00.00.2000 - Peygamber Efendimizin Şefati, Mürşidi Kamiller, Vakıa, Mürselat, Nebe, Hud Süreleri

00.00.2000 - Peygamber Efendimizin Şefati, Mürşidi Kamiller, Vakıa, Mürselat, Nebe, Hud Süreleri
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmiddîn.
Emmâ ba’dü fe-kâle resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem.
شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي.
Şefâ’atî li-ehli’l-kebâiri min ümmetî.
Sadaka Resûlüllâh sallallahu aleyhi ve sellem fî-mâ kâl ev-kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz birçok değerli ve sağlam hadîs kaynağının rivayet ettiğine göre, müjdeleyerek bize buyuruyor ki; Şefâ’atî. "Benim şefaat etmem." Li-ehli’l-kebâiri. "Olacak."
Kimlere?
"Büyük günahları bile işlemiş kullara." Min ümmetî. "Benim ümmetimden." Müminlere şefaati olacak Peygamber Efendimiz'in. Günahkâr diye reddetmeyecek kapısından, mahrum bırakmayacak şefaatinden. Büyük günahlara bulaşmış olanlara bile şefaat edecek Peygamber Efendimiz.
"Ya Rabbi! Bunlar benim ümmetimdendir. Bunlar Müslüman’dır. Bunlar mümindir. Bir hata işlediler. Affet, bağışla." diye nasıl söyleyecek ise, böyle şefaati olacaktır.
Ahmed ibn-i Hanbel, büyük âlim. Ebû Da’vud, Tirmizî, Nesâî, İbn Abdulberr [Ebû Ya’lâ], İbn Hibbân, Taberânî, Hâkim, [Beyhakî, Ziyâ el-Makdisî,] Enes radıyallahu anh den; [Ebû Dâvud Tayâlisî,] İbn Mâce, Tirmizî, Taberânî, Hâkim, Hulvani [Ebû Nu’aym, Ziyâ el-Makdisî, Beyhakî], İbn Hüzeyme, Cabir radıyallahu anhden; Hatîb-i Bağdâdî, Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhümadan; Darâkutnî ve Hatîb-i Bağdâdî Ka’b İbn-i Ucra’dan; Taberânî İbn-i Abbâs radıyallahu anhuma’dan rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi. Kesin gibi. O kadar ravileri çok, o kadar kitaplar yazmışlar.
Demek ki; Peygamber Efendimiz'in şefaati olacak. Elhamdûlillah. Ümmetine şefaat edecek ve ümmetinin cehennem azabından kurtulmasını, cennete girmesini sağlayacak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.
Hem de Peygamber Efendimiz öyle bir şefaatçi ki... Şefî; şefaatçi,
وَأَنَا أَوَّلُ شَافِعٍ وَمُشَفَّعٍ
El-müşeffa. "Şefaati makbul olan bir şefaatçi." Nazı geçen, hatırı yüksek, rica ettiği zaman ricası kabul olan Allah'ın sevgili kulu ve Allahu Teâlâ hazretlerinin yanında mekanı, makamı, mertebesi, rütbesi en yüksek olan kul.
Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sevgimizi, saygımızı, salât-u selâmımızı çok eyleyelim. Sünnetine sımsıkı sarılalım ki şefaate yüzümüz olsun. Ve çok salât-u selâm gönderelim ki, melekler nurdan tabaklarda salât-u selâmlarımızı Resûlullah’a götürsünler, sunsunlar. Resûlullah Efendimiz'de bizi salât-u selâmımızdan dolayı bulunduğumuz şehirle, adımızla, sanımızla bilsin.
Hatta geçen gün kitapta geçti ki, birisi çok sarhoş geziyormuş. Alışmış cahiliye zamanı içki içmeye bırakamamış demek ki. İslam'da da yasaklandı içki. O zaman "içme" denmiş, içmiş galiba. Cezalandırılmış.
Ta'sir cezası; bu şeyden vazgeçsin diye kırbaçlanacak, sopa vurulacak. Cezalandırıldığı sırada birisi de "Allah’ın laneti senjn üzerine olsun, günahkâr herif." filan gibi sözler söylemiş. 'Niye böyle sarhoşluk yapıyorsun' diye kızmış. Peygamber Efendimiz'de buyurmuş ki; "Ona lanet etme, lanetle konuşma, lanet dileme, beddua etme. Çünkü o, Allah’ı ve Resûlullah’ı sever." buyurmuş. Demek ki; Resûlullah’ı seviyormuş, Allah’ı seviyormuş. İçkiden de belki ondan sonra vazgeçmiştir. O zamana kadar vazgeçmemiş; meydan dayağını yemiş.
Ama Efendimiz söylüyor ki; "O Allah’ı ve Resûlullah’ı sever." diyor.
Bizim de suçumuz çoktur, kusurumuz büyüktür. Küçük yaştan beri İslam'ı biliyoruz, yasakları, haramları biliyoruz. İbadetleri, taatleri, sevap kazanacak yerleri, yolları biliyoruz. Ama bin bir türlü hatamız var yine de. Ama ümit kesmeyin ki Resûlullah’ın şefaati olacak.
Resûlullah’a bağlılığınız, sevginiz, saygınız tamam olsun. Aman Resûlullah’ın şefaatine uğramayacak bir duruma kendinizi düşürmeyin.
Bazı kimseler Resûlullah Efendimiz'in havz-ı kevserine doğru gelirken gelirken gelirken tam havz-ı kevseri görüyorlar, Resûlullah Efendimiz'i görüyorlar. Azap melekleri -zebaniler- önünü keseceklermiş; onları havz-ı kevserin yanına bırakmayacaklarmış. Alıp götürürlerken Peygamber Efendimiz'de; "Bunlar benim ümmetimden, bunlar benim ümmetimden. Bırakın, gelsinler." deyince.
"Ya Resûlullah! Senden sonra onlar neler yaptı bir bilsen? Neler yaptı bir bilsen?" diyeceklermiş. Götüreceklermiş yani.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi Resûlullah’ın sevgisinden, şefaatinden, iltifatından mahrum olacak durumlara düşürmesin. Kusurlarımızı affı mağfiret eylesin.
شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الذُّنُوبِ مِنْ أُمَّتِي. ... خط عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ.
"Şefâ’atî li-ehli’z-zünûbi min ümmetî" diye de rivayeti var. Yani günah ehli. Ehli kebair; büyük günah demek. Ehli’z-zünûbi; günahkâr, günah ehli demek.
Sonra Şefâ’atî li ümmetî. "Şefaat benim ümmetime benim şefaatim olacak."
Ama nasıllarına?
شَفَاعَتِي لِأُمَّتِي مَنْ أَحَبَّ أَهْلَ بَيْتِي، وَهُمْ شِيعَتِي. خط عَنْ عَلِيٍّ.
Şefâ’atî li-ümmetî men ehabbe ehli beytî ve hüm şî’atî.
"Benim ehli beytimi sevenlere." Onlar benim takımımdır. Benim ehli beytimi sevenlere. Hanımları, kızları, torunları, damadı, ehli beyti... Onları sevenlere! Onları sevmezse o zaman yok demek.
Diğer hadîs-i şerîf;
شُهَدَاءُ اللهِ فِي الْأَرْضِ أُمَنَاءُ اللهِ عَلَى خَلْقِهِ، قُتِلُوا أَوْ مَاتُوا. حم عَنْ رِجَالٍ مِنَ الصَّحَابَةِ.
Şühedâullâhi fi’l-ardı ümenâullâhi alâ halkıhî gutilû ev mâtû.
Ahmed ibn-i Hanbel rivayet etmiş bu hadîsi ki; Allah’ın şehitleri, kulları üzerine tayin etmiş olduğu mübarek kişilerdir. Ümmeti kendilerine emanet ettiği mübarek, salîh kimselerdir. Yani ilmi ile amil olan evliyâullahtır. Güvenilir kimselerdir. Allah ümmeti onlara emanet etmiştir. Onlarda ümmeti korumak için canla başla çalışırlar.
Bunlar işte Allah’ın yeryüzünde şehitleridirler.
Gutilû. "İster savaşta şehit olsunlar." Ev mâtû. "İsterse yataklarında ölsünler." Çünkü bunlar itimatlı kimseler, mübarek kimseler, âlim kimseler, salîh kimseler. Ümmeti de Allah bunlara emanet etmiştir. 'Siz bunların başında bulunun, bunları koruyun, bunlara çobanlık edin. Bu kuzucukları kurtlara kaptırmayın. Bu kuzucuklar size emanettir' diye ümmetin emanet edildiği kimseleridir.
Allah yardımcımız olsun. Bu vazifeleri güzelce yapmayı nasip eylesin.
Efendimiz -Ebû Bekîr Sıddîk olmalı. Ebû Bekîr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre sıddîk kelimesi yok ama, o olsa gerek- buyurmuş ki;
شَيَّبَتْنِي هُودٌ، وَالْوَاقِعَةُ، وَالْـمُرْسَلَاتُ، وَعَمَّ يَتَسَاءَلُونَ، وَإِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ. ت ك عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، ك عَنْهُ عَنْ أَبِي بَكْرٍ.
Şeyyebenî hûdün ve’l-vâkı’atü ve’l-mürselâtü ve amme yetesâelüne ve ize’ş-şemsü küvvirat.
Bu sohbetin son hadîs-i şerîfini İmam Tirmizî, Hâkim, İbn Abbâs radıyallahu anhumadan. Hâkim bir de Ebû Bekîr Sıddîk Efendimiz'den rivayet etmiş.
Diyor ki Peygamber Efendimiz;
Şeyyebenî. "Benim saçımı, sakalımı ağarttı."
İnsanın saçı, sakalı neden ağarır?
Bazen -duydum ben bunu, tıp kitaplarında da varmış- bir gecede de ağarırmış. Bir gecede... Bir acı haber alırmış; bir telaş, bir sıkıntı, bir üzüntü... Bir gecede saçları, sakalları sabaha ak oluverirmiş. Bunun misalleri varmış. İnanmıyor insan. İnanası gelmiyor ama tıp kitapları yazıyor. Üzüntü, telaş, korku insanın saçını, sakalını ağartır, ihtiyarlatır, belini büker. Hatta sekteyi kalpten götürür.
Bizim fakültede bir Almanca hocası vardı. Beş vakit namazda, temiz bir insan, ufak tefek, sakin, ağır başlı, gözlüklü, efendi, edepli bir insan, çok iyi. Bir yaz Ege'ye yazlığa gittiler. Oradan kızı bir hastalık almış, Akdeniz humması mıymış, bir hastalık. On altı, on yedi yaşındaki kız çocuğu ölüverdi. Bir üzüntü, bir keder... Önce hafızası zayıfladı. Almanca bir kelime soruyorum soruyorum, bilmiyor. Bende tam o sırada doçentim. Profesörlük imtihanına gireceğim. Beni seviyor, "Hocam beraber Almanca çalışalım." dedi. Yükselişten de tanıyor.
"Hocam beraber çalışalım."
"Olur beraber çalışalım."
"Şu kelime ne?"
"Vallahi bilmem ki"
Hatırlayamıyor! Halbuki bilmemesi mümkün değil. Önce hafızasını kaybetti üzüntüden. Ondan sonra durgunlaştı durgunlaştı, ondan sonra da birkaç ay sonra öldü. Allah rahmet eylesin beş vakit namazlı bir insandı. Nur içinde yatsın efendi bir insandı. Genç yaşta kızının ölmesine dayanamadı. Hassas bir insandı, öldü.
Şimdi Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Şeyyebenî. "Benim saçımı, sakalımı ağarttı." Ak düşürdü; üzdü, korkuttu, telaşlandırdı, heyecanlandırdı, meraklandırdı, tasalandırdı demek yani. Ne?
Hûd suresi.
"Kur’an-ı Kerîmdeki Hûd suresi ihtiyarlattı."
Neden?
Çünkü Hûd Suresinin içinde, 'emrolunduğun gibi dosdoğru ol ey Resûlüm! Nasıl emrolunmuşan onu öylece güzelce yap. Dosdoğru ol' diye emir var.
Ay nasıl dosdoğru olayım?
Nasıl rabbimin rızasını kazanayım? diye telaştan.
Bir; Hûd Suresi.
Başka.
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ ﴿١﴾
İzâ vaka’ati’l-vâkı’a sûresi.
Bunun içinde de; Allah’ın yakın kullarının, evliyâ kullarının halleri anlatılıyor. İyi kullarının, orta halli kullarının halleri anlatılıyor. Bir de cehennemliklerin halleri anlatılıyor.
Zakkum ağacı nasıl? Nasıl azap görecekler vesaire. O da ihtiyarlatmış.
Efendimiz Vakı’a Sûresinin içindeki âyetlerden telaşlanmış.
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًاۙ
Ve’l-mürselâti.
Mürselât Sûresi ihtiyarlatmış. [Amme’den önceki sure.]
Ve Amme yetesâelûne. Amme Sûresi. Bunda da en mühim olarak hangi ayet var?
وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا ﴿٤٠﴾
Ve yekûlü’l-kâfiru yâ leytenî küntü türâbâ. (78/Nebe’ 40.)
Âhirette hesaba çekilince, kâfir diyecek ki; "Keşke doğmasaymışım. Anam beni doğurmasaydı. Keşke insan olmasaymışım. Keşke toprak olsaymışım" diyecek. O kadar şiddetli! Ondan dolayı;
عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَۚ ﴿١﴾
Amme yetesâelûne.
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙۖ ﴿١﴾
İze’ş-şemsü küvvirat.
Bu da kıyametin hallerini anlatıyor. Güneşin nasıl harareti sönecek?. Nasıl dağların hallaç pamuğu gibi atılacak? Nasıl o kıyamet sahneleri neler olacak? Onları anlatıyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz "İşte bu sûreler ve bunlardaki azapları tasvir eden âyetler, şiddetli emirler beni ihtiyarlattı." diyor.
Allah hepinizden razı olsun.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
02.05.1997 -
Toplum Alime Emanettir,
00.00.2000 -
Allah Korkusu, Takva
