
Fe-in kabilehâ bi-şükrin.
Böyle bir nimet geldi mi insan ne yapar?
"Elhamdülillah. Çok şükür yâ Rabbi." der; "Birisini vesile ettin, bana bu hakikati duyurdun. Sen Müsebbibü'l-esbâb'sın yâ Rabbi; sebepleri sen sevk edersin; kâinatın hâlıkı sensin râzıkı sensin, mutasarrıfı sensin…"
Bunlar ne demek?
"Kâinâtı yaratan sensin, yürüten yöneten sensin, her şey senin emrinle, buyruğunla, senin kaderinle, senin takdirinle oluyor, her şey senden! Ben bunu seziyorum, biliyorum yâ Rabbi. Sen sebepleri sevk eden, hareket ettiren gücün kuvvetin sahibi olan yaratanımsın, bunlar senden, biliyorum! Tamam, bana öğüt geldi; bu öğüdü de bana sen gönderdin, tamam. Bu öğüt de senden!.."
O zaman insan ne yapacak?
"Çok şükür yâ Rabbi. Senin öğüdünü aldım, tamam. Senin bu öğüdün bana bir nimettir; nimete şükretmek lazım. Çok şükür yâ Rabbi..." demek lazım.
Fe-in kabilehâ bi-şükrin.
Tamam! Bunu şükür ile kabul ederse iyi bir şey yapmış olur, ne mutlu! Sevap kazanmış olur. O öğüdü tutar, Allah'ın sevdiği bir işi yapmış olur, derecesi artar. Devam ederse arkasından çok büyük hayırlara erer.
Ve illâ. "Aksi takdirde bu öğüdü şükür ile karşılamazsa, bu öğüdün nimet olduğunu anlamazsa…"
"Git yahu, bırak yahu!.." Hak bir sözü söylüyorsun da sinirli bir anında dinlediği için bazı insanlar böyle söylüyor. Sana "Bırak yahu!" diyor, öğüt veren kimseye karşı geliyor, bağırıyor çağırıyor; dinlemiyor.
"Sen misin bu gelen öğüdü kabul etmeyen, şükretmeyen?!"
Üstelik bağırıp çağıran, diyelim. Burada yok ama manzarayı gözümüzün önünde canlandıralım, adam öğüt verildiği zaman kızıyor, küplere biniyor öğüt verene bağırıyor, çağırıyor:
"Sen karışma bu işe!.."
Bazen birisine bir şeyi söylüyorsun; "Sen karışma hocam!" Eğer seni çok seviyorsa; "Hocam, seni çok seviyorum ama sen bu işe karışma!"
Ben Allah'ın öğüdünü söylüyorum, beni sevmen bir şey değil; sen öğüdü tut, öğüdü sev! Öğüdün Allah'tan gelen bir nimet olduğunu bil de, öğüdü tut mübarek!
"Yok! Ben öğüdü tutmayacağım, sen de darılma! Seni çok seviyorum ama öğüdü tutmayacağım…"
Tutmuyor. Bazen böyle oluyor, insanlar inada, inat havasına giriyorlar, şeytanın esiri oluyor kızıyor, senin öğüdünü tutmuyor; şeytanın içinden ona söylediği şeytanın öğüdünü tutuyor. Bazıları hocanın öğüdünü tutmuyor, şeytanın öğüdünü tutuyor. Rahman'ın öğüdünü tutmuyor şeytanın hükmüne giriyor. Yanlış iş yapıyorlar ama yanlış iş yaptıklarının farkında değil, onun için yanlış!
Ve illâ kânet hücceten mina'llâhi aleyhi. "Eğer bu nimet olan öğüdü şükür ile karşılamazsa bu; âhirette, mahkeme-i kübrâda Allah tarafından onun aleyhine kullanılacak bir belge olur." Li-yezdâde bihâ ismen. "Nimeti karşılamaması, günahı artsın diye…" Yezdâde aleyhi bihâ sehatâ. "Allah'ın ona karşı hışmı, kızgınlığı artsın diye bir vesile, kaynak, belge olur."
Hadislerin hepsini seviyorum, ayrım yapmayı doğru görmüyorum, hepsini severim. Peygamber Efendimiz neyle ilgili hangi sözü söylerse başımızın tâcıdır, hepsini sevmemiz lazım ama bu hadîs-i şerîfler çok önemli.
Sana öğüdü kim verirse versin eğer birisi bir âyet, bir hadis okumuşsa, sana dininden bir ahkâm anlatmışsa; "Kardeşim! Böyle yapma, bu yanlış, bu günah…" demişse veyahut "Kardeşim! Şöyle yap, böyle yaparsan sevap…" demişse. Öğüt;
Olumlu bir öğüt: "Şöyle yap kardeşim, sevap kazanırsın..."
Olumsuz bir öğüt: "Kardeşim, böyle yapma, bu günahtır, ayıptır, Allah sevmez…"
Bu da olumsuz öğüt.
Her ne türlü öğüt gelmişse, aslında bu öğüt söyleyen kim olursa olsun Allah'tan sana gönderilmiş bir nimettir; sen bunu şükürlerle karşılayacaksın, öğüdü de tutacaksın. Öğüdü tutmak lazım.
Nasihati vermek kolaydır, öğüt tutmak zordur. Nasihati eden çok olur ama öğüt tutan az olur, diyorlar. Hakikaten de öyle. Öğüdü tutmak kolay bir şey değil, insanlar öğüdü tutmuyor.
Bir kere, izzet-i nefsine yediremiyor. Bir anda yanlış bir şeyi kendisine söylendiği zaman yüzü morarıyor, kararıyor, kaşları çatılıyor, yutkunuyor; seni de sevmiyor.
Ne oluyor?
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar!
"Falanca adam direk gibi doğru, dosdoğrucu bir adam..."
Kimse sevmez!
Neden?
Doğruyu söylüyor, herkese de kusurunu söylüyor. Söyleyince de kimse onu sevmiyor. İnsanlar ekseriyette dalkavukluğu seviyor, methedilmeyi seviyor, hakkı olmadığı konularda beğenilmek istiyor. Hakkı yok, haddi değil; övülmek, beğenilmek istiyor!
Beğenilmek arzusu insanoğlunun içinde var, nefsin bir arzusu. Doğruyu söyleyeni sevmiyorlar. Öyle değil, öyle olmaması lazım.
Herhangi bir yerden insanın kulağına gelmiş olan, İslâm konusunda, dini konusunda bir öğüt Allah'ın ona bir nimetidir; nimete şükretmek lazım.
Peygamber Efendimiz; "Şükrederse, bu öğüdü kabul ederse, yaparsa Allah sevecek. Yapmazsa Allah ona kızar ve onun günahı artar." diyor.
Onun için düşmanınız bile söylese öğütleri tutun! Haklı sözü hasmınız, düşmanınız bile söylese kabul edin. Haksız sözü, yanlış sözü dostunuz, yakınınız bile söylese, "Bu yanlış oldu." deyin.
Çünkü Peygamber Efendimiz'in hayatı öyle, kendisi öyle yapmış! En sevdiği insan bile yanlış bir iş yaptığı zaman, "Senin bu yaptığın doğru değil, senin bu huyun cahiliye devrinden, ahlâkından kalma kötü bir ahlâk, bunu düzeltmen lazım!" demiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Madem onun sünnetine uyacağız, o halde eğriye eğri, doğruya doğru demeliyiz.
Ama bir de eğrinin eğri olduğunu söylerken kaş çatıp da söylemek yerine…
Hatayı işleyen insanı seveceğiz ama hatayı tenkit edeceğiz. Hatayı yapan insanı sevdiğimizi belirterek yaparsak, o zaman seven insanın öğüdü tutulur ve öyle insanın öğüdüne kızılmaz.
Günahkârı seveceğiz, günahı sevmeyeceğiz. Günahkârı -sevdiğimiz için- kurtarmaya çalışacağız, günahı -sevmediğimiz için- yok etmeye çalışacağız! Günaha kızıp da günahkârı yerin dibine batırmak netice itibariyle günahkârları zarara uğratmak demektir, belki de günaha itmek demektir. Asıl olan bataklığa düşmüş olan bir insana elini uzatıp, onu bataklıktan, çamurdan çekip kurtarmaktır, yıkayıp temizlemektir. Öyle yapmaya çalışmalıyız.
Allah hepinizden razı olsun. Cumanız mübarek olsun. Allah bu güzel günün feyzinden bereketinden cümlemizi istifade ettirsin, sevdiği kul eylesin, bahtiyar olarak yaşatsın, huzuruna sevdiği kul olarak varmamızı nasip eylesin, cümlemizi cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
27.09.1996 -
Toplumdaki Yanlışlıkları Düzeltmeye
27.09.1996 -
Kapıya Gelen Dilenci
