00.00.0000 - Tefsir Sohbeti, Fatiha Süresi, Sıratı Müstakim

00.00.0000 - Tefsir Sohbeti, Fatiha Süresi, Sıratı Müstakim
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
Aziz ve sevgili Akradyo dinleyenleri;
Alah'ın rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Fâtiha Sûresi'nin bütününe baktığımız zaman, anlam bakımından onun iki farklı bölüm ihtiva ettiğini görürüz. Şimdiye kadar birinci bölümünü tamamlamış olduk.
Fâtiha Sûre-i Şerifesi, "Elhamdü lillâh" diye Allah'a hamd ile başlıyor. Allah'ın sıfatlarını bu hamd cümlesinden sonra ifade ediyor, sıralıyor.
1. Rabbü'l-âlemîn
2. er-Rahmân
3. er-Rahîm
4. Mâliki yevmi'd-dîn diye dört sıfatını zikrederek Cenâb-ı Hakk'a hamdi beyan ediyor. Hamd etmeyi, hamdin O'nun olduğunu, kulların O'na hamd etmesi gerektiğini işaret buyuruyor bu bölüm. O'nun âlemlerin Rabbi olduğu, Rahman olduğu, Rahim olduğu, din günün mâliki ve meliki olduğu ifade ediliyor.
Ondan sonraki âyet-i kerime öbür anlam bölümüne geçiyor, ona geldik:
İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn. Bu anlam bakımından Türkçe'ye "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım isteriz." diye çevrilebilir.
Burada "İyyâke" kelimesi iki defa tekerrür ediyor. Ondan sonra da; "İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn" "Na'büdü ve nestaîn kelimeleri geliyor.
İyyâke. "Ancak sana." Na'büdü. "İbadet ederiz." Ve iyyâke. "Ancak senden." Nestaînü. "Avn, yardım isteriz." denmiş oluyor.
Yâni "ke" zamirini öne almak gerektiği zaman. o bir yere bağlanan bir zamir olduğundan, tek başına duramadığından "iyyâ" köküne bağlanıyor. İyyâke; sana demek. Öne alınması dolayısıyla "Ancak, sadece ve sadece sana ibadet ederiz!" mânâsı çıkıyor.
Bu şekilde saygı duyarak davranmak, kendisini aşağıda tutarak, hor ve zelil mahviyetkârâne davranmak, zelîlâne davranarak muamele etmek hak yerde de olabilir, bâtıl yönde de olabilir. Nitekim bazı insanlar, Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinden kesin olarak biliyoruz, meselâ nefsine tapıyorlar, nefsini put ediniyorlar. Yâni nefsine saygı duyuyor, nefsini dinliyor, onun karşısında sanki onun esiriymiş, kölesiymiş gibi onun sözünü dinliyor.
Bazısı şeytana tapıyor. Adetâ şeytana saygı duyuyor, şeytanın emirlerini tutuyor, şeytanın karşısında sanki onun kuluymuş, esiriymiş gibi davranıyor. "Kimisi paraya tapıyor" diyoruz, Türkçe'de de güzel kullanılıyor bu mânâ. Meselâ, "O adam, o kadına taparcasına bağlı." deniliyor, birisi bir kimseyi fazla sevgi ile gözlüyorsa "O kadına tapıyor."bdeniliyor. "Falanca şeytana tapıyor, filânca paraya tapıyor, falanca makama tapıyor." deniliyor. Tabii bunlar mânevî mânâlar.
Maddeten de insanlar, tarih boyunca kendilerine bazı ma'budlar -ibadet edilecek varlıklar- putlar edinmişler ve onlara tapına gelmişler. Kimisi gökyüzündeki bazı varlıkları, yüksek şahsiyetli, güç kuvvet sahibi varlıklar sanmış. Onların dünyaya tesir ettiğini düşünmüş. Kimisi güneşe tapmış, kimisi aya tapmış. Kimisi beğendiği, parlak gördüğü yıldıza tapmış. Kimisi eliyle yaptığı bir takım eşyalara tapmış. Kimisi çevresinde gördüğü saygın, kendisine korku veren, hürmet hissi telkin eden bir muhteşem dağa, veyahut bir nehire tapmış, veyahut bazı hayvanlara tapanlar çıkmış.
İnsanların tarih boyunca görülen acı, feci, zavallı durumu.... Muhtelif şeylere kulluk etmişler, ibadet etmişler.
Burada deniliyor ki: İyyâke na'büdü "Biz müslümanlar, biz mü'minler, yâ Rabbi, sadece ve sadece sana taparız! Sana taparız yâ Rabbi, başkasına değil! Hiç başka insanların yanlışlıkla tapındıkları gözümüzde yok. Onların hepsini itiyoruz, sadece sana ibadet ediyoruz yâ Rabbi!" deniliyor.
Ve iyyâke nestaîn. Nestaîn sözü de, istif'âl bâbından, "avn" kökünden geliyor. Avn; yardım etmek demek. İstif'âl bâbına nakledilince, yardım istemek mânâsına geliyor. Meselâ istiğfâr, mağfiret istemek; istirhâm, rahmet istemek mânâsına geliyor.
İyyâke na'büdü adeta "Lâ ilâhe illallah" demek; ve iyyâke nestaîn de "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" demek. Yâni; "Allah'tan başka ilâh yok yâ Rabbi! Onun için bütün ilâhların bâtıl olduğuna ben inandım, biliyorum, Sana tapıyorum. Güç ve kuvvet de sadece Senin elindedir, sen takdir ediyorsun. Sen nasip edersen olur, nasip etmezsen olmaz. Mukadderâtı yazan Sensin. Senden yardım istiyorum. Güç kuvvet Sendedir. "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh" Allah'tan başka, hakiki güç kuvvet sahibi yoktur." denmiş oluyor.
Demek ki bu kısacık kelimelerin, mübarek sözlerin altında, arkasında çok esrar saklı. Çok güzel. "Fâtiha'nın esrarı işte bu sözlerdedir." deniliyor.
"Yardım isteriz." dedikten sonra, asıl isteğin ne olduğuna geçiliyor:
"İhdinas-sırâtal-müstakîm" âyet-i kerîmesi geliyor. Yâni kulun ifadesi olarak, kul Allah'a nasıl ibadet edecek, Peygamber Efendimiz nasıl ibadet etmiş, nasıl yakarmış, yalvarmış, dua etmiş?
"El-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn" demiş, "Er-rahmâni'r-rahîm."demiş, "Mâliki yevmi'd-dîn" demiş, "İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn."demiş. Ondan sonra asıl isteğin ne olduğunu, yâni gönlündeki muradı, zamîrinde gizlediği arzusu izhar edilmiş oluyor:
"İhdinas-sırâtal-müstakîm". "Yâ Rabbi, bizi o sırât-ı müstakîme sevket, yönelt! O sırat-ı müstakîme sok!"
İhdinâ, "hedâ-yehdî" fiilinden geliyor. "Sevketmek, yöneltmek, yönlendirmek, götürmek" mânâsına geliyor. Başka ayetlerde de geçiyor. Meselâ:
Ve hedeynâhün-necdeyn. "Kula -insanoğluna- tarîk-ı hayrı ve şerri yarattıktan sonra gösterdik, beyan ettik; oraya sevk ettik." demek.
Ve'ctebâhu ve hedâhü ilâ sırâtın müstakîm. "Allah o peygamberini korudu ve onu sırât-ı müstakîme hidayet eyledi, sevk eyledi." diye bir başka ayette geçiyor.
Sonra kâfirlerin, müşriklerin toplanıp cehenneme götürülmesi için AllahuTeâlâ hazretleri;
Fehdûhüm ilâ sırâtıl-cahîm. "Onları cehennemin yoluna sevk edin!" diye emrettiği belirtiliyor.
Demek ki bazen hedâ-yehdî fiili "ilâ' harf-i ceri ile kullanılıyor. Bazen "ilâ" harf-i ceri olmadan doğrudan doğruya tümlecini alıyor, harf-i cersiz olarak. Bazen de " li" ile kullanılıyor. Meselâ:
El-hamdü lillâhillezî hedânâ lihâzâ. "Bizi bu nimetlere, bu devletlere sevkeden, ulaştıran, eriştiren Allah'a hamd olsun!' diye cennet ehli böyle dua edecekler." diye âyet-i kerîmede bildiriliyor.
Hedâ-yehdî; sevketmek demek. İhdinâ da "Bizi sevk eyle yâ Rabbi, bize hidayet eyle, bize delâlet eyle, bize yol göster, kılavuzluk eyle de, oraya gidelim!" demek.
Nereye?
Es-sırâtal-müstakîm. Sırât; yol demek ama kıvrımı olmayan, dümdüz yola derler. Ama Araplar bunun ilk anlamı dümdüz yol demek olduğu halde, doğru veya eğri, kıvrımlı veya doğru yol için de kulllanmaya başladıklarından mânâ ayrılmasın, tam anlaşılsın diye müstakîm sıfatıyla da te'kid ediliyor. İhdinas-sırat, dese, "Bizi böyle eğri büğrü olmayan, dosdoğru yola yönelt, sevket, götür!" demek olacak. Ama bu daha kuvvetlensin diye, ihdinâs-sırâtal-müstakìm "Bizi müstakîm olan, dosdoğru yola sevket!" deniliyor.
İstikâmet ne demek?
Doğru demek, eğrisiz demek, dümdüz demek.
Bu dosdoğru yoldan, "es-sırâtal-müstakîm'den" murad nedir? diye bazı alimler beyanda bulunmuşlar.
Ne demek istiyor?
"Dosdoğru yola bizi ilet" de ki murad nedir?
Bazıları demişler ki: Bu, kitâbullah demek. Hazret-i Ali Efendimiz radıyallahu anh buyurmuş ki: Kâle Rasûlüllah; sallallahu aleyhi ve sellem:
Essırâtül-müstakîmü kitâbullah. "Doğru yol Allah'ın kitabıdır."
Hakîkaten biz ilk dersimizde Ali Efendimiz'den bir takım kelimeleri, Kur'an-ı Kerim'i medih sadedinde söylemiş olduğu bazı kelimeleri size iletmiştik, söylemiştik söz arasında... Hazretleri Ali Efendimiz, merfu' olan bir rivayette, kendisine ref' olunmuş bir ibaresinde şöyle buyurmuş:
Kur'an-ı Kerim; hüve hablülllâhül-metîn. "Allah'ın sapasağlam ipidir." Ve hüve zikrül-hakîm. "Bu hikmetli bir uyarıdır, fikirdir." Ve hüve sırâtül-müstakîm. "Ve dosdoğru yoldur, kitâbullahtır. "
Yâni sırât-ı müstakîm kitâbullahtır diyenlerin ileri sürdükleri belgeler, kanıtlar bunlar.
Bazıları da demişler ki: "Es-sırâtül-müstakîm, İslâm'ın bütünüdür. Meselâ böyle diyenlerden b.Abbas radıyallahu anh:
İhdinas-sırâtal-müstakîm, zâke el-islâm. "Bu sırâtal-müstakìm İslâm demek, İslâm dininin tamamı demek." buyurmuş.
Aynı mânâ ibn-i Mes'ud ve ashabdan bazı kimseler tarafından da rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz'in ashâbı demişler ki:
"İhdinas-sırâtal-müstakîm'deki es-sırâtul-müstakîm, [hüve'l islam] bütünüyle İslâm dediğimiz dindir." demişler.
Bazıları da daha açık bir şekilde:
Hüve dînullâh, ellezî lâ yukbelu minel-ibâdi gayruhû. " O Allah'ın, başka bir inancı kabul etmeyip, sadece onu kabul edeceğini bildirdiği İslâm dinidir." diye söylemişler.
İnned-dîne indallâhil-islâm. "Allah'ın muteber saydığı geçerli din, sadece ve sadece İslâm'dır."
Ve men yebtaği gayrel-islâmi dinen felen yukbele minhu. "İslâm'dan gayrı bir dinle tedeyyün edenler, ömrünü geçirenlerden ibadetleri, dinleri, dindarlıkları, zâhidlikleri, hayratları kabul olmayacaktır." diye bildirildi.
İşte o "dînillâh" sırât-ı müstakîmden maksat budur diye açıklama yapmışlar.
Tabii bunların hepsini iz'an ile irfan ile düşünürsek, hangi şekilde tevcih edilirse edilsin hepsi aynı kapıya çıkıyor. Yâni Allah'ın emirlerine uymak, Peygamber Efendimiz'in sünnetine, selef-i sâlihînimizin -Peygamber Efendimiz'in mübarek ashabının, hülefâsının- gittiği yol demek.
Es-sırâtal-müstakîm, ellezî terekenâ aleyhi rasûlüllah. "Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'in ömr-ü hayatında bizlere öğretip, bizi de işte bak böyle müslümanlar olacaksınız diye belli bir noktaya getirdikten sonra, ahirete teşrif edip gittiği zamanki, o asr-ı saadetteki güzel şeydir." O yolu istiyoruz. O İslâm dinini, o bozulmamış, tertemiz, sâfî hâlini, Kur'an-ı Kerim'le beyan edilen, çerçevesi çizilen yolu istemiş oluyoruz, " İhdinas-sırâtal-müstakîm" deyince AllahuTeâlâ hazretleri'nden.
"Pekiyi, yâni müslüman zaten müslüman olduğu halde, niye bizi Allah'ın İslâm'a iletmesini, hak dine, Peygamber Efendimiz'in yoluna iletmesini istiyoruz?" diye sorulacak olursa; buna benzer mânâ ve buna benzer ifadeler Kur'an-ı Kerim'in başka yerinde de var. Bu te'kid, yâni şu demek oluyor:
"Yâ Rabbi, bizi İslâm'da sâbit kadem eyle, İslâm'dan ayırma, ayağımızı kaydırma, orada sâbit tut!" mânâsına geliyor.
Alimler, misal olarak bir âyet-i kerîmeyi vermişler. Meselâ buyuruluyor ki:
Yâ eyyühellezîne âmenû. "Ey iman edenler." diye, ondan sonra da devam ediyor âyet-i kerîme:
Âminû billâhi ve rasûlihî. "Allah'a ve Rasûlüne iman edin." Vel-kitâbillezî nez-zele alâ rasûlihî. "Rasûlüne indirmiş olduğu kitaba, yâni Kur'an'a da iman edin." Vel-kitâbillezî enzele min kabl. "Daha önce indirdiği ilâhî kitapları da tasdik edin, onlara da iman edin" deniliyor.
Zaten mü'min. Ama iman edin ne demek?
"Bizi bu imanda sabit kıl yâ Rabbi!" demek, "Ayağımızı kaydırma!" demek. Te'kid oluyor, yâni orada kalmayı istemek oluyor.
Sonra âyet-i kerîmeler devam ediyor, bu Fâtiha sûresinin ikinci bölümündeki akış, "Bizi o sırât-ı müstakîm'e sevk eyle yâ Rabbi." Ondan sonra o biraz daha açıklanıyor:
Sırâtallezîne en'amte aleyhim ğayril-mağdûbi aleyhim. "Şol kimselerin yoluna ki, En'amte aleyhim. "Sen onlara in'âm ve ihsanda bulundun, lütfeyledin." Yâni lütfeylediğin kimselerin yoluna...
Ğayril-mağdûbi aleyhim. "Kendilerine gazap ettiğin kimselerin yolu olmayan, ondan gayri olan." Veled-dâllîn. "Dalâlete düşmüşlerin yolu olmayan, dalâletlerin yolundan gayrı olan, doğru olan, İslâm olan, Rasûlüllah'ın, Kur'an-ı Kerim'in, çerçevesini beyan ettiği o güzel yola bizi hidayet et." diye açıklama biraz daha geniş olarak ondan sonraki âyet-i kerîmede de beyan ediliyor.
AllahuTeâlâ bizi ilim ve irfan sahibi eylesin. Kur'an-ı Kerim'in esrârına âşinâ eylesin. Zevkini dimağımıza duyursun, tadını ağzımızdan kaçırtmasın. Kendisine aşk ile, şevk ile, zevk ile, rızasına uygun vech ile, ihlâsla, iman-ı kâmil ile ibadet etmeyi nasip eylesin.
Kur'an-ı Kerim'i bize şefaatçi eylesin. Peygamber-i Zîşânımızı bize şefaatçi eylesin. Onların şefaatiyle, rehberliğiyle cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz'e Firdevs-i A'lâ'da komşu eylesin. Şu Kur'an-ı Kerim'i Cenâb-ı Mevlâ'dan cennette dinlemeyi şu nâçiz kulaklarımıza nasip eylesin. Rıdvân-ı ekberine cümlemizi vâsıl eylesin aziz ve sevgili dinleyiciler.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
00.00.2000 -
Allah Korkusu, Takva
05.06.1983 -
Ölümü Temenni Etmek
