16.07.1999 - Emire İtaat Peygambere İtaat Gibidir, Emirin Batıl Emrine Uyulmaz

16.07.1999 - Emire İtaat Peygambere İtaat Gibidir, Emirin Batıl Emrine Uyulmaz
Es-selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.
Aziz ve sevgili Akradyo dinleyenleri;
Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı, ikramı, dünyada, âhirette üzerinize olsun. Allah hepinizden razı olsun. Hepinizi razı etsin. İki cihanın saadetine erdirsin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden bir tanesi;
Ve men yutı'i'l-emîra fe-kad etâ'anî. "Kim başına tayin edilmiş emire itaat ederse bana itaat etmiş olur." Ve men ya'sı'l-emîre fe-kad asâni. "Kim bağlı olduğu emire isyan ederse bana isyan etmiş olur."
Burada "emir" diye bir kelime geçti;
"Emire itaat Peygamberimiz'e itaat gibidir, emire isyan Peygamberimiz'e isyan gibidir."
Emir; emretmek, buyurmak salahiyetine sahip, yetkili kişi demektir.
"Hocam, emir hangi rütbededir, çağımızdaki rütbelerin hangisine uyar?" diye soracak olursanız, her emretme makamının başındaki kimse emirdir.
Diyelim ki çok küçük bir dairede bir müdür var, o dairede emir oradan çıkıyor, ötekiler onun emrini tutuyor; o da emirdir. Sular idaresinin emiri, diyebilirsiniz. Zaten Arabistan'a gidildiği zaman böyle şeyler görülüyor; Mekke emiri, Medine emiri diyorlar, valilik makamında veya filanca dairenin emiri diyorlar. Orduda, askerin başında bir kişi oluyor, ona da emir deniliyor. Yani Arapça'da emir, sadece askerî mânada komutan demek değil, emretme hak ve selahiyetini makam dolayısıyla almış olan kimse demek.
İslâm bir düzen, intizam dini olduğu için namaz bile imamın önderliğinde kılınıyor; öne imam geçiyor, cemaat de ona uyuyor. Halbuki ibadet kişiseldir ama kişisel olmasına rağmen imamla beraber topluca kılınıyor. Bu, düzenden kaynaklanıyor. Saflar muntazam oluyor.
Silsile-i merâtib -kim kimin rütbece üstündedir- üstteki alttakine emrediyor, alttakinin onu dinlemesi lazım. Bu düzenliliği ve emir, komuta silsile-i merâtibini İslâm tavsiye buyuruyor. Böyle olacak.
Herhangi bir işe bir kimse tayin edildiği zaman, onun bir baş sorumlusu olacak; emir odur. Bir de o işi onunla beraber yapacak bir yığın insan olacak; onlar da o emirin komutası altındadır.
Peygamber Efendimiz zaman zaman bazı yerlere birlikler gönderirdi. Bir tanesini onların başına emir seçerdi, "Sen bu topluluğun emirisin." derdi. "Bu seferde, bu toplulukta, bu topluluğun bu vazifesini yapması esnasında emir ve komuta senin elinde." demektir. Bu askerî bir görev de olurdu ama bazen de mesela çarşı-pazarın düzenini sağlasın diye birisini emir tayin etmiş olabilir. Veyahut, "Falanca şehre git, orada şu işi yap." diye askerî olmayan bir amaçla -mülkî bir görevle- gönderdiği kimse de emir sayılabilir.
Bu işin mahiyeti iyice belli olsun diye hatırlayalım: Bir keresinde Peygamber Efendimiz bir topluluğu bir görevle bir yere gönderecekti. Hepsini karşısına aldı, tanıdı, sordu:
"Kur'ân-ı Kerîm'den ne kadar biliyorsun?"
Her birisi hakkında bir özel konuşma yaptı. Nihayet bu kişilerden bir tanesi karşısına geldiği zaman Peygamber Efendimiz ona;
"Söyle bakayım; sen Kur'ân-ı Kerîm'den ne kadar biliyorsun?" dedi.
O da dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Ben şunları şunları biliyorum."
Bildiklerini sıraladı ve;
"Bir de Bakara sûresini biliyorum." dedi.
Büyük bir sûreyi biliyor. Bakara sûresi Kur'ân-ı Kerîm'in en büyük sûresi; 286 âyet, iki buçuk cüz ve içinde ahkâm âyetleri çok olan bir sûre. Dinî hükümlerin, dinî ahkâmın çoğu; namaz, korku namazı, abdest alma, teyemmüm, zekât vs. içinde olduğundan, tabii o çok büyük bir bilgiye sahip demek. O zaman bir daha sordu Peygamber Efendimiz, takdir ettiği için;
"Sen Bakara sûresini biliyor musun?"
"Biliyorum yâ Resûlallah."
Herhalde "aferin, mâşaallah" mânasına... Ondan sonra ona buyurdu ki:
İzheb fe-ente emîruhüm. "Hadi git bakalım, sen bunların başkanısın, emirisin." dedi.
Neden dedi?
Kur'an'ı en iyi biliyor, diye.
Burada bir şey var: Demek ki emirlik bir saltanat, kendi başına buyrukluk değildir. Netice itibariyle Allah'ın rızasına uygun hareket edecektir. Binâenaleyh emir Allah'a itaatle vazifelidir. Allah'a isyan ederse, o zaman ona itaat edilmez.
Lâ tâate li-mahlûkın fî ma'sıyeti'l-hâlik.
Allah'a isyanı emreden bir âmirin sözü dinlenmez, ona itaat edilmez. Çünkü Allah'a isyanı emrediyor. "Yap şu günahı, yap şu hırsızlığı, yap şu yüzsüzlüğü, arsızlığı..." diyor, o zaman dinlenmez.
Bir de Peygamber Efendimiz'in, gönderilen şahısların Kur'an'ı en iyi bilenini seçmesi çok ilgi çekici bir şey. Şimdi birisi çıkıyor ortaya, "Ben emirim." diyor.
Kim tayin etti seni?
Kimse tayin etmedi. Sen kendi kendini emirliğe yakıştırdın, "Emirim!" dedin.
Peki Kur'an bilgin ne?
"Ben Kur'an'ı bilmem."
Bir bilgi gerektiği zaman ne olacak?
"Hocaları toplarım, onlara sorarım."
Taşıma suyla değirmen döner mi? O zaman daha bilgili, Kur'an'ı en iyi bilen insanın emrine gir bakayım. Çünkü kendi bildiğine iş yaparsın, ortalığı berbat edersin. Öyle keyfî şey olmaz. Peygamber Efendimiz Kur'an'ı en iyi bileni emir tayin etti.
Böyle olunca; "Emire itaat bana itaattir, emire isyan bana isyandır." buyuruyor. Çünkü emiri Peygamber Efendimiz tayin ediyor.
Hadîs-i şerîfin bundan sonraki kısmı bazı kaynaklarda yok, aşağıdaki ifade onu gösteriyor:
Ve inneme'l-imâmü cünnetün. "Önder, emir, imam bir kalkandır." Yukâtelü min verâihi. "O kalkanın arkasında çarpışılır." Ve yüttekâ bihî. "Onunla tehlikelerden korunulur." Fe-in emera bi-takvallâhi. "Eğer Allah'a itaat etmeyi, Allah'tan korkmayı, Allah'a takvâ ile kulluk etmeyi emrederse, o yolda emirler verirse..." Ve adele. "Adaletle idarecilik yaparsa..." Kâne lehû bi-zâlike ecrün. "Bu kişi, bu önder yaptığı idarecilikten sevap kazanır." Ve in kâle bi-ğayrihî. "Bunun dışında başka sözler söylerse yani hatalı sözler söylerse; dinde olmayan, takvâya uymayan, adalete sığmayan şeyler emrederse." Kâne aleyhi minhu. "Bu sözünden dolayı ona vebal gelir."
Herkes Allah'ın huzurunda sorguya, suale mâruz olacak. Emirlik saltanat değildir, tahta kurulup keyif çatmak, yan yatıp zevk yapmak değildir. Allah'ın kullarına hizmet etmek veyahut Allah'ın verdiği, gösterdiği dinin, imanın veya müslümanları yöneten asıl sorumlu kimsenin, alttaki kimselere "Şu görevi yap!" diye verdiği bir görevdir.
O görev Allah rızası için takvâya uygun ve adaletli bir şekilde yapılır, yapılmazsa sorumlu olur. Takvâya aykırı bir söz söylerse, dinlemek de gerekmez. Çünkü Peygamber Efendimiz birilerini yine böyle bir göreve gönderdi. Baştaki adamla sondakiler arasında anlaşmazlık çıktı, adam kızdı. Başta emir tayin edilmiş kişi, "Emire itaat edilmesi lazım." diye Efendimiz'in tavsiye ettiğini bildiği için kasıldı ve dedi ki:
"Odun toplayın!"
"Peki!" dediler, topladılar. Çünkü, emir…
"Ateş yakın." dedi.
Topladıkları odun yığınını ateşlediler; kocaman bir ateş, har har yanıyor. Ondan sonra ne dediğini tahmin edemezsiniz. Bilenler bilir ama bilmeyenler tahmin edemez.
"Girin ateşin içine." dedi. Emrindeki kimselere bir sebepten kızınca; "Girin ateşin içine." dedi. Emir ya...
Şimdi bu emir dinlenecek mi?
Dinlemediler, dediler ki:
"Biz senin bu sözünü kabul etmiyoruz, senin bu buyruğunu dinlemiyoruz ve bunu dönünce Resûlullah'a söyleyeceğiz, bu işin aslını anlayacağız."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yanına döndüler:
"Yâ Resûlallah! Bu adam böyle böyle yaptı. Acaba emire itaat edilecek diye düşünerek 'ne olursa olsun, ölürsek şehit oluruz' gibi bir düşünce ile acaba ‘ateşe girin' dediği zaman girse miydik? Girmememiz yanlış mı oldu?" diye sordular.
İyi ki sormuşlar. Çünkü her kafadan bir ses çıkar; belki bazısı da başka türlü bir şey söyleyebilirdi. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"Eğer girseydiniz cehennemlik olurdunuz, intihar olurdu. Kendisini öldüren insan, intihar eden kişi cehenneme gider. Cehennemlik olurdunuz, girmek yok... Allah'a isyan emredildiği zaman, kulun sözüne, emirin sözüne itaat edilmez. Doğru söylesin, yanlış şey söylemesin."
Bu, çok modern, çağdaş, çağlar üstü ve güzel bir kuraldır. Hiç kimse haddi olmayan, hakkı olmayan bir sözü, başka bir insana emredemez. Yanlış bir şeyi yapmayı söyleyemez. Öteki insan da onu yaparsa, "sorumluluk onundur" diyemez. Çünkü o da diyecek ki: "Hayır, bu söylediğin doğru değildir. Ben bunu dinlemem." diyecek.
"Gir ateşin içine..."
Girilmez, öyle şey olmaz! Onu emretmemesi lazımdı. Emirliğin hududu vardır, sonsuz bir selahiyet değildir. O da bir görevdir. Görevler de, sandalyeler de gelip geçicidir. Bir gün birisi olur, ondan sonra ertesi gün başkası olur.
Hz. Ömer radıyallahu anh, çok başarılı bir komutan olan Halid b. Velid radıyallahu anh'ı komutanlıktan azletti. Başkomutandı, aşağıya indirdi. Dediler ki:
"Yâ Emîre'l-mü'minîn! Güzel savaşıyordu, tecrübeli ve bilgili bir komutandı. -Zaten biliyoruz Halid radıyallahu anh çok iyi bir savaşçı- Niye indirdin de başkasını tayin ettin?"
Dedi ki:
"Millet, zaferleri onun iyi komutanlığından dolayı kazandığımızı sanmaya başladı. Ben göstermek istedim ki; bu, bereketten yani Allah yolunda cihat etmekten ve gayenin iyi olmasından dolayı Allah yine başarı verir, onu göstermek için başka birisini tayin ettim."
Bu, çok güzel bir düşünce... Hz. Ömer radıyallahu anh çok fakih bir sahabi idi.
Zafer, Halid b. Velid'den mi?
Hayır! Zafer, galibiyet Allah'tan... Galibiyeti Allah sevdiği kullarına, müttakî kullarına verir. Kul müttakî olduğu zaman verir, takvâsı olmadığı zaman da mağlup olur. Ordu takvâdan uzaklaştığı zaman, Allah'ın sevmediği duruma geldiği zaman, Allah cezalandırmak için mağlup eder. Bunun anlaşılması çok önemli idi.
O başkomutana, koca orduların komutanına Hz. Ömer, "Seni azlettim, rütbeni aldım." deyince... Tabii o zaman rütbeler filan yok. "Komutanlığı aldım." deyince, komutanlık bitti. O, bir er, nefer, ordudan bir kişi oldu. Başka bir komutan gecti. Bu sefer söz onun. Onun sözü dinlenecek, ötekisini sözü değil. O da ordunun içine indi.
İslâm'ın anlayışı böyledir. İslâm hiçbir kimseyi sonsuz saltanatlı, kendi başına buyruk, despot, -halk tabiriyle- "Ali kıran baş kesen" yapmıyor. Hepsi Allah'ın karşısında sorumlu, edepli, sevgili, saygılı, düzenli gidiyor. Herkesin böyle olması gerekiyor aziz ve sevgili kardeşlerim.
İslâm'ın uygulaması böyle! İslam güzel!
Cenâb-ı Mevlâ cümlemizi şuurlu müslüman eylesin, muttekî müslüman eylesin. Allah'ın sevdiği, Allah'ı seven hakîkî müslüman eylesin. Yolunda dâim eylesin. Zikrine müdavim eylesin.
Allah bizi haramlardan, günahlardan korusun. Kendine itaatle ömrünü süren, günlerini geçiren itaatli kullarından eylesin. İsyandan korusun. Tevfîkini refîk eylesin. Sevdiği amelleri işlemeye muvaffak eylesin. Ümmet-i Muhammed'e faydalı eylesin ki bu devirde Ümmet-i Muhammed'in, müslümanların ciddi çalışmalarına çok ihtiyacı var. Böyle ihtiyacın çok olduğu bir devirde müslümanların gevşek durması çok fena oluyor. Son derece ciddiyetle, işin vehametini anlayıp ele almak ve İslâm için çalışmak lazım.
Allah hepimizi gayretli, çalışkan, himmetli müslümanlar eylesin. Çok sevap kazanmayı nasip eylesin. İki cihanda izzet, itibar, kıymet sahibi, mesut, bahtiyar eylesin.
Es-selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû.
26.08.1994 -
Cennet İsteyen Hayır
12.06.1998 -
Borç Vermek, Borcu
